Dün okuduğum haberin doğruluğunu bugün verilen salâdan anlamak mümkündü.

 

Bu sefer çehresinde sıcak ve samimi tebessümleri olmayacaktı. Sahi ölüm soğukluğu onun yüzüne gider miydi? Gerçi çocukluğumdan beri tanıdığım arkadaşım, eminim ölümü de tebessümle karşılamıştır ama şimdi yanına gitsem, görür görmez, gözlerini küçültüp, tebessümünü büyüten siması ve iki yanına açtığı kollarıyla beni karşılayamayacaktı.

 

Sorular saat pondülü gibi vuruyordu beynime. Kafam arı kovanı gibiydi. Düşünceler bir fikir ortaya koymaktan çok, beynimi kemiren kurtlara dönüşmüşlerdi. Sebebini kimseye söyleyemediğim, yüz ve özellikle kulaklarımdaki kızarıklık bir türlü geçmiyordu.

 

Bu kızarıklık yüreğimde hissettiğim utançtan kaynaklanıyordu aslında. Mahcubiyetin ötesinde bir şeydi bu. Onun için çok da kolay geçeceğe benzemiyordu. Şimdi hayatta olsaydı yanına gider miydim? Onun büyük bir olgunlukla, benim hararetli ve kırıcı konuşmalarımı dinlemesi ve “önemli olan dostluğumuz” demesi hala kulaklarımdadır.

 

Yüz ve kulaklarımda ki kızarıklığın utanç kaynaklı olduğunu biliyordum. Utancımın kaynağının da korkularım olmasını itiraf etmek durumundayım. Sabah cenazenin geleceğini tahmin edebiliyordum. Evine taziyeye gitsem sonra da cenaze namazına katılsam başıma bir şey gelir mi diye endişe ediyor, bir türlü onurumu, korkumun önüne geçiremiyordum.

 

Hanım, yeni ütüleyip getirdiği beyaz gömleğimi uzatıp, “cenaze namazına katılırsın diye hazırladım ” deyince birden, bu alçakça kaçışın belki daha da affedilmez bir hale dönüşeceğini düşündüm.

 

Utançtan soluğum boğazıma düğümlenir gibi oldu, dilim damağım kurudu, kalp atışlarım hızlandı. Eşim, benim içimde kopan fırtınalardan, daha doğrusu korkulardan habersizdi. Yaka paça olduğum endişelerden, bir türlü kündeye getiremediğim vesveselerimden bihaberdi. Cenaze namazına katılırsam işimden atılma durumunun ihtimal dahilinde olduğunu, soruşturma geçirme riskinin bulunduğunu evirip çevirip tekrar düşünce tezgahına yatırıyor bir türlü karara dönüştüremiyordum.

 

Memleketin geldiği nokta, çocukluk arkadaşının cenazesine dahi katılmaktan korku duymak olmamalıydı. Herkesin birbirini yaftalayıp, suçladığı sonra bu zan veya iftira üzerinden ihbar ettiği ve kolayca hayatını kararttığı seviyelere düşmemeliydi.

 

Zihinlerin söndüğü ve dudakların sustuğu ortamda korkunun büyümesi muhakkaktı. Nihayetinde ben de o korkuya kapılanlardandım. Sanki ölüm kalım kararı veriyor gibi arkadaşının cenaze namazına katılma ve taziyelerini sunma bu kadar gerginliğe sebep oluyorsa, hayatın diğer safha ve kararlarında, kötülüğün aldığı mesafe ve genişliği tahmin etmek güç olmasa gerekti.

 

Elim gömleğimin düğmelerine gitti. Üzerimdekini çıkarıp, beyaz gömleğimi giymeye karar vermiştim. Benim bir zamanlar en yakın arkadaşlarımdan birinin cenazesine katılmam gerekliliği konusunda eşim kadar kafamın net olmamasından bir kez daha kahrettim.

 

Ütülü beyaz gömleğimi giyindim. Evet, arkadaşımı görmeye gidemedim belki ama cenazesine gitmeye karar vermiştim.

 

Herkes onu suçlasa da ben onu iyi tanırdım. Televizyonda onunla ilgili haberleri dinleyince, habercilerin düştükleri zavallı duruma kızmıyor, onlara acıyordum.

 

Onu yine tebessüm ederken görmüştüm fakat bu sefer elleri kelepçeli ve iki yanında iki polis bulunuyordu. Yükünü sırtından indirmiş birinin rahatlığı ve huzuru vardı yüzünde. Arkadaşım ve eşinin yakalandığı haberini geçiyordu haber kanalları. Üzülmüştüm. Bu haberin ardından 40 gün geçmişti ki tutuklu olarak kaldığı cezaevinde, kalp krizi geçirip öldüğünü bildiriyordu aynı kanallar. Şaşırmıştım.

 

Olduğum yerde kalakalmış, gözlerimden akan sessiz yaşlara hakim olamamıştım. Zarar görürüm endişesi ile yanına yaklaşmaya korksam da, o benim en iyi arkadaşlarımın başında gelenlerdendi. Dost bildiklerimden, dostluğun hakkını verenlerdendi.

 

Kriz geçirip durduğunu söyledikleri kalbi, çiçeklerdeki sabah çiyini andıran bir saflık ve pırıltıya sahipti. Samimiyetle bezeli hareketlerindeki berrak zarafeti kim görse hemen fark ederdi. Bulunduğu ortamda karamsarlık bir gedik dahi bulup giremezdi.

 

İsmi gibi zekiydi. Zekâsının parlaklığı gözlerinde ışıltı olarak kendini gösterirdi. Kavrama hızı ve kabiliyeti yüksekti bu da başarılarına yansır, okulları hep derece ile bitirirdi. Onu televizyonda Polis Akademisi’nden birincilikle mezun olup, yaş kütüğüne plaket çakarken görmek beni ne kadar da gururlandırmıştı.

 

Başarıları hep devam etti. Aldığı ödüllerden kendisi bahsetmese de haberdar olabiliyorduk. Billur kalbinin en hatırı sayılır konuğu, imanından sonra vatan sevgisiydi. Vatanı ve milleti içindi çalışıp didinmeleri.

 

Şimdi bana, onun bir terörist olduğuna kim inandırabilirdi. Ben onun kalbinin temizliğini, insan, vatan, millet sevgisini en iyi bilenlerdendim.

 

Yüksek karakterli bir yapısı vardı, dıştan herkesin siyah tişörtü ve uzamış sakalı ile gördüğü sadeliğin rağmına içi göz alıcı ışıkların raks ettiği muhteşem ve müzeyyen bir yapı gibiydi. İmanın ve inancın gökyüzünde yükselirken hiçbir zaman aşağıya, yığınlar arasına gönül indirmezdi.

 

Onu hatırlayınca içime bir serinlik ve yüreğime bir cesaret geldi. Eşime baktım, beyaz gömleğimi giydiğimi görünce cenazeye gitme kararı verdiğimi anlamış, başını hafifçe sallayarak memnuniyetini izhar etmişti.

 

Ezan okunuyordu, biraz oyalandım. Vakit namazı sonrasında cenaze namazına katılmayı düşünüyordum. Çok fazla kimse yoktu.

 

Kıymetli arkadaşımı musalla üzerinde koymuşlardı son yolculuğuna uğurlamak için. Kalbimde hüznün tüm tonları geziniyordu. Etrafta vefanın gölgesini bile karartan bir hava hakimdi. Elinde kameraları, gözünde siyah güneş gözlükleri ile ilçede ilk defa gördüğüm şahısların polis olduğunu tahmin etmek pek de zor değildi.

 

Musallaya doğru yaklaşmaya cesaret edemedim. Tabutuna eğilip “biliyorum, vefanın olmadığı yerde, vedaların bir anlamı yoktur ama beni de anlayacağını ümit ediyorum” demeyi ve helallik istemeyi arzuladım fakat gerçekleştirmek için bir adım dahi atamadım.  Cenazesi başındakilerin ellerini sıkıp, taziyelerimi bildirmeyi, oradan sağ tarafa kadınların bulunduğu alana geçip annesine ve KHK’lı bir Hâkim olan elleri kelepçeli tutuklu eşine başsağlığı dilemeyi ne çok isterdim. Olmadı yapamadım.

 

Cami cemaati vakit namazından çıktıktan sonra cenaze namazına duruldu. Herkesin yüzündeki hüzne, şüphelerin  beraberinde  getirdiği sorular refakat ediyordu. Namaz kılmayıp görüntü almakla meşgul polislerden duyulan rahatsızlık da had safhadaydı ama dudakları bıçak açmıyordu.

 

Ben de son safta yerimi aldım. Çevreme baktım arkadaşlarımızdan kimse yoktu. Korku insanlığın yüreğini delmişti demek. Sadece ben değildim bir böyle ürkek.

 

Cenaze namazı kılındı. Arkadaşımın tabutuna omuz veremedim. Onu alıp götürdüler. Annesi “Zekim şehit oldu inşallah ” diyordu. Geçen yıl eşini kaybetmişti. Evinin direği yıkılırken bir destek olarak  oğlu Zeki’yi aramıştı yaşlı gözleri. Ne var ki terörist olarak aranan oğlu, babasının cenazesine bile katılamamıştı. Annesinden gelen inilti, hüznümüzün katsayısını artırıyor bizi acıya gark ediyordu.

 

Annesi, gelininin elinden tutmaya çalışıyordu. Gelini susamış biri gibi yarıaçık dudaklarından hafifçe nefes alırken, solgun yüzünde hayat arkadaşını, çocuklarının  babasını kaybetmenin yıkılmışlığını ve ayakta zor durduğunu görmek mümkündü. Babasının ölüm haberini medyadan öğrenen ve bir gün sonra açık görüşe gitmeye hazırlanan oğlu dik duruşu ile annesini ve olayları anlamaya çalışan küçük kız kardeşini bir an olsun yalnız bırakmıyor ona destek oluyordu.

 

İki yanında jandarmaların bulunduğu ve cenaze namazı sonrası defin alanına gitmesine izin verilmeyen tutuklu eşi ” Zeki, sana hakkımı helal ediyorum ama bu ülkeye etmiyorum ” diyor sitemlerini dile getiriyordu.

 

Ben de o güruh arasında olduğumu hissettim bir an. Ürperdim. Ruhuma bir sıklet geldi ki vücudumun her hücresi altında bir pınar kaynıyor gibi beni terlere boğuyordu. Utancın ve vicdan azabının ağır baskısı ve gördüğüm bir ailenin parçalanmış manzarası, tahammül ötesi bir hal alınca, usulca oradan uzaklaştım.

 

Ama bir insan kendinden başka bir yere kaçabilir mi? İlçe meydanında biraz dolaştım. Sessiz bir sinema filmi gibiydi çevrem sanki. Hiç bir şey duymuyor sadece kulaklarımda bir kapı aralığı uğultusu çınlıyordu.

 

Yaklaşık 3 saat oyalanıp zaman geçirdikten sonra Zeki’yi ziyaret etmeye karar verdim. Bu kez yüz yüze görüşme imkânımız yoktu. O toprağın altında, ben üstünde olacaktık.

 

Ayaklarım yürüyor olmasına rağmen hissetmiyordum. Gözlerim onu defnettikleri karşı bayırda ki toprağı halen taze olan mezarına kilitlenince durdum. Sonra her zamanki gibi gözlerini küçültüp, tebessümünü büyüten siması ve iki yanına açtığı kollarıyla beni karşılayacakmış gibi hissettim.

 

Koşmaya başladım. Ayaklarımı yine hissetmiyordum. Gözlerimdeki yaşlar görüntüyü perdeliyordu. Mezara yaklaştım, hıçkırık ve haykırışların anlaşılmasına engel olduğu ” Hakkını helal et Zeki ” cümlesi ile toprağına sarıldım ağladım, ağladım.