Ferit CAN

Semih Bey, tül perdeyi aralamadan bakıyordu dışarıya. Çatılmış kaşlarından biri ötekine göre daha yukarıdaydı. Yüksek alnındaki kırışıklık ve damarlar, sürülmüş bir tarlanın çizgilerini hatırlatıyordu. Derin bakışları, bir düşünceyi kökünden söküp çıkarıyormuşcasına bir zorlanma yansıtıyordu çehresine. Çok huzurlu ve rahat gözükmüyordu. Aslında rahatsız olmaktan ziyade rencide olmuş bir görüntüsü vardı demek daha doğru olabilirdi.

İlk bakışta ürperten bir yalnızlığı, üşüten bir ıssızlığı vardı. Kendini bilmekten kaynaklanan bir sadeliği ilk bakışta farkediliyordu. Kıymetli bir yükü veya emaneti yanında bulunduruyormuş gibi ağır bir havası vardı fakat külçe gibi bir ağırlık değildi bu. Kalıbına sinmiş, kendi karekteri haline gelmiş, rint bir duruş, insanı kalendermeşrep hale bürüyen bir ağırlıktı onunkisi.

Uykusuz, ışıktan rahatsız olan zeytin siyahı iri gözlerinde, hayatın bütün acı macerasının akıp gittiği görülüyordu. Çevresine ince sitemler veriyordu Semih Bey’in gözleri. Onu yalnızlığında yavaş yavaş yiyen, kemirip duran bir derdi, bir yarası vardı sanki.

Kısmen dökülmüş ve yarıdan fazlasına ak düşmüş siyah saçları, solgun yüzünü daha belirgin kılıyordu. Donuk hali ve hüzün veren duruşu, suskunluğu ile birleşince insanda saygı duyma gereği ve hürmet hissi uyandırıyordu.

Onun bu hali birbiri peşi sıra aldığı darbelerdendi. Bir KHK ile işinden, mesleğinden ihraç edildiğinde, arkadaşlarından gördüğü vefasızlığı bir türlü hazmedememişti.

Emekliliği hak etmişti ama daha mesleğin başında genç bir öğretmen gibi hissediyordu kendisini. Emekli olma düşüncesi bir alternatif olarak bile aklına gelmiyordu. Okulda hocaların hocası diyorlardı ona. Oğlu yaşında, genç fidan gibi öğretmenler onun çevresinden ayrılmaz o da cazibe dairesine girmiş bu yeni dünyalara tecrübelerini aktarır, bilgi birikimi ile aydınlatır ve onlara yol gösterirdi.

Şimdi yüzüne bakılmayan, partal bir eşya gibi atılmıştı. Bir KHK ile ihraç edilince dolabındaki eşyaları almak için gittiğinde, çevresinde dört dönen insanların bakışlarını çevirmeleri, selamlarını esirgeyip, bir kelam dahi etmeden onu görmezden gelmeleri, yalnız bırakmaları, ihraç haberinden daha çok üzmüştü Semih Bey’i. Kitaplarını, dosyalarını ve her sabah derse girerken giydiği beyaz önlüğünü bir karton kutuya koydu, öğretmenler odasının öbür köşesinde kendi aralarında sohbet eden ve onunla muhatap olmayan meslektaşlarına baktı, içlerinden biri yüz ifadesi hiç değişmeksizin insanı sinir eden alaycı bir gülüşle gülüyordu. Bulanık bir ışığın sızdığı öğretmenler odasına son bir kez göz gezdirdi, derin bir nefes aldı ve hızla okulu terk etti.

Eylül ayını çok severdi. Okullar açılır, hayat dolu öğrencilerine kavuşurdu bu ayda. Yaz tatilinde okuduğu kitapları, yazdığı yazıları arkadaşları ve öğrencileri ile paylaşır, anlatır, tartışırdı.

Ömrünün yazdan güze geçtiği, mevsimlerden artık sonbahara girildiği bu süreçte esen rüzgarlardan dalları, gülleri, yaprakları perişandı. Mutluluk bir göçmen kuş gibi terki diyar etmişti ondan, ailesinden, çevresinden. Huzur, parmak uçlarına basa basa değil, uçarak uzaklaşıyordu hanelerinden. Kara haberlere her gün bir yenisi ekleniyordu.

Bu ıstırap akımında, demirden pençeleri ile ruhunu didikleyen haberlerden biri de Ekim ayının ortasında geldi. Bir KHK ile de Teğmen olan oğlu Yusuf ihraç edilmişti. Oğlunun meslek aşkı, her zaman özenerek giyindigi üniforma sevgisi, ilişince düşüncelerine, içinin nasıl yanıp kavrulduğu yüzündeki çizgilere yansıyordu.

Oğlu Yusuf’un tam üstüne dikilmiş mavi üniforması, özenle sol taraftan bir çizgi ile ayrılıp taranmış saçlarından, siyah rugan ayakkabılarına kadar titizliğini yansıtırdı. Küçük aynalar gibi parlayan metal düğmeleri, kartallı brövesi ve omuzundaki yıldızları ile oğluna bakmaya kıyamaz, törenlerde giydiği kıyafetini tamamlayan kılıcı ile güçlü adımlarla yürüdüğünde mutluluk belki birazda gururdan gözleri nemlenirdi.

Kendisi elli yaşını geçmiş bir öğretmen olarak başına gelenleri hazmedemezken, daha hayatının baharında 24 yaşındaki Yusuf ve arkadaşlarının acımasızca tüm kemikleri kırılırcasına hayattan koparılmalarına, gözaltına alınıp sorgulanmalarına nasıl dayanabilir, nasıl tahammül gösterebilirdi ki.

Kendi meslektaşları yanı sıra yıllardır ikamet ettiği mahalledeki komşuların ve hatta akrabaların gözleri açık uyuyormuşcasına ilgisizlikleri, bakılan fakat muhatap alınmayan vitrinde sergilenen cansız bir manken yahut nesnelermiş gibi kendilerine muamele etmeleri, acıyı katmerlendiriyor ve Semih Bey’de insanlara karşı bir soğukluk hissi uyandırıyordu.

Beyninin hangi köşesinde gizlendiklerini bilemediği düşünceler bazen bir tanıdığı, bir arkadaşı görmekle yerlerinden çıkıp hareket ediyor, kaybolmuş hayaller bir anda su yüzüne vuruyor, çağrışımlar çağrışımları kovalıyor ve sinesindeki tüm kederleri günyüzüne çıkarıyordu.

Bu dünya sanki artık ona göre değildi. Bir ömür boyu beraber hayatı paylaştıkları, beraber hüzünlenip güldükleri, düğünler yapıp, cenazeler kaldırdıkları insanlar sanki onlar değillerdi. Kendisinde en ufak bir değişiklik yoktu oysa ki.

Olanları anlamak mümkün değildi. Ağızlarını açtıklarında güzel hasletlerden bahsedenlerin aslında sadece ahlakçı kesildiklerini, ahlaklı olmaya yanaşmadıklarını müşahede ediyor, bilgiç, yüzsüz tiplerle artık karşılaşmak istemiyordu.

Semih Bey kendini Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun “Yaban” romanınındaki kahraman gibi hissetti bir an. Birinci Dünya Savaşı’nda sol kolunu kaybettikten sonra Haymana ile Sivrihisar arasındaki küçük bir bozkır köyüne yerleşen Ahmet Celâl adlı genç bir subay, Müttefik kuvvetlerince işgal edilen İstanbul’dan Anadolu’ya geçmiş ve Porsuk ırmağının kenarındaki bu köyde yaşadıkları ve karşılaştıklarını tuttuğu günlüklere not etmiştir.

Sakarya Savaşı bir kaç kilometre ötede olmasına rağmen, cephede yaşananlar, köyde yaşayanları pek etkilememektedir. Ahmet Celâl taşra hayatıyla, kırsal kesimle ilk karşılaşmasında “Yabancı” ilan edilir. Halkın dünyasının keşfettikten sonra duyduğu şaşkınlık ileri boyuttadır. Yaşanan hayat, köy halkı dışlar Ahmet Celâl’i. Korkulan ve kabullenilmeyendir. Halkın istediği, düzenin sürüp gitmesi, ürünlere zarar gelmemesidir yalnızca.

Benzer tarafları var hikayelerimizin diye düşündü Semih Bey. Yaşanılan acıların, parçalanan ailelerin, hapislere atılan onbinlerce, işinden çıkarılan ve soruşturmaya tabi tutulan yüzbinlerce insanın yaşadıklarını duymayan, görmeyen bir toplumda yaşamak oldukça zor ve kendini ifade etmek imkansızdı.

Usanmıştı artık. Kimseye kendini anlatmak istemiyordu. Elli senelik bir hayatın, toplum önünde yaşanmış bir ömrün açıklamasını yapacak değildi. En yakınına dahi bir şey anlatamamışsa, kendisine ve oğluna vurulan terörist yaftasına hiç kimse itiraz etmiyorsa, kime ne anlatabilir, kime ne diyebilirdi ki?

Kendisini bütün ruhuyla yalnızlığın ve unutmanın atmosferine bırakmak istiyordu. İnsanlarla konuşmak istemiyor, odasını sınırlayan dört duvar arasında, düşüncelerini kuşatan hisarın içinde bir müddet münzevi ve merdümgiriz olarak yaşamak istiyordu…