Süha BERK

(Nesrin GENÇOSMAN anısına)

Onu görenler, bu daha çocuk ayol derdi. Duyanlar, gelinlik çağındaydı yazık oldu. Bilenlerse, otuz yaşında hayatının baharında gencecik bir kızdı der derinden derine bir iç çekerdi.

Onu tanımayanlar, halden anlamayanlar, baş koyduğu davadan bihaber olanlarsa “zindana” atıldıktan sonra hayatı karartılanlardan sadece biriydi diyerek acır gibi yaparlardı.

Kimin hayatı kararıyor, karartılıyor. Hoş onu da Rabbül alemin olan Allah biliyor ya.!

Suçu mu neydi?

Çevresindeki herkes onu küçük hafız olarak bilirdi. Mesleğide, meşrebide buydu. O, bir Kur’an talebesiydi, hafızdı. Hatice’leri, Ayşe’leri, Fatma’ları kendine rehber edinmişti. Onların bastığı yerlere basarak yürümeye çalışıyor. Onların tutuşturduğu meşaleyi Anadolu’nun en ücra köşelerinde tutuşturmaya çalışıyordu. O, o emanet sancağını taşımayı, o bayrağı dalgalandırmayı kendine dert edinmişti.

2018’in Ramazan öncesiydi gözaltına alındı. Gelinlik çağındaki bir kız olarak dövülmekten beter edildi, nezaretlerde hakaretlerin en kesifine maruz kaldı. Divanı harpte yargılanır gibi yargılandı. Horlandı, ezildi, küçümsendi, galiz küfürler karşısında kızılcık şerbeti içti. Dışarıya çıkması gözlerini korkutmuş olacak ki dört duvarlar arasına alındı, yetmedi demir parmaklıklar arkasına sürgülendi.

*

Bunu söylerken Yusuflardan haya ederek söylüyorum. İki aydan fazla güllere gülümseyen aydan, kıyıdaki yakamozlardan, eşten, dosttan, arkadaştan uzak kaldı. Uçan kuşlara imrendi yığılıp kaldığı avluda. Güneşi görmeyen çiçek gibi de günden güne solmaya başladı. Ciğerleri arada bir viziteye çıkıyordu. Zatüreden kaynaklı rahatsızlığı arada bir ona nöbetler tutturuyordu.

“Parmağınıza bir diken batınca nasıl bir acı duyarsınız bilmiyorum ama ciğerlerinden dolayı nefesinin kesildiği, böbreklerinden dolayı da kıvrım kıvrım olduğu çok oluyordu.” Ağlamalarına uyandığımız da az değildi.

Hangi cezaevine mi atıldı?

Yerleşim yerini söylemekte bir mahzur görmediğim için ismini buraya yazıveriyorum.

“Ordu cezaevi”

Şartları nasıl mıydı?

Bir cezaevi huzur evine dönüşür mü?

Güzel insanların toplandığı bir yer olunca dönüşüveriyor işte. Ziyarete gelip giden onca insan var. Hiç mi gürültü patırtı olmaz arkadaş. Çocuklar hiç mi mızmızlık yapmaz. Girişlerde, çıkışlarda hiç mi taşkınlık olmaz. Yaşlıların inadı hiç mi tutmaz..! Her türlü mobinge, baskıya, tecrite rağmen insanların sakin ve bir o kadar da anlayışlı olduğuna şahit oluyorsunuz.

Cam arkasındaki ağlamalar gözlerde bir yaş, ayrılık anındaki hıçkırıklar etten duvarlarda bir yas şeklinde vücud buluyor.

Düşünün!

Bir otobüs dolusu insan uzaklardan açık görüş için geliyor. Cezaevi müdürü bugün değil haftaya gelin, diyor. Bu zulme karşı bile kimsenin sesi çıkmıyor. Kimse bir yerleri kırıp dökmüyor.

Parayı zor bulup buluşturanların ricası, “eşime gelip gittiğimi söyleyebilir misiniz oluyor.” Çocukların ağlamaları ise yürek burkuyor. Düğüne gelir gibi geçen bir yolculuk cenaze merasimine dönüşüveriyor bir sonraki açık görüşe kadar. Sen hayal kırıklığının ne olduğunu bilmezsin tabi müdür? Sen baba hasreti nedir bilmezsin? Sen baba yokluğunun nasıl bir şey olduğunu anlamazsın. Açık görüşlerin minik bedenlere nasıl can verdiğini anlamak istemezsin.

Manevi duruma gelince..

Cezaevindeki namazlar, dualar, okunan hatimler öylesine içten öylesine saf ki anlatılmaz. Cevşenler bir hüzünle okunuyor. Dualar hasret ve özlem kokuyor. Namazlarda, dünyayı bir terk ediş var ki sormayın. Namaza giden bir daha geri gelmek istemiyor sanki. Küçücük bir alanı kum zerrecikleri adedince dolduran hamdler, övgüler, şükürler ona doğru burak olup uçuyor. Eller havada yanık yanık, gözler semada yağmur yağmur oluyor.

Burada depresyonda olmayan yok, ağlamaktan dolayı göz pınarları kuruyanlar ise çoğunlukta. Gam sizsiniz burada nem ise duvarlar.. Hangisi önce yıkılır bunu zamanın aynasında görebilirsiniz ancak. Ümit, kaf dağının akasındaki demir kapılar ardında mahkum. Korku ise koğuşlar arasında, ranzalarda hep bir vesvese ile gezinmekte.

Gönüllerin sığdığı yere gövdelerde sığarmış ya; koğuşlar kalabalık, battaniyeler kir pas içinde, dökülen ince süngerler demir ızgaraları bir tül gibi örtmekte. Sabahları uyanınca sırtında demirlerin pençe izlerini yer yer görebilmektesiniz burada. Allah bugünümüzü aratmasın sözünü duyarsınız yine dudaklarda..

Koğuşlara kadar uzanan ağır nem kokusu, bunaltıcı hava demirbaş eşya gibi… Kesilen sular, vakitsiz akan sıcak sular, yetersiz lavabolar, bozuk musluklar, perdesiz duş kabinleri, kalabalığın içinde eriyen hayat hikâyelerinin yanında çayda ki şeker gibi kalmakta.

Yemekleri hiç sormayın, ne yenilir ne içilir cinsten. İnsan zamanla alışıyormuş ya her şeye o da alışmaya çalıştı bir şeylere.

Ya bu tarza adapte olamayanlar, bu hayata alışamayanlar mı? Zihinler sorular harmanı gibi cevaplar ise havada asılı duran birer handikap…

Bazen bir ninni söyleniveriyor koğuşun en başında gözler hep yerde… her bir söz bir zıpkın gibi yüreklerde. Gözyaşları karo mermerler arasında sicim gibi akmakta.. Bir ninni tüm anneleri tütün gibi yakmakta..

Şartlar zor be kardeşim lâkin buradaki arkadaşlıklar, dostluklar kardeşlikten de öte..

*

Bir cuma günüydü, Nesrin rahatsızlıklarına binaen revirdeki doktora çıktı. Doktor, neyin var sorusuna paralel olarak ezberden bir kaç ilaç yazıverdi.

Doktor bey, rahatsızlığım şudur diyecek oldu.

Griptir, griptir geçer deyip reçete etti ve başından savıverdi.

Haftasonu da araya girince ilaçlarını alamadı. Böylece bir hafta sonu daha ona zehir oldu. Normal iş hayatında iken hafta sonlarımız yoktu. Bizde burada ki hafta sonlarını tatil ilan etmiştik. İlaç olmayınca o da olmadı. Nesrin’in ağrıları, sancıları çekilmez boyutlara ulaşınca kimsecikleri de uyutmadı. Hoş yastıklar cehennemi aratmıyor, yataklar ise bir diken gibi batmakta, uyku desen denizler altında iki bin fersah. Bizimkisi de bahane işte…

Pazartesi durumu biraz daha ağırlaştı. İyi değildi, ilaçlarını da hâlâ alamamıştı.

Dokunaklı bir sesle gardiyana; lütfen beni doktora gönderin dediğinde hemencecik olmaz dediler. Yurttan sigara içmek için dışarı çıkmak isteyen öğrenci zannettiler onu.

Hastayım, lütfen dedi ama nafile.

Koğuş arkadaşları ısrar edince, bu sefer jandarma araya girdi. Araç olmadığını o yüzden de bir yere götürülemeyeceğini üst perdeden dillendirdi.

Koğuştaki dostların çırpınışları ise görülmeye değerdi. Dualarla ağrılarına merhem, ıstıraplarına çare olmaya çalıştılar.

*

Nesrin, Nesrin..! Ablan geldi dediklerinde,

“Neden ki” demiş.

“Bugün açık görüş, gitmezsen ablan seni çok merak eder. Hadi bakalım seni gelin gibi hazırlayalım da git görüş hayırlı haberlerle gel inşaallah. Ve bir hazırlıktır başlamış.”

“Gideyim, gideyimde ablamı dünya gözü ile bir daha göreyim” demiş.

Baygın halde olduğu için sen ne dediğini bilmiyorsun demişlerdi. İki gardiyan Nesrin’in koluna girip o şekilde görüş alanına götürmüşlerdi.

Ablası onu o halde görünce şok olmuştu tabi. Kardeşim, sana ne oldu? İyi misin, nasılsın gibi bir sürü soru sormuş. Abla candır, vatandır, anne gibi ağlayandır. Ablasının varlığı bile moral olarak yetmişti Nesrin’e. Ablasını üzmemek içinde kendini birazcıkta olsa toparlamaya çalışmıştı.

Ablam iyiyim, grip oldum galiba demişti. Doktorun söylediklerini söylemişti. Koğuşta yaşadıklarına ise hiç değinmemişti.

Ablası,” yavrum yaz ortasında bu ne gribi ” demiş.

Bilmiyorum ablam, demiş. Doktora zor gittim, ilaçları zar zor yazdırdım garip gelecek ama şimdide o ilaçları alamıyorum.

Çok halsiz olduğu için daha fazla dayanamamış, başını masaya koyuvermiş. Duvarlara çentikler atılarak, iple çekilen, dışardakilerin hal ve hatırını sormak için hayaller kurulan açık görüş muhabbeti bu seferlik de bu şekilde olmuştu. Bu görüşte ablasına doya doya bakamadığını söylemişti. Anlatacağı güzel şeyleri de dinleyemediği için çok üzülmüştü.

Özür dilerim ablam hiç halim yoktu. İnan ki sana ayıp olmasın diye geldim, seni dünya gözüyle bir kere daha göreyim dedim.

Ablası, “ne diyorsun yavrum sen, demiş.”

Hiç demiş, beni görenler küçük bir çocuktur, bazen böyle konuşur derler.

*

Ablası, hemen oracıkta bir dilekçe yazıp savcıya götürmüş.

Savcı “ben onun hasta olduğuna inanmıyorum. Hastaneye kaldırılmasına da gerek duymuyorum. Bu gibi basit vakalarla
da bizleri rahatsız etmeyin” demiş.

Ablası bunlar nasıl insanlar anlamıyorum. Taş desen değil, duvar desen hiç..

Nesrin, ben biliyorum bu halleri ablam; Nemrut, Hz. İbrahim’i (as) ateşe atacağı zaman büyük bir ateş yakılmasını emretmiş.

Neden diye soranlara; Nemrut’un cevabı ibretlik olmuş. Bu olayı görenler, duyanlar ibret alsınlar ve unutmasınlar, diye.

Yaşananlara bu nazarla bakınca halimiz bunların bir özeti değil mi? İbretlik sonları için zalimleştikçe zalimleşiyorlar. İnsanlık gömleğini çoktan çıkarmış bulunmaktalar.

Şu ayet bunu ne güzel açıklıyor:

“Onlara dünya hayatında bir azap vardır. Ahiret azabı ise daha ağırdır ve onları Allahın azabından koruyacak kimsede yoktur.” (Ra’d 34)

Rabbim Anadolu’da, Trakya’da, Antakya’da ve gurbet illerinde yaşayanların da yardımcısı olsun. Daha fazla konuşamamış.

*

Salı günü ablası tekrar gelmiş ve savcıdan özel izin almış. Oturmuşlar, muhabbet etmişler. Nesrin biraz daha iyiceymiş,

Ablam senin gelişin bana öylesine iyi geldi ki anlatamam, demiş. Sarılıp, kucaklaşıp ayrılmışlar.

Ayrılırken arkadan “Ablam” diye seslenmiş.

Ablası dönmüş, “efendim yavrum,” demiş.

Bu sözünü duymak için söyledim “ablam,” demiş.

Abla candır, vatandır derler ya; ablası tekrar geri gelmiş Nesrin’e bir daha sarılmış, öpmüş, koklamış ve gerisin geriye çıkıp gitmiş.

*

Ablasının gidişinden sonra yine dermansız kalmış. Akşam üzeriydi sanırım yine rahatsızlanmış. Koğuş arkadaşlarında yine bir panik havası ve yine bir olağan üstü hal seferberliği olmuş.

Koğuşta hiç sesi çıkmayan ablamız; Gardiyan, gardiyan.! Diye gürlemiş.

Sizin Allahınız yok mu?

Bu çocuk burada can çekişiyor, siz daha neyi bekliyorsunuz? Buradan çıkmak için ölmemiz mi gerekiyor ha demiş. İçine mi doğmuştu mübareğin onu da bilmiyoruz.

Gardiyan kafasını uzatmış, ne var bağıracak hastaneye gidecek arabanın dolması gerekiyor, demiş.

Geceleyin nabzı 165’e vurunca bu seferde tutuklu hemşirelerden biri bağırmış.

Gardiyan, gardiyan.!

Siz neyin hesabını yapıyorsunuz Allah aşkına!

Ben hemşireyim, bu kız şuanda ölüm kalım mücadelesi veriyor. Eğer bu kıza bir şey olursa sorumlu sizsiniz bilesiniz. Onu da geçtim buradaki bütün kadınların ah u efganı da üzerinizedir. Bu vicdanla bir ömür nasıl yaşarsınız onu da varın siz düşünün, demiş.

Sonra doktor ve ambülans çıka gelmiş. Böylece hastane koridorlarına uzanan sabır, tevekkül yolculuğu da başlamış.

“Sabretmenize karşılık selam sizlere. Dünya yurdunun sonucu olan cennet ne güzeldir.” (Ra’d 24)

*

Hastaneye kaldırıldığını öğrenen bir yakını Nesrin’i ziyarete gitmiş. Yoğun bakım odasınının girişinde görmüş onu. Tertemiz, pırıl pırıl gencecik bir kız diye geçirmiş içinden. Beyaz çarşaflar içinde bir melek gibi gözüküyormuş. Güneş ışığını gören kar tanesi gibi de her an her saniye köpük köpük eriyormuş.

Eriyip tükendiğini görünce ağlamamak için kendini zor tutmuş. “Bir yandan da ama ben ağlamamalıyım, güçlü olmalıyım, ayakta durmalıyım, demiş.” Nesrin’e moral vermek içinde bütün hıçkırıklarını en karanlık dehlizlere götürüp gömüvermiş.

Nesrin’le konuşmaya başladığında yüzü hep gülüverse de gözlerinden akan yaşlara da engel olamamış.

Nesrin de onun bu haline tebessüm etmiş, onunla konuşmaya çalışmış. Lâkin konuşamamış, dudaklarında bir kuruluk, sesinde bir burukluk, su değdiğinde teninde belirgenleşen morluklar, göz kapaklarına bir dağ cesametinde çöken yorgunluk, halsizlik varmış.

Yavru bir ceylanın yüreğindeki ateş dudaklarını çöle vermiş. En acı hikâyeler vurmuş limanlarına, en dokunaklı şiirler ıstırap taşım
ış kollarına, ayaklarına.. Gündüz ve gece onun için nöbetlere kalmışlar başucunda. Gözlerinde ki gençlik hevesatı hayata küsmüş. Hayat ise bir keklik gibi sekerek uzaklaşıvermiş ellerinden. Bedenini sular seller basmış vakitsiz zamanlarda. Yanında getirdiği elbiselerle üzerini değiştirivermiş yakın dostu çen defa. Ama o konuşamamış..

Nesrin, kızım deyip, elini sıkmış; merak etme biz hep yanındayız, biz hep buradayız kızım, sen hiç yalnız değilsin yavrum, demiş. Bir an ablam geldi, zannetmiş.

Ablasına döner gibi başını sessizce ve derince yastığına sürte sürte yan tarafına çevirmiş. Biliyorum, biliyorum abla demiş.

Sende biliyor musun abla demiş;

“Allah’a karşı gelmekten sakınanlara va’dolunan cennetin durumu şudur: Onun içinden ırmaklar akar, yemişleri ve gölgeleri devamlıdır. İşte bu Allah’a karşı gelmekten sakınanların sonudur. İnkâr edenlerin sonu ise ateşlidir.” Ra’d 35

*

Bir ara doğrulmuş, ağzındaki hava maskesini çıkararak dualar etmeye başlamış:

“Ey maddi-manevi dertlerine tabib bulamayanların tabibi. Ey imdadına koşacak kimsesi olmayanların yardımcısı. Ey ölümü ve hayatı veren. Ey güç ve kuvvetin tek ve gerçek sahibi Rabbim… eman diliyoruz senden koru bizi cehennemden,” diyerekten İsimler mırıldanmış sessizce…

Yunanistan’da kalp krizi geçirip vefat eden ablanın ismini zikretmiş, Meriç’te vefat edenlerin isimlerini saymış. Cezaevlerinde vefat edenleri mırıldanmış bir bir.

Gözlerinin içi gülmüş, ben iyiyim abla, beni merak etmeyin gerçekten çok iyiyim, demiş. Arkadaşlarıma, dostlarıma çok çok selamlar söyleyin, demiş.

“Üzerinde kalmasın diye arz ediyorum. Her nerede seviliyorsa bilin ki herkese selamı var. Bilin ki Nesrin kızımız, küçük hafızemiz o halsiz halinde bile mağdurları, mazlumları dilinden hiç düşürmedi.”

*

Yanına gelen akrabası onu mütebessim bir çehreyle görünce iki üç güne çıkacağını düşünmüş. Ve müsade isteyip gitmiş. Nereden bilecekti Nesrin’in hayatının sonbaharını yaşadığını. Elindeki tek sermayesi ise tebessüm ve duaydı onu da sonuna kadar kullanmaktaydı. Ailesinin geleceğini duyduğunda hem çok sevinmiş hemde çok üzülmüş.

Ah be anacım, demiş; bizim size bakmamız gerekirken sizler bize bakar oldunuz. Hayıflanmış, ağlamış.

*

Ailesi hastaneye kaldırıldığını çarşamba günü öğrenmişti. 70 yaşındaki annesini de alıp getirmişlerdi. Ablası aileye onun durumuyla ilgili bir şeyler anlatmış. Teslim olacakmış gidip bir görelim, ziyaret edelim demiş. Annesi, küçük kızının tutuklandığını, hastalandığını, komada olduğunu hastaneye gelince öğrenmiş.

Ailesi ziyarete geldiğinde Nesrin’in şuuru kapalıymış, vücudunun her tarafı pamuklarla sarılıymış.

Niçin böyle? Yavrumuza ne oldu dediklerinde;

Hemşirelerin cevabı kızınızın akciğerleri, karaciğerleri bitmiş durumda, böbrekleri de şuan için diyalizde.. Vücudu devamlı su salgılıyor. Nemi almak içinde devamlı pamuk sarmak zorundayız diye açıklama yapmışlar.

*

Bu arada Nesrin’in Cuma günü mahkemesi vardı. Aile rica minnet savcıya kadar çıkıverip; kızımızın şuan ki durumu bu tahliyesini verseniz, evimize götürüp, tedavisine orada devam etsek diye arzuhalde bulunmuşlardı.

Savcı, beraat vermediği gibi de sinsi sinsi gülmüş. “Tahliyesini alıp da ne yapacaksınız? Biz zaten bakıyoruz, gerekeni yapıyoruz, demiş.”

Sigara içmekten dişleri sararmış, kibirden gururdan dünyası kararmış olan bu insana ne denilebilirdi ki.. “İnsanları aşağılayan, adaletle değilde adet üzre iş yapan birine ne anlatabilirdiniz ki..”

“HİÇ..!” Koskocaman bir “HİÇ..!”

*

Nesrin, perşembe akşamına doğru tekrar rahatsızlandı. Hastane görevlileri aileden kim gelip görecekse görsün demiş. Yani demir almak zamanı gelmişse zamandan. Meçhule giden bir gemi kalkacaktı bu limandan… Nesrin’in durumu iyi degildi. Yanına gelen ağlıyordu, giden ağlıyordu. Küçük bir yıldız daha kayıp gidiyordu. Bir gül daha soluyordu hastane köşesinde..70’lik annesi ona uzaktan uzağa bakarken; Allah’ım! Beni al beni al Allahım, ama bizlere evlat acısını gösterme diyordu. 80’lik baba ise çaresizce kıvranıyordu.

Nesrin ise morarmış dudaklarının arasındaki yarı baygın tebessümleriyle geleni de gideni de mutlu etmeye çalışıyordu.

Durumu biraz daha ağırlaşılınca yanındakilerin zemzem arayışlarını duyar gibi olmuş. Nasibi yokmuş ki tedarik edilememiş. Ablası zemzem niyetine pamukla dudaklarını ıslatıp ıslatıp telkin getirmiş, getirtmiş.

*

Mahkemesinin görüleceği Cuma günü tekrardan kriz geçirmiş ve bitkisel hayata girmiş. Hakim ne karar vermiştir bilmiyoruz ama o çoktan en yüce karar mercine sığınıvermişti. Onun vereceği karara boynum kıldan ince demişti.

Saat 08.0 sularında gardiyan saçlarını toplamakla meşgulmüş. Muhabbet etmişler; “sizi de çok üzdüm, size de çok yük oldum, hakkınızı helal edin, demiş.”

Gardiyan’dan da helallik mi alınırmış demeyin. Dokunduğum her şeyin üzerimde hakkı var demiş. Gücü, takati ölçüsünde gözünün önündekilerden helallik istemiş. Ey dostlarım! Gözden ırak olanlar gönülden de ırak olmuyor sizlerde haklarınızı helal edin, demiş.

08.30 gibi de fenalaşmış. Gelinlik çağındaki bir kız, bir Kur’an talebesi ve bir hafız, bir hastane odasında, kaçar düşüncesi ile gardiyanlar başında, uzaklarda gelin çiçeklerinin kokusu, ellerinde dantel işlemeli gelin bohçası, ney ve tamburlar eşliğinde bir düğün neşvesi. Gelinlik çağındaki bir kız işte..

“İster kelebek ol istersen arı,
Beden toprakla buluşur gayrı,
Bir avuç toprakmış derdin ilacı
Ölüm perde perde sade aracı”

Koridorda bekleyen misafirlerin ellerinde mushaflar, gözler RA’D SURESI’nde gezinmekteydi. İçerden gök gürültüsünü andıran sesler gelmeye başladığında yürekler titremekteydi..”İnna lillahi ve inna ileyhi raciun” derken de parmaklar 24. 34. ve 35.ayetleri işaret etmekteydi.

Anlayana küçük bir ders arz etmekteydi.

*

Yürekleri yakan şeylerden biride bastonuna dayana dayana gelen 70 yaşındaki annenin ağıtlarıydı;

Kara haberin geldi tâ ötelerden,
Aylarca içerde yattığın neden?
Neydi kızım seni perişan eden,
Bağrına kara taş bast
ığın neden?
*

Kalbim ebediyen hizmettir derdin,
Çocuk gibi bakar okşar severdin,
Çevrene tatlı tatlı hep gülümserdin,
A benim sultanım sustuğun neden?
*
Sevgini, hasretini sabra ekledim,
Çıkarsın hep diye yolun gözledim,
Seni incitecek bir şey mi dedim,
Sessizce göçüp de gidişin neden?
*
Cezaevi damında hastalanıp da,
Ruhunun ufkuna havalanıp da,
Şu ihtiyar yürekleri yakıp yıkıp da,
Ah! Yaraya tuz, bastığın neden?
*

80 yaşındaki babanın dualarla barışık gözyaşlarını ise unutmak mümkün değil;

“Ya Rabbi! Huzuruna geldik bizlere öyle bir merhamette bulun ki, senden başkasının merhametine ihtiyaç duymayalım.”

“Dünyadan ayrılışımızda bizlere saâdet, şehâdet, kerâmet ve ebedi müjde ile biten hüsn-i hatime ver.”

Geride kalanlara da sabrı cemil lütfeyle.!

Amin, Amin, Amin…