Ferit CAN

 

“Hüseyin karakterliye her yer Kerbelâ! Hüseyni olana her ay Muharrem” cümlesi döküldü titreyen dudaklarından İsa Bey’in. Yüzünü buruşturup, alnını kırıştırarak söylüyordu bu cümleyi. Hüzün, geniş alnını belirginleştiren kara kaşların altındaki traşsız yüzünün derin kıvrımlarında, misafir gibi değil evsahibi edasıyla duruyordu.

Sisli ve kısık gözleri buğulanmıştı. İlk gözyaşların aktığı izlerinden belli oluyor, yutkunduğunda hareket eden gırtlak boğumundan, ne denli ıstırap çektiği anlaşılabiliyordu. Pencere kenarında ayaktaydı. Görkeminde hüzün gizli, belleğinde taşıdığı ağır hatıra yükü ile uzak diyarlarda yorgun düşmüş, tenhada bir yerde demirlemek zorunda kalmış bir gemiyi andırıyordu duruşu.

Yitirdiği bir şeyleri arar gibi bakan süzgün gözleri, kısa kestirdiği kestane renkli saçları ve aydınlık yüzü ile etrafına yıldız saçan kızının oda kapısının bir adım gerisinde kendisine baktığını farketti. Bir anda bakışları kesiştiyse de hemen kaçırdı kızarmış gözlerini üniversite öğrencisi kızından.

Kızı seri hareketlerle odaya girdi, eğilip sehpanın üzerinde duran tableti aldı. Tahmininde yanılmamıştı. Babası dün duyduğu elim olayın haberlerini okuyordu. Duyduğu her mağduriyet haberi ile deprem sarsıntıları geçiren, hassas yapılı bir insandı. 23 ay hapiste tutuklu kaldıktan sonra terör örgütüne yardım ve destekte bulunmaktan 4 yıl 10 ay hüküm alan bu güzel insana kızı Selma’nın derin bir saygısı vardı. Ne var ki babasının böyle açık denizlere, uzak seferler yapan gemiler gibi dalıp gitmesi endişelendiriyordu kızı Selma’yı.

Selma, elindeki tableti kapatıp yemek masasının üzerine koydu ” Baba, yeni haber var mı ? ” diye sordu. İsa Bey, yağmur yüklü bulutların toprakla buluşma anı gibi bir kopuşla, saldı gözyaşlarını. “Daha bir yaşında bile değilmiş” cümlesini zor anladı Selma. Babasının sesi boğuluyor, Meriç nehrinin azgın ve çamurlu sularına kapılan Akçabay ailesinin çırpınışlarını adeta tüm benliğinde hissettiği, kederli yüzünden okunuyordu.

Henüz bir yaşında bile değilken, karanlık bir günde soğuk, çamurlu ve kara sularda, annesi Hatice Akçabay’in kucağında, son nefesini onunla birlikte vermiş olan Bekir bebeğin cansız bedenini, sıkıca kapatılmış ellerini, annesinin cenazesini sanki kendi minik bedeninde taşıyormuş gibi ezilmişliğini, duyumsuyordu hücrelerine dek.

Babaları, anneleri ve tatlı kardeşleri Bekir’ den bir anda ne olduğunu anlayamadan kopup, bottan azgın sulara kapılırken Anne! Anne! diye feryat eden 5 yaşındaki Mesut ve 7 yaşındaki Ahmet’in azgın sulara kapıldığı anki çırpınışları canlandı hayalinde. Değil bedenlerini ruhlarını dahi saran çamurlu suyun akıntısında sürüklenirken, ağızlarına dolan sulardan nefes dahi alamasalar da, hala Anne ! Anne ! demeye çalışırken Ahmet ve Mesut’un çıkardıkları seslerin yankısı çınlıyordu kulaklarında.

Çocuklarını çaresiz sürüklenmelerden kurtarmak için nehre atlayan kahraman babanın gayretlerini, yabani otların başına dolandığı, çamurlu suyun elbiselerini iyice ağırlaştırdığı, hangi birine yetişeceğine şaşırdığı ruh hali ile eşi ve 3 oğlunun elinden kayıp gitmesinin, tüm öncü ve artçı şoklarıyla depremini yaşayan Murat Akçabay’ın geçirdiği sarsıntıyı hissediyordu benliğinde.

Çaresiz çırpınışları arasında evlatlarını zulmet ırmağının akıntılarına kaptırmış annenin bebeğiyle kıyıya vurmuş naşına bakıp, başörtüsünün nemli saçlarına yapıştığı, kilitli dişlerinden evlatlarını kurtaramadığına eyvahlar ettiğini anlayabiliyordu. Bu genç annenin artık feri kesilmiş, sanki Ahmet ve Mesut’un arkasından baktığı yerde sabitlenmiş, donuk bakışlarıyla bu dünyadan gözleri açık gittiği, ruhunun ufkuna yürüdüğü veya yüzdüğü noktada kendisi de kulaç atıyor, çırpınıyor gibiydi.

Zulmün zaman ve zemini değişse de özü aynı kalıyordu demek. Hazreti Hüseyin’in Kerbela’da maruz kaldığı zulmün izdüşümleri, her çağda ayrı şekilde yaşanıyordu.

“Hüseyin attan düştü, Sahrayı Kerbela’ya Cibril yetiş haber ver, Sultan-ı Enbiyaya” feryadı sinelerinde ateşler yanan, yangınların ortasından gelen çığlıklardı ve zalimin hüküm sürdüğü diyarların dağlarında, ormanlarında, nehirlerinde, zindanlarında yankılanıyordu.

Meriç nehrinde bu çığlıklar kulakları sağır eder derecedeydi.
Geçen şubat ayında alabora olan bottan Abdurrezzak ailesi buz gibi sulara gark olmuş ve cansız bedenlerine aylar sonra ulaşılmıştı. Abdurrezzak ailesinin 2 yaşındaki çocuğu Halil Münir’in naaşı, 4,5 ay sonra kum ocağının su pompasına takılı bulunduğunda, Selma babasının nasıl ıstırap içinde kıvrandığını hatırlıyordu.

Bot faciasında Aslı Doğan, Fahrettin Doğan ve oğulları İbrahim Selim Doğan ile Uğur
Abdurrezzak, Ayşe Abdurrezzak ve oğulları Enes ve Halil Münir suda kaybolmuştu. İlk günkü aramalarında İbrahim Selim Doğan, Enes Abdurrezzak ve Ayşe Abdurrezzak’ın cansız bedenlerine ulaşılmıştı.

Doğan ailesinin annesi Aslı Hanım’ın naaşı 2 ay sonra bulundu. Üzerinde kimlik bulunamayan cesedin parmağındaki yüzüğün içinde ‘Aslı-Fahrettin’ yazıyordu.

Tüm bu elim olayları her acı haberde tekrar tekrar yaşıyordu. Hüzün sarmıştı evi ve keder kuşatmıştı evin içindekileri özellikle İsa Bey’i.

Ezik yüreğinin eksilmez acılarına bir de Meriç eklenmişti.

Maden ailesinin Ege denizine süzülen bedenleri ve çırpınışları yüreğinde bir kor gibi kendini her lahza hatırlatırken, kimsenin duymadığı yahut duymak istemediği, ateşler dökülen ahlarına bir yenisi Meriç ismiyle katılmıştı.

“Suyun girdabını elbet düşen bilir, kenardaki ne bilir” dense de kenardakilerin de gönlündeki herbir tel neva edip inlemekte, gündüze sığdıramadıkları acılarını, uykusuz gecelerinde Rablerine arzetmekteydiler.

Dertleri insanlık olan bu güzel insanlara yapılan zulümun adını bir türlü koyamıyordu. Selma babasının üzüldüğünü, insanların sessiz kalmaları ve haber bile yapılmamasına nasıl içten içe yanıp kavrulduğunu görüyordu.

Babasının dilinde pelesenk olmuş “Dâr-ı dünya Kerbelâ’dır her Hüseynî-meşrebe.”sözünü tekrar ediyor, Hüseyin karekterliye her yerin Kerbela olduğuna hak veriyordu. Yüreğinde Hüseyin’i taşıyanların yolunun Kerbela’dan geçtiğinin soğukluğu, ta kalbine kadar işliyordu…