GİTTİ GÜL, GİTTİ BÜLBÜL!

Günler öyle böyle geçerken, yaz mevsimi geldi çattı. Bu mevsimi sevmiyorum. Sadece ayak uydurmaya çalışıyorum. Ne yapmam gerekiyorsa o kadar. Canımın istediğinden değil. Sürükleniyorum zamanın içinde.

Eskiden yaşardım. Tadını çıkara çıkara. Mutlu başlayan sabahları izlerdim. Tatlı koşuşturmalara tanıklık ederdim. Yaz aylarında, gölgemle insanları yanıma çağırır,onlar konuştukça dinlerdim. Bebek mevlütlerine, sünnet cemiyetlerine, kına gecelerine, düğün telaşlarına zevkle tanıklık ederdim.

Artık burada yaşamak istemiyorum. Bunu belli etmek için, sonbaharda hızlıca döktüm yapraklarımı.

Anlamadılar.

Kış geldi. Üzerime yağan yağmura karıştırdım gözyaşlarımı.

Anlamadılar.

Sesimin yettiğince bağırdım insanlara, olmadı. Öylece durup beklemek düştü kaderime. Yaşanan onca acıyı sadece izlemek.

Ramazan ayı da geldi. Bir sessiz ki civarım sormayın. Oysa eski halini anlatsam size, hemen yanıma gelmek isterdiniz.

Burası “Sevgi Apartmanı”. Ben bu apartmanın küçük bahçesindeki, ceviz ağacıyım. Geçen onca yıla tanıklık ettim. 15 sene olmuş. Geldiğimde daha inşaattı bu apartman. İlk olarak Fikret beyler taşındılar.
Yeni evli bir çift. Hayranlığım o zaman başladı Fikret Beye. Sonra Tekin Beyler geldi, derken diğer komşular da sıra sıra geldiler. Tam 8 daire var. Hepsini tanır, birbirlerinin bilmediği yönleri bilirim. Bu apartmanda büyümüş, şimdi evli olarak buraya gelip gidenlerin, çocukluklarını bilirim.

Fikret Bey… İnce ruhlu, çalışkan, dürüst insan. Mesleğine aşık. Aslında insana faydalı olan her şeye âşık, diyebilirim. Zarif bir kişiliği var. Öğretmen olduğu için, genelde ütülü giyinir, endamıyla herkesi kendine hayran bırakırdı. Estetiğe önem vermesi, hoşuma gidiyordu. Benimle, çevremdekilerle en çok Fikret bey ilgilenir, eksiklerin tamamlanması için elinden geleni yapardı.

Onu izlemek bana huzur verirdi. Zaman zaman, gelip, gölgemdeki ahşap masaya otururdu. Ayrıntılı denilebilecek kadar, gazeteleri okur, bazen yorumlar yapardı.

Dertliydi.

Bilemediğim bir hüznü vardı içinde. Gençlere bakıp, kendi kendine ‘offfff’ çektiğine, defalarca tanıklık etmiştim.

İnsanlarla çok ilgilenir,konuşurken yüzlerine bakar, çocukları dahi büyük adamlarmış gibi dinlerdi. Komşularla tek tek selamlaşır, tebessüm eder, olumlu dileklerle onları, yollardı.

Çok kitap okur, okuduğu kitapları gelir,

gölgemde gençlere anlatırdı. Kitaplar söz konusu olduğunda, mesleğinin gömleğini giyer, ciddileşir ve profosyonel denilebilcek şekilde saatlerce konuşurdu. Bu, onun en büyük hobisiydi.

Matematiği zayıf olan komşu çocuklarına, ahşap masada ders anlatır, anlatırken kendinden geçer, bizi de kendisine hayran bırakırdı.

Fikret beyin hanımı, Nermin Hanım. Tam bir hanımefendi. Sanki çevresindeki insanlara yardım etmek için yaratılmış gibiydi. Hasta olanın yardımına koşar, cenazesi olana kuran okumaya gider, komşular görüşemeyince hemen bir cevizli kek yapıp yanıma gelir, tek tek komşuları çağırır, komşuluk bağlarına mesafe girmesine, asla müsade etmezdi.

Ramazan ayı, müslümanların hayatlarına disiplin getirdiği gibi, bizim apartmana da gidişata değişiklikler getirirdi. Gündüzler daha sakin geçer,akşamlar daha hareketli hale gelirdi.

Bu güzel rahmet ayında, Nermin Hanım, kapısını tüm komşulara açar, evinde mukabele okuturdu. Kur’an-ı Kerim’in sesli okunmasıyla gelen huzuru, dallarım, yapraklarımla beraber hissederdim

Mukabele bitince muhabbete başlarlar, ayetlerden, hadislerden,sahabelerden derken yemek tariflerinden, el işlerinden konuştukça konuşurlardı.

Ramazan gelince buralar bayram haline gelirdi. Bahçeye masalar atılır, komşularla iftar, toplu yapılırdı. Oruç tutmayan bir aile de vardı fakat, beraber olmak için onlar da iftarı beklerdi.

İftar öncesinde, hazırlanmış olan masada, erkekler futboldan, siyasetten, ramazandan konuşur, kadınlar, bayramın yaklaşmasından, temizlikten, söz ederlerdi. Bu toplu komşu iftarına, Fikret Bey, bazen okuldan lise öğrencilerini çağırır, bazen de ailesinden uzak yaşayan, üniversite öğrencilerini davet ederdi.

Sıcak yaz günlerinde, hocanın “Allahu Ekber” nidâsı yükselince, susuz damaklara su gider, herkesin yüzü daha bir gülmeye başlardı. Yemekten sonra, çay içilir, tadına doyum olmayan sohbetler başlardı. Gözümün önünde, çocuklar rahatça oynar, doyasıya eğlenirlerdi. İftardan sonra, namaza gitmek isteyenler, çocuklarını bahçede oturan ailelere emanet eder, teravih namazına giderlerdi.

Komşu iftarlarını her akşam bir aile üstlenir fakat Fikret bey ve Nermin hanım bu iftarları organize eder, bu arada hayli yorulurlardı. Fikret bey,ayrıntıları önemser, pidelerin sıcak olması, içeceklerin soğuk olması için azami dikkat gösterirdi. Teravih namazından sonra kolkola geldiklerinde hep aynı cümleyi kurarlardı.
” Yorulduk ama değdi.”

Normal zamanlarda cömert bir insan olan Fikret Bey, ramazan ayında daha çok cömertleşir, bu cömertlikten yüksek payı, öğrenciler ve çocuklar alırdı. Kendisinin 2 oğlu vardı ama sanki o herkesin babasıydı. Öğrencilere maddi yardım ayarlar, erzak alır dağıtır, çocuklara dondurma ısmarlar, hediyeler alırdı.Onun böyle yaptığını gören komşuları da, Fikret Beyi taklit eder, bu duruma çocuklar oldukça sevinirdi.

Ramazandan sonra bir temmuz akşamında, sanki fırtınalar koptu. Ne olduğunu anlayamadım ama Fikret Beyi hiç o kadar üzgün görmemiştim. Gece geç saatlere kadar yanımda oturdu. Üzüldü. Komşularla konuştu biraz. Sonra eve geçti. Ama sabaha kadar uyumadı. Odasının ışığı sönmedi, televizyonun sesi hiç kesilmedi.

Birkaç gün önce Fikret beyi örnek alan, takdir eden komşular, sessiz sedasız geçiyorladı. Sanki Fikret bey yabancıları olmuştu. Hatta yabancıdan öte, yıllardır düşmanlarıymış gibi davranıyorlardı. Kimse konuşmuyordu. Zoraki selam dışında,hiç iletişim kalmamıştı.

Sonradan öğrendim. Terörist demişler onun için. Fikret beyin yaptıklarının hepsi suç olmuş. Öğrencilere ücretsiz ders çalıştırması, erzak alması, iftar organize etmesi, evindeki kitapları okuması

Anlayamadım.
Kimse de anlatmadı. Fikret Bey gibi birinden, kim zarar görmüştü.

Fikret Bey hassas insan. Çok üzüldü. Nermin Hanım eşine destek olmaya çalışsada, ne diyeceğini,ne yapacağını bilemiyordu.

5 gün sonra, evlerine polisler geldi. Fikret Beyi alıp götürdüler. Giderken başı dikti, fakat ben o anları unutamam. Oğullarının babalarına sarılmalarını, Nermin Hanımın bakışlarındaki çaresizliği unutamam.

O yaz sıcağında, bir hafta gözaltında bekletip tutukladılar.

Şimdi neredeyse 2 yıl olacak. O, şefkatiyle dünyayı kucaklayabilecek kişiyi, dört duvara sıkıştırdılar. Fikret Bey, hala tutuklu, Nermin hanım hem anne hem baba olmaya çalışıyor. Komşulardan birkaçı hariç gelen gideni yok. Ramazanda komşu iftarları yapılmıyor. Mukabele de okunmuyor. Çocuklara hediye alan yok. Kimse benim gölgemde dahi oturmuyor.

Bir ağaç olduğum halde, dayanamıyorum. Apartmanda oturan, aman bize bir şey olmasın da, ne olursa olsun, diye düşünen insanlarla, gölgemi paylaşmaya dayanamıyorum. Yine Fikret Bey’ den duyduğum bir söz ile veda ediyorum. Kalbim kırık, gönlüm yorgun.

GİTTİ GÜL, GİTTİ BÜLBÜL
İSTER AĞLA, İSTER GÜL…