Ferit CAN

Telefonum çaldı, arayan annemdi. “Hayırdır inşallah” dedim kendi kendime. Evden çıkalı yarım saat bile olmamıştı. Neden arıyordu acaba? Telefonu açtığımda yaşlı annemin titrek sesini aldım ama düzensiz nefes alıp verişinden, ne dediğini bir türlü anlayamıyordum. Sadece “bulmuşlar, bulmuşlar” kelimesini net olarak duymuş, iç çekmeleri ve gözyaşlarının arasından kulağıma ilişen Halil Münir ismi ile annemin söylemek istediğini zor da olsa anlamıştım.

Yaklaşık 4 ay önce, geçen şubat ayında Meriç nehrinde alabora olan bottan Uğur Abdürrezzak’ın ailesi buz gibi sulara gark olmuştu. Kendisi ile beraber, eşi Ayşe Hanım ve 12 yaşındaki oğlu Enes ve 2 yaşındaki çocukları Halil Münir kayıptı. Cansız bedenlerine günler sonra ulaşılabilmişti. 4 mezar kazılmıştı yan yana. Ama biri, boştu zira Halil Münir hala kayıptı, hala Meriç’in koynundaydı. Görenleri hüzne boğan, açık bırakılmış el kadar mezar,  kucağını açmış Halil Münir’i bekliyordu. Ana kucağından, serin ve çamurlu sulara düşmüş bu minik bedeni, şimdi beşik yerine kara toprağın bekliyor olması ne kadar hazindi.

Annemin söylemek istediği haber bu olsa gerekti. Hemen eve gittim. Annemin yanında olmalıydım. Ömrünün bu sonbaharında hazan rüzgârları öylesine sert etmişti ki, bağ perişan, bahçe harap olmuş, ne dal, ne yaprak, ne burç ne de hisar kalmıştı.

Edirne’den aramış ve 2 yaşlarında bir erkek çocuğuna ait cesedin, kum ocağının su pompasına takılı olarak bulunduğunu ve teşhis için oraya gelmemizi bildirmişlerdi.

Hazırlıklarımı yapıp çıktım evden. Annem “yalnız gitmesen” dediyse de benimle birlikte gelecek kimse olur muydu? Emin olamadığım için, kimseye teklif etmeden, yanıma bir miktar para alıp, arabama binip yola revan oldum.

Belirtilen hastanenin morguna gittiğimde, Cumhuriyet Savcısı tarafından talimat verildiğini ve teşhis işleminin yarın yapılacağını öğrendim. İstanbul’a dönemezdim, kalacak bir otel aradım. Fiyatı makul, 4 katlı otelin mütevazı bir odasına eşyalarımı koydum, hemen aşağı indim.

İsmini duyunca öfkemin kabardığı, canlarını alıp, bedenlerini kıyısına bıraktığı sevdiklerim gözümün önüne gelince, sinirli bir huzursuzluğa kapılmama sebep olan Meriç nehrini görmeye gitmek istiyordum.

Arabama binip, sürdüm. Meriç nehrini herkesin bildiği ve bulunduğu yerden değil, kırsal bir alanda, tenha ve bütün doğallığı ile görmek istiyordum. Şehirden çok fazla uzaklaşmasam da böyle bir yer bulabildim. Arabamı nehre yakın sayılamayacak bir yerde park etmek zorunda kaldım. Nehre kadar yürümem gerekiyordu ve ben de bunu istiyordum zaten.

Daha bir kaç adım atmıştım ki; kuru gibi görünse de toprak, yağan yağmurdan olsa gerek hemen ayakkabılarıma yapışmaya başladı. Yürüdükçe ağırlaşıyor, her adımda zorluk bir kat artıyordu. Kıyısına vardığımda, intikam almak için kan davalısını yakalamış birinin refleksi ve öfkesi ile ellerimin yumruk şeklinde sürekli sıktığımı, alnımda damarların çıktığını ve terlediğimi, dişlerimin gıcırdadığını fark ettim.

Hâlbuki o, ne kadar da uysaldı. İlk bakışta sanki delice akıp giden,  denize kavuşmadan önce köpürüp coşan, kayalar arasında çılgınca çağlayan nehir o değilmiş gibi beni hayrete sevk etti.

Duruşu alımlı ve mağrurdu. Kendi hüsnüne aşık bir eda vardı görüntüsünde. Hakkında efsaneler anlatılıp, masallar söylenen, ağıtlar, türküler yakılan bir güzellik olduğunun farkındalığını hissettiriyordu sanki. Denize yani sonsuzluk fikrine ulaşmak için bulana durula, döne kıvrıla akarken geceleri ay ışığıyla, gündüz güneş parçacıkları ve huzmeleri ile oynaşmaktanyorulmuş gibiydi.

Öfkeli bir ruh hali ile kıyısına geldiğim nehire kızamıyor, içimde birikmiş hezeyanları dökemiyordum. Dinginliği ve enginliği bir dost havası veriyordu bana nedense. Dağlarda coşup mavi ve derin akarken, ovada genişleyip, yayılıp durulurken, derinliği insanı içine çekecekmiş gibi baş döndürürken, kimsenin dibine bakmaya cesaret edemediği yüzeyinde mavi bulutlar küme küme toplanırken, içimde kendisine karşı duyduğum bütün kötü his ve düşünceleri çekip alıyordu sanki.

Kendimi bir an ırmak boyunun dokunsan ses verecek yalnız ağaçları gibi hissettim. Meriç’in her haline muttali fakat ağzından bir kelime dahi alınamayan sessiz selviler gibi.

“İnsan gönlü gibi” dedim kendi kendime. Meriç insan gönlüne benziyor. Kimi zaman coşkun, kimi zaman durgun. Yer yer derin, yer yer sığ ve adacıklı. Bazen ayan beyan bilinir, bazen tam bir bilmece. Bazen kitaplara sığmaz meramı, bazen de tek bir hece. Bazen aydınlanır gündüzler gibi, bazen karanlık bir gece…

Aynalı suları ikindi güneşinde parıldayan Meriç benimle konuşuyor gibiydi. “Ben sevdiklerinizi sizden almadım, onları benim derinliklerime, boğulmaları için zalim insanlar itti. Onlar benim sularımda çırpınırken ben de çaresizce debelendim. Cansız bedenleri kıyalarıma vurduğunda, ben de bu emanetin ağırlığını, mahcubiyetini yaşadım. Beni değil, asıl suçluyu itham etmelisin. Masum insanları, benim bazen duru, bazen çamurlu sularıma atanları ve itenleri suçlamalısın” diyordu sanki.

Haklıydı. Şiddetli bir kasırganın kırıp,  nehre attığı ağaç dalları gibi, insanları ailelerinden, çevrelerinden, vatanlarından, kendi geçmişlerinden, uzaklara sürüklenmelerine sebep olanlar, bu sürüklenişin tüm sorumluluğunu bir nehire, Meriç’e yüklüyorlardı.

Meriç’in yaşananları kaydeden bir belleğe dönüştüğünü düşündüm sonra. Üzerinden özgürlüğe geçenleri, derinliklerinde Bekâ alemi için ruhunu teslim edenleri, kenarında yorgunluktan dinlenenleri, korku ve endişe ile yüreği çarpanları, heyecanları, sevinçleri, hüzünleri, kederleri kaydeden bir bellek. Üzerinden geçen her insanın hikâyesini bıraktığı koca bir hafıza.

Akşam karanlığı bir örtü gibi nehrin üzerine geçerken ayrıldım Meriç’ten. Kızgınlığım yerini hüzne bırakmıştı. Serin sularının verdiği ürperti, iğne ucu gibi içime batıyor, dönüp bir daha bakıyordum nehire. Uykusuz gecelerimin bir konusu daha vardı şimdi.

Sabah olunca teşhis için morga gittiğimde minik bedeni tanınamayacak halde olan Halil Münir’i açık kulaklarından ancak teşhis edebildim. Yaralanmış, morarmış ve şişmiş bedenini görünce, yeni yeni yürümeye başlayıp minik adımları ile evin bütün odalarını gezip, annem ile oyun oynamaları geldi gözümün önüne. Şimdi neredeyse tanınamayacak hale gelmiş bedeninde, öfkeden mi yoksa ıstıraptan mıdır bilinmez parmaklarını sıkı sıkıya kenetleyip yumruk şeklinde tutuyordu ellerini, morgdaki cenaze dolabında.  Daha iki yaşında bir bebeğin cansız bedenine daha fazla bakamadım.   Teşhis tutanağı imzalandıktan sonra Otopsi için İstanbul Adli Tıp’a gönderileceğini, anne ve babadan alınan kan ve doku örnekleri ile de teyit edildikten sonra defin iznini ve cenazeyi oradan alabileceğimi belirttiler.

Edirne’den ayrılırken Meriç’e de uğradım. “Acı hatıra ve hüzünlerimiz olsa da biz yine de Meriç’i severiz” dedim yüzü durgun, dibi akıntılı nehre bakarken…