Bu mazlumluk tarifi mümkün olmayan bir zelzele..

İliklerimden geçen acı, nârın tâ kendisi

Zindanın en zemheri köşesinde

Dilimi nefyetmiş gibi suskunum.

Prangalanan yalnız bileklerim değil,

Nedamet kafesinde, kanatsız çırpınıyorum.

 

Dipsiz bir kuyunun içindeyim,

İniltilerim helozanlar çizip çarpıyor yüzüme,

Ağlıyorum bak!!

Sesim ulaşıyor mu? sana Ey Yakub!

Paslı bir kazan içinde nâçâr beklemekteyim,

Soluk tenim, güneşin hasretini çekmekte,

Söyle bana, hangi tövbe ile çıkarım buradan?

 

Bu kuyuya salınan urgan hangisi?

Hangi özür bağışlanma kâfi gelir?

Ayaklarımda alnım, çıkmazın tam ortasındayım,

Lûtfet ve kulak ver şu eskiyen sesime..

 

Neredeyim ben? Ya sen, neredesin?..

Başında beklediğin kuyu değil mi bu düştüğüm?

Hasretini çektiğin Yusuf değil miyim yoksa ben?

Akseden çığlıklarım bir hançer gibi boğazımda,

Her gece, biraz daha koyulaşıyor yalnızlığım,

Ey Yakub! Gönlünü hangi diyarda bıraktın?

 

Bir mâtem ki esaretin deminde?

Hangi teselliye uzansam, kül oluyorum..

İçimde, sabrımın doğurduğu koca bir volkan,

Bütün yaralarım bir çocuk gibi ağlamakta,

Gözlerimin daldığı yerlerde seni anıyorum;

 

Ey Yakub!

Duy sesimi, bu kuyuda kahroluyorum..

Biliyorum, liyakâtım yok bu mazlum zindana,

Ama şu garip Yusuf’u Yakub’suz bırakma…