Rana GÜL

 

Astımı, nefes darlığı olan bir insanı sabahın köründe gözaltına aldılar. O güzelim yufka yürekli insan, günlerce nezaret ile sorgu odası arasında mekik dokudu. Kalmış olduğu nezaretin soğuk, pis ve boğucu olan iklimine uyum sağlayamamış olacak ki kriz nöbetleri geçirmeye başladı.

Sağlığı gnden güne kötüye doğru gidince hastaneye götürmek zorunda kaldılar.

Hastaneye gitti gitmesine de yakasına yapışan f..ö etiketinden dolayı onunla ilgilenen, derdini bile dinleyen olmadı. Doktorun biri sağlamdır diye rapor verdi ve nezarete geri gönderildi.

Günler sonra tutuklandı akabinde de cezaevine sevk edildi.

*

Sevgili öğretmenim;

Ben Kübra, hani dershanede rehberliğini yaptığınız sınıfın en yaramaz öğrencisi, hani o sınıfın en mız mızı, hani en oyun bozanı, hani en çok peşinden koştuğunuz, en çok derdini dinlediğiniz, en çok nasihat ettiğiniz, doğru ile yanlışı bıkmadan usanmadan “Ed dinu innasiha, din nasihattir, ” diyerek  anlattığınız Kübra..!

Hani öff bile demediğiniz, o melek yüzünüzü bir an olsun ekşitmediğiniz, gamzelerinizin belirgenleştiği o mütebessim çehrenizde bizleri misafir ettiğiniz. Dertlerimizi dinledikten sonra da bir anne şefkatiyle uğurladığınız Kübra.

Hani dualarım her daim seninledir derken yüreğime dokunduğunuz ve sıcacık tebessümlerinizi hiç eksik etmediğiniz ele avuca sığmaz kişilik.

Hani bir gün elementleri anlatırken insanlarda madenler gibidir; her bir madenin erime ısısı da birbirinden farklıdır. Mesela altın ile demirin erime ısıları bir değildir, demiştiniz.

İnsan denilen varlıkta öyledir çocuklar, derken derin bir iç çekmiştiniz. Ve bizleri bir kaç saniyeliğine de olsa temaşa etmiştiniz. “Derinden derine çekmiş olduğunuz içlenmeyi zaman zaman sizi zor durumda bırakan nefes darlığınıza vermiştim.”

Sizin derdi ıstırabınızı o gün için anlayamamıştım. Şimdi yandıkça yanıyorum, ağlıyorum ve sizi daha iyi anlıyorum.

*

Sevgili öğretmenim;

Yüreğime nakış nakış dokuduğunuz şefkatinizi, ilmek ilmek işlediğiniz sevginizi hiçbir zaman inkâr edememem, üzerimdeki emeğinizi de hiçbir zaman unutamam.

Sosyal medyadan okudum haberinizi..!

“Ne teröristi dedim, kendi kendime.”

Hikmet hocamı terörle suçlamak çok komik bir replik gibi geldi bana. O, bir terörist olamazdı, olması da mümkünde değildi zaten.

Bir hatadır, bir yanılgıdır deyip üstün körü geçtiğim satırları tekrar ber tekrar okudum, inceledim. Baharda soğuk yemiş badem çiçekleri gibi sararıp kaldım ekran başında.. Dudaklarım çöl toprağı gibi kururken, saçlarım rüzgara tutulmuş sarmaşık tarlası gibi karma karışık bir hal aldı.

İşe bak..!

Fakir öğrencilerin peşinden koşan, onları dershaneye kaydetmek için uğraşan, üniversiteyi kazandırmak için kılı kırk yaran Hikmet hocam bir terörist diye tutuklanmış.

Olacak şey değil.!

Onun silahları olsa olsa fiyakalı beyaz önlüğünün sol üst cebinde sıra sıra dizili olan beyaz, turuncu, sarı renkteki tebeşir kalemleri olurdu. Onları eline aldığında dersin sonuna kadar çözülmedik problem bırakmazdı. Bazı şekilleri turuncuya boyar, bazılarını sarı ile çentiklerdi.

Dersin beş dakikası boş geçmezdi. Düzenli, rengarenk tebeşirlerle yazılmış olan o tahta bir gökkuşağını andırırdı. O, tahtanın önünde durup muhabbet etmek bile insana keyif verirdi. Sınıfa gelirken getirmeyi ihmal etmediği soru bankaları vardı. Konuyu anlatırken 256. Sayfanın sol tarafında bu konuyla ilgili üniversitede çıkmış şöyle bir soru var deyip tahtaya yazardı. Sizde açın, bakın ve inceleyin derdi. Ona benzer bir soruda falanca yayın evinin şu sayfasında var diye eklerdi. Biz şaşkın şaşkın bakarken o keyifli keyifli gülerdi. Bakın bakın utanmayın diye de üstelerdi.

Teröriste bakın hangi mayın sorular nereye döşenmiş ismi gibi biliyor. Tebeşir kalemlerini mavzer gibi kullanıyor. Pimi çekilmemiş bomba sorular için de turpun büyüğü heybede diyerek tüm sınıfa gözdağı veriyordu.

Ufacık bir boşluk bulduğunda yıldızları, galaksileri, kâinattaki uyumu, uzay boşluğundaki karadelikleri anlatırdı bize. Kâinatı inşa eden o kudretli sanatkârı bu şekilde dinlemek ayrı bir tat verirdi. Bizleri okumaya, araştırmaya ve düşünmeye sevkederdi.

“İnsanoğlu hiç düşünmez mi, hiç akletmez mi,” der son noktayı koyardı.

Dersinde ufacık bir boşluğunun olmasını en çok isteyenlerden biriydim.

Bazen hocam, derdim.

Kaynak yapmayalım isterseniz, Kübra derdi. Çalakalem yazmaya devam ederdi.

Aylık motivasyon seminerleri olurdu. Seminerden çıktığımızda kendimizi Ulubatlı Hasan gibi hissederdik. İstanbul’u birisi feth edecekse o biz olmalıydık derdik. Her birimiz uçma denemesini yapmaya hazır Hazerfan Çelebi gibi hissederdik kendimizi.

Onun hakkını hiçbir zaman ödeyemeyiz.

Sadece o mu;…

Dersler, sınavlar, etütler, soru çözümleri, yatılı programlar, motivasyonseminerleri ile başarılı olmamız için çırpınan. Geziler, piknikler, sinema günleri ile birlik ve beraberliğimiz için yıkılmaz tabular hazırlayan dershanemizin ve çalışanlarının hakkını ödeyebilir miyiz ki..?

Hayır, hayır, hayır..!

Gecesini gündüzüne katık yapıp peşimizden koşturanlar için söylüyorum. İnanın biz şuan o günleri mumla arıyoruz. Ve inanın o günleri çok özlüyoruz.

Nefesim daralıyor ve yüreğim doluyor.

*

Haberin linkini karışık duygular eşliğinde okumaya devam ettim. Aklım hep eski günlere doğru kayıp kayıp gitti. Şakalar, gülücükler, güzellikler geldi gözümün önüne, haberin kasvetinden yanaklarım kül rengine dönüştü, kızıl bir renge boyandı gözlerim.

Aysima’da görmüş haberi ve hemencecik beni aramıştı.

Okudun mu haberi, dedi.

Dilim sustu, yüreğim rüzgarlara açıldı, bir fırtına bastırdı satır aralarında gezen ruh haletimi. Küme küme krom rengi bulutlar sardı tüm hatıralarımı.

Çöküp kaldığım bir tümülüsten, evet dedim yutkunarak. Evet cancağızım maalesef okudum.

Issız bir viraneyi kökünden söküp götürecekmiş gibi esen fırtınaya rağmen haberi incelemeye çalıştım. Birgül hoca ile ilgili herhangi bir şey yazmıyordu. Sankisatırlara düşen damlalar, sayfalarda ne varsa silip götürmüştü.

Aysima, Kübra orda mısın, derken..

Bilmiyorum ki burda mıyım, Aysima dedim.

İyiliklerine, dürüstlüklerine şahit olduğumuz insanlar bir selin ortasında birer çer çöp parçası gibi sürüklenip gidiyorlardı.

Ve biz bir şey yapamıyorduk.!

Ne yapabiliriz ki dedi Aysima titrek ses tonuyla..

Hiç dedim ağlayarak, hiç.. Aysima

Sen iyi misin Kübra dedi sessizce.

Bu zalım fırtına dinmeden.. sakinleşmeden kanla beslenen bu sel suları. Nasıl iyi olabiliriz ki Aysima dedim.

Ufacık bir sessizlik oldu.

Her yer lığ her yan virane. Her yanda can pazarı yaşanıyor. Kime, nasıl ulaşabiliriz ki Kübra kime nasıl ulaşabiliriz ki dedi. O da dertliydi en kötüsü de çaresizdi.

Ses tonundaki çaresizliğin kocaman bir çayırın ortasında, tırpanını dövmek isteyen reçberin örsüne bir çekiç gibi inmekte olduğunu fark edebiliyordum. Tak tak çekiç sesleri güneşin altında bir şeker gibi eriyip gidiyordu.

Kendimi tutamadım; bu yanardağ insafsızca lavlarını üzerimize püskürtsede, her yeri yakıp kül etse de, tüflerini kara şovalyeler gibi peşimize taksa da, sokak sokak bizleri takip ettirse de..

Nefesi her daim ense kökümüzde olsa da biz belki Birgül öğretmene ulaşabiliriz. Biz belki yüreği yangın yerine dönen çocukları için bir şeyler yapabiliriz, Aysima dedim.

Hikmet hocanın haber linki Ulubatlı Hasan gibi burçlara tırmandırmıştı bizi.. Kendimizi dershane sıralarında olduğu gibi Ulubatlı Hasan gibi hissetmiştik.

Evet, yapabiliriz ama neyi nasıl yapacaktık?

Belki Zehra, Birgül öğretmenin nerede olduğunu biliyordur. Ona soralım, bilgi alalım diye kararlaşırdık.

Kapana kısılmış çaresiz, yaralı bir serçe gibiydik, gök gürültüsü ile birlikte sağanak yağmurun altında çırpınıp duruyorduk.

*

Zehra ile konuşup sizinle ilgili biraz bilgi almıştık.

Güzel haber olarak önce Enes’ten başlamıştı. Bütün zorluklara rağmen nasıl Kuran- ı Kerim hatmine başladığını uzun uzun anlatmıştı. Sonra mevzu size gelmişti..

Hikmet hoca tutuklandıktan sonra bir müddet akrabalarınızda kalmışsınız sonra babaocağına sığınmışsınız. Babaocağı; soğuk kış gecelerindeki şömineler gibidir. Hiç üşümezsiniz, sırtınızda hiç yere gelmez orada.

Ama ama.. babaocağıda olsa her bir adres ayrı bir akabe olmuş sizin için. Tartışmaların gölgesinde geçen misafirlik günlerinden sonra “ekmeksiz aşım çaresiz başım deyip” soluğu başka bir adreste almışsınız.

Babadan anneden yoksun,eşten uzak bir adres. Astım ve nefes darlığı yaşayan biri için zorlu bir yolculuk olmuş. Eşinizin stres ve sıkıntısının üzerine birde çocukların dertleri sizin muzdarip gönlünüze “çile bülbülüm çile dedirtmiş.”

Bir müddet Gondor’un gözünden ve kara şovalyelerinin tacizlerinden uzak kalmayı tercih etmiş.  Kendinizi emniyete almaya çalışmışsınız.

Ama nereye kadar..?

Çocukların baba hasreti ve özleminin üzerine Halime’nin rahatsızlanması ve apandist ameliyatı olması sizi yine açık hedef haline getirmiş. Hasbunallahi ve ni’mel vekil deyip bu seferde hastane, doktor, reçete peşinde koşturmuşsunuz. O nefes darlığınıza, kalp çarpıntınıza rağmen üç çocukla yolunuza revan olmuşsunuz.

Zehra’dan bunları dinlerken hüngür hüngür ağladık.

Babanızın size sırt çevirmesine, annenizin kızım bizden bu kadar, buraya kadar demesine ağladık. Kayın validenizin sevgisini göstermemesine, kayın babanızın içindeki insanlığı torunlarına çok görmesine ağladık.

Selamı sabahı kesti bak sevdiklerim,

Zalimce gürleyip esti dost bildiklerim,

Bülbül’ün kanını içti; gül derdiklerim,

Bir onulmaz derde, “düştü kardeşin.” Mısralarında şair bunu ne de güzel dile getirmiş.

Cahiliye döneminde ki kız evlatlarının diri diri toprağa gömüldüklerini idrak edemiyordum. Gözümüzün önünde yaşanan yüzlercesine, binlercesine belki de ON BİNLER’cesine şahit olunca o dönemi ve içindekilerini de yad etmeden geçemedik.

Yapıştı andezit ve bazalt taşları yüreğimize, tüf örtüsü sardı gözlerimizi, içlenmelerimiz biz gibi yüreklerde feryat olup yankılandı sadece.

*

Uçurumun kenarından elimi tutacak gözyaşı nerdesin? Demir parmaklıklar arkasında ki özgürlük nerdesin?

Hüzne bandırılmış evlatlarımızın, ciğerparelerimizin hasreti, özlemi nerdesiniz? Mahkeme duvarlarında ki “adalet, mülkün temelidir,” sözünün muhatapları nerdesiniz?

Ey gariplik! Ey kimsesizlik! Ey çaresizlik..! Nerdesiniz..? Deyip iki büklüm inleyip durduğunuz bir zamanda kapınız çalınmıştı.

Yüzünüzde güller açmış, bir heyecan bastırmıştı yüreğinizi, tüm dertlerinizi unutuvermiştiniz. Akraba- i taallukattan ümidinizi kestiğiniz bir zamanda yıllardır görmediğiniz bir arkadaşınız tıklatmıştı kapınızı… Dilekler, temenniler arasında hasretin, özlemin bin bir tonuyla kucaklaşmıştınız.

Dertleşme fasılları arasındaki gözyaşlarına, gökkuşağı ara ara imrenerekşapka çıkartıp durmuştu.

Küçük kızınız Halime’nin hastane günlerini, ameliyatını çektiğiniz sıkıntıları anlatırken cezaevinde vefat eden Halime ablayı da konuşmuş. İki gözüm iki çeşme ağlamışsınız. Sonra ellerinizi semaya doğru açıp; “Allahım her türlü insi ve cinni şeytanların şerrinden sadece ve sana sığınıyoruz,” diyerek o yanık gönüllerle dua etmişsiniz.

Rabbim tüm şehitlerimize merhametiyle muamele etsin inşaallah. Buyrun birer fatiha’da bizler okuyalım zalimin zulmünde kaybettiğimiz şehitlerimiz için,  Meriç’teki kayıplarımız için,…

Sonra medreseyi yusufiyedeki eşinizle olan atışmanızı okumuşsunuz.

Birgül hoca;

Ruhumda fırtınalar dilimde sen,

Ne çok severim seni bir bilsen.

Hatıralarda sen, düşlerimde sen;

Ne çok severim seni bir bilsen.

Hikmet hoca;

Hicap duyar gecelerin güneşten,

Gündüzlerin kavrulur kor ateşten,

Aklımda, fikrimde, yüreğimde sen;

Ne çok severim seni bir bilsen.

Birgül hoca;

Başucumda nöbettedir gölgen,

Ağır hastayım bilmem ki neden,

Hasretin kuşatır beni derinden,

Ne çok severim seni bir bilsen.

Hikmet hoca;

Damla damla gözümden süzül sen,

Yanağımda gonca diye büzül sen,

Bu gönlüme sevda diye dökül sen,

Ne çok severim seni bir bilsen.

Birgül hoca;

Yağmurun kuşatır beni göklerde,

Toprağın sarmalar beni köklerde,

Rengarenk çocuksu bilmecelerde,

Ne çok severim seni bir bilsen.

Hikmet hoca;

Özlem ile günden güne büyü sen,

Hayalimde, düşlerimde gezin sen,

Şarkılarda, ezgilerde bestem sen,

Ne çok severim seni bir bilsen ve sonra da kimsemiz yok biliyorsunuz demişsiniz. Eğer bana bir şey olursa yavrularım sizlere emanet diye bir vasiyet bırakmışsınız.

Ve bir sabah namazına müteakip tutuklanmışsınız. Onca rahatsızlığınıza rağmen ölüm odalarından birine sevk edilmişsiniz.

Yazma sırası sizde hocam.. Oracıktan yazabilir misiniz bilmem. Ancak yetim kızın başını okşayan o mübarek el hatırına çocuklarınız yalnız bırakılmadı hocam bilmenizi isteriz.

Hiç kimse yoktur kimsesiz

Her kesin var kimsesi

Bugün ben kimsesiz kaldım

Yetiş ey kimsesizler kimsesi…” diyoruz hicranla, ümitle, gözyaşı ile o güzelim günlerin gelmesini bekliyoruz.