Ferit CAN

Salonun parkeleri üzerinde boy boy karton kutular duruyordu. Bazıları dolu, bazıları da doldurulmaya hazır, bekliyordu. Eşyaları kutulara yerleştiren Timuçin Hoca’nın hiç de acelesi yoktu. Aldığı her eşyayı kutuya koymak için, elinde çevirip bakarken, hatıraların hafızasındaki tozlarını da alıyor, kaç aydır gülmeyen yüzünü, acı ve hüzünlü çizgiler kaplıyordu.

Şimdi kitaplığının önünde duruyordu. Salondaki kitaplığını hep sürekli büyüyen canlı bir varlık gibi görürdü. Rafları gittikçe artan kitaplık, o raflara konan kitaplarla genişledikçe, evi bir kütüphane havasına sokmuştu adeta. Bir akademisyen için zaten bu kaçınılmazdı. Kitaplarına şöyle bir baktı. Uzmanlık alanı olan, yüksek lisans ve doktorasını yaptığı ve doçent olarak derslerine girdiği “siyaset felsefesi ve iktisat” kitapları hatırı sayılır bir yer işgal ediyordu kütüphanesinde.

Gözü Karl Marx’ ın üç ciltlik Kapital’ ine ilişince, eli gayri ihtiyari gidiverdi, okunmaktan yıpranmış bu kitaba. Marx’ın 15 senede yazdığı, 19. yüzyıl siyaset felsefesi ve iktisat, ekonomi-politik alanlarındaki en önemli eserlerden biri hatta birincisi olan Kapital’ e , Timuçin Hoca da en az 15 sene emek vermişti. “Diyalektik Metaryalizm, Marks Düşüncesinde Emek ve Fayda, Sermaye Birikim Süreci” isimli kitaplar yayımlamış, Marx’ ın ekonomi politiği, analiz ve eleştirileri üzerine makaleler yazmış,  mezun  olduktan  sonra  araştırma görevlisi olarak kaldığı  başkentin  seçkin bir devlet üniversitesinde dersler vermişti.

Kapital’i elinde evirdi, çevirdi ve acı acı tebessüm etti. Bu kitabın içindeki sermaye, sermaye sahipleri, emek, emeğin fayda ve satın alma değeri, emekçi gibi hayatını verdiği kavramlar, ne kadar da yabancı geliyordu şimdi kendisine. Hayatı boyunca düşünce ve ifade özgürlüğünün vazgeçilmez haklardan olduğunu savunurdu. Yoksulluk, gelir dağılımındaki adaletsizlik, fırsat eşitsizliği, vahşi kapitalizm, zengin ve yoksul arasındaki uçurum konuları yazılarıyla mücadele ettiği alanlardı. Misafir  öğrencilerin de katılımı ile üniversitede ders verdiği amfiler hep dolu olur,  anlattıklarının kabul görmesi onu çok mutlu ederdi.

Timuçin Hoca, Siyaset felsefesi ve iktisat alanında bir yıl sonra profesör olacakken, barış bildirisine imza atması sebebiyle OHAL kapsamında çıkarılan bir KHK ile işinden, memuriyetinden, çok sevdiği üniversitesinden ihraç edilmişti.

Tarih yine tekerrür mü ediyordu. 12 Eylül 1980 darbesi sonrasında 1402’likler olarak bilinen çoğu aydın kesimden yüzlerce insan işinden ihraç edilmiş, mahkemelerde hapishanelerde çile doldurmuş, kimileri de vatanına dönebilmek için yıllarca yurtdışında sürgün hayatı yaşamıştı.

Başına yıkılan hayatın altında kalmamaya çalışıyordu. Fakat hayat gittikçe zorlaşıyor, ağırlığı ve acımasızlığı ile üstüne çöküyordu. İlk aylar ihraç edilen akademisyenler ile görüşüyor, kendilerine yapılan bu hukuksuzlukla nasıl mücadele edeceklerini açacakları davaları, verecekleri röportajları, yazacakları hikaye, şiir, tiyatro eserleri ile yapılan bu acımasız linci anlatmaya çalışacaklarını konuşuyorlardı. Zaman ilerledikçe geçim sıkıntısı cenderesine almış, her doğan gün ayrı bir dert olmaya başlamıştı. Eşi Aydan Hanım ” imza attın da başın göğe mi erdi” diye sürekli sitem ve serzenişte bulunuyor, lise son ve 11. Sınıfa giden iki oğulları durumun belirsizliği karşısında şaşkın ve stresli hareket ediyorlardı.

Evin kirasını ilk aylar birikimlerden ödemişlerse de para konusu her geçen gün  bir sıkıntı sarmalına dönüşüyordu. Çocukların masrafı, süregeldikleri hayat standartını karşılayacak bir gelirin olmaması onu düşündürüyor, elinden de “kalem işleri” hariç birşey gelmiyordu. Tutku ile anlatıp, şevkle kaleme aldığı konular, iktisat ve siyaset felsefesi alanındaki tüm bilgi ve birikiminin bir anda ışığı sönmüş, kimsenin itibar etmediği bir meta haline gelmişti adeta.

İçinde bir umut ışığı olarak gördüğü ve iki yıl önce bir yıllığına konuk akademisyen olarak da ders verdiği Avusturya’ da bulunan bir üniversite ile görüştü. Bir dönemlik, olumlu cevap alıp ön mutabakat sağlanınca, şartları ve ders programını yüzyüze konuşmak ve sözleşme imzalamak için hazırlıklarını yaptı. Evde 5 ay sonra yüzler gülmeye başlamış, bulutları dağıtacak güneşin artık ufuktan doğduğunu düşünüyorlardı.

Özenle valizi hazırlandı. Uçak bileti ve otel masrafları için gerekli olan harcamalar, satmak zorunda kaldıkları arabalarının parasından karşılandı. “Keşke satmasaydık ailemizin arabasını” diye iç geçirdiler eşiyle birlikte. “Acele ettik, bak bir kapı açıldı ” diye hem sevindiler, hem arabalarından ayrıldıklarına hayıflandılar.

Havalimanına vardığında derin bir nefes aldı Timuçin Hoca. Eşine söylemese de yurt dışına çıkma konusunda KHK’lılara bir tedbir konulmuş olması konusunda endişeleri vardı. Herhangi bir adli durum olduğunu düşünerek içini rahatlattı. Eski günlerin yoğunluğunun getirdiği telaşı ve memnuniyet hissini hatırladı. “Yorgun ve yoğun olsa da , bir iç tatmini ve huzur hissederdim o günlerde” dedi kendi kendine. Uçak biniş kartını aldı, dışhatlar çıkış işlemi yaptırmak için polis noktasına gelip pasaport ve biniş kartını uzattı. Görevli polis memurunun çıkış mührünü bir türlü vurmaması ve dönüp dönüp önündeki ekrana bakmasından içine bir kurt düştü. Polisin telefonu kaldırıp, yaptığı görüşme sonrası “biraz daha beklemeniz gerekiyor” ifadesinden neler olabileceğini az çok tahmin edebiliyordu.

Polis noktasına gelen iki polis memuru pasaportunu işlem noktasındaki görevliden aldılar. Polislerden yaşça daha büyük göstereni, “bizimle birlikte gelmeniz gerekiyor,  pasaportunuz iptal edilmiş ve el konulmuştur, tutanak tanzim edildikten sonra serbestsiniz ” deyince dudaklarından cılız bir “neden?” sorusu ancak çıkabilmişti. “Nedenini Valiliğe dilekçe verip öğrenebilirsiniz ” pervasız cevabından sonra sessizce oturup tutanağın tanzim edilmesini bekledi ve kabaca bir göz gezdirdikten sonra imzalayıp bir nüshasınıaldı ve çıktı havalimanının polis biriminden.

Sadece pasaportuna değil, geleceğine, ailesinin hayatına el konulmuştu aslında. Pasapotuna el konulduğuna dair tutanağı imzalarken, içinde oluşan girdap sanki ruhunu ve bilincini bir kenara kaldırıp atmış, artan kalp ritmi bütün organlarını sarsmış, vücudunu ateş basmış ve hiç hareket etmese de nefes nefese kalmıştı. Aile olarak hayatları avuçlarından kayıyor ve kendisi çaresizlik kıyılarına vurmuş bir balık gibi çırpınıyordu.

Omuzları düşmüş,  ağrı ve düşüncelerden taşıyamayacak kadar ağırlaşmış başı önde, çaput gibi yanlarına sarkan kolları hafif valizini zor sürüklüyordu. Bitkin ve yıkılmıştı. Özensiz ve  umursamadan süpürülüp düşmüş bir yaprağın akışı gibi sürüklenerek çıktı havalimanından. Cep telefonunu çıkarıp eşini aradı. Birbirine karışık kelimelerden oluşan bir kaç cümle ancak kurabildi. Eşi teselli etmeye çalışsa da  yakan bir korku ve ümitsizlik onu hücrelerine, elementlerine kadar parçalarına ayırıyordu adeta

Kendisini yağmurda kaldıktan sonra  azgın bir rüzgarın sarstığı yaprakları dökülmüş çelimsiz bir ağaç gibi görüyor, bu gidişe daha ne kadar dayanabileceğini bilmiyordu. Bir an önce iş bulmalıydı. Ne var ki yakın çevresi dahi kendisi ile teması kesmişti. Özellikle gıyabında vatan haini ithamını kullanmaktan çekinmeyen insanların varlığını görünce yüreğinin parçalanmışlığı ve acısı katlanıyordu.

İş bulmak için sabahleyin çıkılan eve, içini kederlendiren karanlığın çökmesiyle dönüyor, bir çocuğun ormandan ya da bilmediği diyarlardan korkusu gibi yüreğine “gelecek korkusu” çöküyordu. Hayatına bir imza ile çöken, kül rengi yağmur bulutlarının gri gölgesi, sel ve heyelan olacağına dair karamsarlığını tetikliyor, çehresinde derin çizgiler, davranışlarında anlamsız hareketlere dönüşüyordu.

Haklarında dava açılacağına dair basında çıkan haberler, iş bulma ümidinin her geçen gün azalması, gelecek kaygısı ve geçim derdi, onu bir endişe sarmalının içinde döndükçe hızlanmaya, hızlandıkça dönmeye mahkum ediyordu.

İçinde debelendiği bu karışık gecenin umutsuz karanlıklarında bir dost sesi, bir akraba eli, bir arkadaş nefesi arıyordu ama nafile. Kendisi ile o kadar başbaşa idi ki eş ve çocukları ile konuşurken, onların sözlerini dağılmış bir vaziyette yakalamaya çalışırken kendini buluyor ve toparlanmaya çalışıyordu.

Uzun uğraşlar sonunda sigortasız olarak bir muhasebe bürosunda iş bulmuştu. Dört kişiyle paylaştığı odada bir masa ve bilgisayarının olması ona ne kadar da iyi gelmişti. Burada işletmelerin verilerini girecek, işlemlerini zamanında  yapılmasına özen gösterecekti.

Yapılan işlerin çok zorluğu olmamasına rağmen burada kendini hayata iliştirilmiş görüyor, iğreti durduğunu hissediyordu. Burada da ona “Hoca” diye hitap ediyorlardı. Ne var ki burada bu hitaba yüklenen anlam üniversitedekine denk gelmiyor, büyükler söylediği zaman “oğlum” akran söylediği zaman “birader” manasına geliyordu. Üniversitenin kültür iklimi ve coğrafyasından uzakta hayatını idame ettirmeye çalışıyor epey zorlanıyordu.

Daha iki hafta bile olmamıştı ki  muhasebe şirketi sahibi, yanına gelen misafirine çay söylerken, yan odadan bağırıp ” Hoca şuradan bize iki çay kap” demesi bardağı taşıran son damla olmuştu. Arkadaşları, yüzü kireç gibi olmuş Timuçin Hoca’nın bu söz karşısında nasıl altüst olduğunu görmüşler, çayı içlerinden en genç olanı götürmüştü. Timuçin Hoca eşyalarını toparladı ve arkadaşlarına “ben artık çalışamayacağım patrona söylersiniz, yarın bir ara uğrar eşyalarımı alırım” dedi ve çıktı işyerinden.

Gündüz yaşadığı kabusların gece de rüyalarını görüyordu adeta. Huzursuz bir ağırlığın çöktüğü yorgun bedeni, uykusuzluğun insanı kemiren sancısı ile birleşince dayanılmaz bir hal alıyor bütün vücudunu tüketiyordu.

Günler günleri kovalarken artık dayanacakları güçleri kalmayınca babaocağına dönmeye karar verdiler. Antalya’da çocukların okul durumu da denk gelmişti. Tam üniversite sınavı senesinde böyle bir değişiklik elbette zor olacaktı fakat mecburdular. Babasının evine bir müddet sığınacak, bu fırtınanın dinmesini orada bekleyeceklerdi. Babası Köy Enstitüleri’nden mezun bir öğretmendi. Anne ve babasının yaşı hayli ilerlemişti. Anne ve babaları onların gelmelerine seviniyor olsalar da yuvalarının dağılmış olmasına da üzülüyor ve ömürlerinin son günlerinde bu acıyla yanıp kavruluyorlardı.

Şimdi taşınma zamanıydı.Timuçin Hoca babasının bahçe işleri ile ilgilenecek ve anlaştığı bir kaç web sitesi için de makale yazacaktı. Hayatlarındaki birçok şeyi paketleyip bir kenara koyma, yalnızca zorunlu olanlarla idare etme dönemini ifade ediyordu bu taşınma. Evde süren hüzün ve suskunluk, tropikal bir hava gibi boğucu ve bunaltıcıydı. Herbiri bir odada sanki  afetten kurtulan eşyalarını topluyor ve yeni bir hayat için hazırlık yapıyorlardı.

Timuçin Hoca kitaplığının önünde durmuş bir ömür vererek kurduğu dünyasını karton kutulara yerleştirmeye çalışıyordu. Ama hayalleri, niyetleri, ve ümidi hiçbir kutuya sığmayacak kadar diri, canlı ve büyüktü…