Enes GÜNDOĞAN

Safiye hanım uyku girmeyen gözlerinden dökülen gözyaşlarını oğlu Faruk’un sorusuyla fark etti. “Anne neden uyumuyorsun?” Faruk aslında cevabını bildiği soru ile annesini daldığı derin düşüncelerden kurtarmaya çalışmıştı. Safiye hanım otururken düşüncelere dalıp gittiği koltuğun, ayaklarını uyuşturduğunu doğrulunca hissetti ve iç çekerek acıyla, “Babanı düşünüyorum oğlum” deyiverdi. Bunu söylerken oğlunun artık büyüdüğünü ve derdini paylaştığı bir arkadaş gibi gördüğünü düşününce bir an sevindi. Faruk annesine sarılıp yanaklarında biriken gözyaşlarını başparmağı ile dikkatlice silip gülümseyerek, “Merak etme anne, gelecek babam. Sen üzülme. Ne olur ağlama artık” dedi.

Faruk kalp hastası babasının kalbindeki 9 stenti o an sanki boğazında takılı hisseti. Hastanede olması gereken babasının hiçbir suçu yokken cezaevinde olmasından dolayı iki erkek kardeşi ve çilekeş annesi için daha güçlü olması gerektiğini biliyordu. Annesinin de onu bağrına basıp ellerini saçlarında yavaşça gezdirirken bir an pencerenin arkasındaki karanlığa ilişti gözleri. “Biliyorum oğlum. Bu sabaha kavuşacağımız gibi babana da kavuşacağımızı biliyorum. Ama insanız işte, zayıfız“ dedi.

Faruk annesinin “zayıfız” sözünden sonra zavallı anacığının gerçekten zayıfladığını fark edince kendine kızdı. Öğretmen olan babasının önce ihraç olması sonra da tutuklanması bu aileyi çok sarsmış, geçim derdi, hasret, hastalık ve en önemlisi de vefasızlık üzerlerine tüm ağırlıklarıyla çökmüştü. Özellikle de babaanne ve dedelerinin oğullarının yaşadıkları, hastalığı ve emanetlerine karşı duyarsızlıkları onları çok üzmüştü. İmkânları olmasına rağmen Faruk’ un avukat tutmak teklifini bile geri çevirmişlerdi.

Yedi yaşındaki kardeşi Furkan yine ağlamıştı bugün okulda. Öğretmeni tüm öğrencilerden babalarının isimlerini sırayla tahtaya yazmalarını istemiş ama Furkan yazamamış ve öğretmeni de kızmıştı kendisine. Zor teselli etmiş annesiyle birlikte, zor yatırmışlardı Furkan’ ı. Son bir kaç haftadır da altını ıslatmaya başlamıştı. Altını sarıp yatırıyorlardı artık. Minicik bedeni baba hasretini kaldıramıyordu.

Fatih ise Polis Akademisini bitirmesine bir ay kalıp mezun olacakken okulu kapatılıp kapı önüne atılmıştı. Bin bir zorluk ve emekle girdiği bu okulu bitirip, en çok sevdiği mesleğini yapacakken sebepsiz geleceğini ve tüm hayallerini elinden almışlardı.  Bir ay hiçbir şey yiyememiş ve odasından çıkamamıştı. Sonradan tekrar çalışıp üniversite sınavını kazanıp başka bir ilde okumaya başlamıştı.

Faruk liseyi bitirdikten sonra çalışması gerektiğini düşünmüştü. Bu sebeple liseyi bitirir bitirmez bulundukları şehirde bir lokantada çalışmaya başlamıştı. Annesi ise aylık 800 Lira karşılığında bir ailenin çocuğuna bakıcılık yapıyordu. Babalarına aylık 400 Lira, üniversite okuyan abisine de düzenli olarak harçlık gönderiyor, kıt kanaat geçiniyorlardı.

Faruk bir gün bir siparişi yerine ulaştırmak için yolda yürürken okuldan çıkan kardeşi Furkan ‘ ı ve arkadaşlarını gördü. Arkalarından yetişip seslenecekken aralarındaki konuşmalarına şahit oldu. Furkan’ ın bir arkadaşı “ hafta sonu babam beni pikniğe götürecek. Hatta arkadaşların da isterse gelebilir dedi. Ben de sizleri söyledim. Ama babam Furkan gelmesin, onlar terörist dedi. Ben de terörist ne demek babacığım diye sordum ama cevap vermedi.” Dedi.  Furkan ‘ ın bir anda başı öne eğildi ve sessizce ayrıldı onlardan. Faruk arkasından yetişip kardeşine sarıldı ve ağladığını belli etmeden gönlünü hoş tutmaya çalıştı.  Minicik bedeni çok ağır bir yükün altındaydı.

Sayım bittikten sonra oğlu Furkan’ ın da saymayı öğrenip öğrenmediğini merak etmişti Salim bey. Oğlunun okula başladığını görememiş, elinden tutup öğretmeni ile tanıştıramamıştı. Kendi mesleği olan öğretmenliğin neşesini minik yavrusunun heyecanında taçlandıramamıştı. Yüzlerce miniğin okuma yazmasına emek vermesine rağmen minik Furkan’ ın sınıfını bile görememiş, şu hasta haliyle ailesinden koparılıp terörist damgası yemişti. Elinde ve cebinde hep kalem ve tebeşirden başka bir şey olmayan Salim beyin hastalığından ziyade bu yafta ve ailesinin bu iftiraya inanması zoruna gidiyordu.

Koğuştakiler kendisine Salim Hoca derlerdi. Hastalığı bazen göğsünde bir ağrı olarak nükseder, etrafındakileri panikletirdi. Daha önce birkaç kez kalp ameliyatı olmuş, 9 adet stent takılmıştı kalp damarlarına. Cezaevinde de revire çıkabilmek, ilaç alabilmek ve hastaneye gidebilmek tam bir işkenceydi. Hasta olup revire çıkmak istendiğinde genelde verilen cevap “ galiba canın gezmek istedi” oluyordu.

Bir gece koğuşta bir feryat yükseldi. Herkes uyanmış kim olduğunu anlamaya çalışıyordu.
Sesin geldiği yere baktıklarında birkaç gün önce gelen mühendis bir gencin kâbus gördüğünü anladılar. Uyandırıp oturtarak su verdiler. Yatıştırmaya çalışanlar arasında Salim Bey de vardı. Bir an acıdı bu garip gence. Genç yatıştıktan sonra tam yatağına uzanacaktı ki şiddetli bir ağrı yapıştı göğüs kafesine. Bir anda yere yığılıverdi. Daha önce de buna benzer ağrılar olmuştu ama bu kez biraz farklıydı. Koğuştakiler hemen telaşla Salim Beyin yanına koştular . Onlar da anlamıştı bu sefer ciddi bir şey olduğunu. İçlerinden bir tanesi hemen koğuş kapısının demirlerini kıracak gibi kapıyı sallayarak “gardiyaaan” diyerek bağırmaya başladı. Bir süre sonra gelen bir gardiyan demir kapının ufak penceresinden bakarak ilk teşhisi ve tedaviyi koymuştu bile. ”şimdi uyusun sabah revire çıkar”. Bu umursamazlık koğuştakileri çileden çıkarmıştı. Bu sefer hep birlikte bağırarak Salim beyin bir an önce hastaneye gitmesi gerektiğini anlatmaya çalışıyorlardı. Daha fazla dayanamayan gardiyanlar üşenerek sevk işlemini yapıp Salim beyi hastaneye gönderdiler.

Bir şeyi yok denilen Salim beyin damarlarına 6 tane daha stent takılmıştı. Ailesinin haberi yoktu. Zaten elleri kelepçe ile yatağa bağlandığını görmelerini istemezdi. Sanki istese bile kaçacak durumda mıydı? 5 gün boyunca hastanede kaldıktan sonra reçete verilip tekrar cezaevine gönderildi Salim bey. Cezaevi doktoru Salim bey gelince kontrol için muayene ettikten sonra reçeteye bakıp bu ilaçlara gerek olmadığını söyledi. Salim bey şaşırmıştı. Nasıl olurda bu kadara ciddi bir ameliyattan sonra yazılan ilaçlar ile ilgili böyle bir değerlendirme yapılırdı? “ ama doktor bey biliyorsunuz şu an kalbimde 15 adet stent var. Bu normal bir durum mu? Bırakın ilaç kullanmayı benim şuan hastanede olmam lazım” dese de kendi ruhsal hastalığının farkında bile olmayan doktor “ bunları sağlıklıyken işlediğin haltları yaparken düşünecektin” dedi. Bu cümleden sonra Salim bey asıl karşısındaki insanın tedaviye muhtaç olduğunu anladı ve “ benim ömrüm memleket illerinde bu devlete bu millete faydalı nesiller yetiştirmekle geçti. Elime kalem ve kitaptan başka bir şey almadım. Ama anlaşılan sizin daha çok eğitime ihtiyacınız var ki kendi hastalığınızı anlayabilesiniz”. Bu cümleleri söylerken Salim bey bir yandan da sağ eli ile kalbini teskin etmeye çalışıyordu. Söyleyecekleri bitince odadan ayrıldı ve koğuşuna bir
gardiyan nezaretiyle yerleşti. Neden sonra alması gereken ilaçlar peşinden başka bir gardiyanla getirilmişti. İlaçlara bakarak “ herhalde başına bela olmasın diyerek veya insafa gelerek verdi” diye içinden geçirdi.

Safiye hanım açık görüş günlerinde sadece kendisi değil çocuklarına da güzel elbiselerini giydirir, babalarının yanında onu üzecek endişeye sevk edecek herhangi bir şey olmasını istemezdi. Her ay kazandıkları parayı ballandıra ballandıra anlatır, Furkan’ ın öğrendiği her yeni şeyi oğluna tekrar ettirir, diğer çocuklarının da ne kadar mutlu olduklarına Salim beyi ikna etmeye çalışırdı. Ağlamak için önce eşinin ağlamasını beklerdi. Çocuklarının yanında ikisi de güçlü olmaya çalışıyordu ama her seferinde de hiç biri kendini tutamıyordu.

Son görüşte 3 oğluyla yine güzel elbiseleri ile birlikte düğüne gelir gibi mutlu ve neşeli gelmişti Safiye hanım. Ama eşinin ameliyat olduğunu ve 6 stent daha takıldığını öğrenince iki büklüm oldu. Masum eşi ve çocuklarının babası gözünün önünde eriyip gidiyordu. Adaletin değil nefretin ve öfkenin tüm habisliği ile ele geçirdiği duvarların üzerine yıkılacak gibi olduğunu hissetti ve ürperdi. Salim beyin yorulmuş ruhunun ıstırabı yüzündeki çizgilerde okunuyordu. Salim bey evlatlarına bakarken acaba bu son mu diye endişe ediyordu. Son kez mi sevip okşayacağım yavrularımı acaba diyordu. Ama neden sorusuna cevap bulamıyordu. Ağır hastalığı değil masumiyetine rağmen yapılanlar zor geliyordu ona.

Son görüşte Furkan, Faruk ve Fatih sımsıkı sarıldılar babalarına. Gözyaşlarını rahatça bırakan sadece Furkan’ dı. “eve gel artık ne olur baba” diyerek ağlayıp ayrılmak istememişti. Diğerleri babalarının üzülmemesi için bu sahneyi bir an önce sonlandırmak ister gibi çaba sarf ediyorlardı.  Uzun uzun öptü oğullarını Salim bey. “ Beni merak etmeyin, iyiyim ben. Siz kendinize iyi bakın. Birbirinize destek olun. Sizler Allah’ a emanetsiniz, ben de.” Dedi ve sıcacık gözyaşlarını titreyen elleri ile silip, vicdanın hapsolduğu soğuk demir ve duvarlara yaslanarak gözden kayboldu.