Ferit CAN

 

Vefat haberini aldığımda, tanıştığımız günden itibaren kendisi ile geçirdiğim günler ve onunla ilgili anlatılanlar, hatıralar geçti gözümün önünden. İçimin titrediğini, sonra bir sarsılmanın ardından vücudumun hissizleşerek kaskatı kesildiğini fark ettim. Nefes alamıyor, yutkunmakta güçlük çekiyordum. Hemen bulunduğum yere oturdum. Eşim betim benzimin attığını görünce koşup bir bardak su getirdi. Ancak kuruyan dilimi, damağımı ıslattıktan sonra derin bir nefes alabildim. Acılarıma bir yenisi eklenmiş, dilimden “mekanı cennet olsun” cümlesi ancak çıkabilmişti.

Edebiyat Fakültesinden mezun olup, öğretmen olarak 12 yıl İstanbul’ da görev yaptıktan sonra ailevi sebeplerden dolayı memleketim Erzurum’a atanmıştım. Prof. Dr. Sabri Çolak ismini çok sık duyuyor, anlatılanları dinleyince kendisi ile tanışma isteğim her geçen gün artıyordu. Aradan beş altı ay geçtikten sonra, soğuk bir kış günü meslaktaşım Hakan Hoca ile görevli olduğumuz liseden çıkmış eve gitmek üzere otobüs durağına yürüyorduk. Durakta yalnız, üşüdüğü için elleri eskimiş paltosunun ceplerinde, ayaklarını hafif hafif hareket ettirerek soğuktan daha az etkilenmeye çalışan, boynuna gevşek olarak sarılmış yıpranmış bir atkıdan soğuğa inat her nefes alış verişinde buharlar çıkan, saçları ve bıyıkları beyazlamış bir adam bekliyordu. Arkadaşım Hakan Hoca kolumu çekti, durakta bekleyen bu 60 yaşlarında adamı başıyla göstererek “Selim Hocam, tanıdın mı? ” diye sordu bana.” Hayır tanımıyorum ” dedim. “Prof.Dr. Sabri Çolak ” dedi.

Hayret etmiştim. Daha doğrusu inanamamıştım. Atatürk Üniversitesi Mühendislik Fakültesi’nde dekanlık yaptığını, tahsilinin bir bölümünü İngiltere’de tamamladığını duyduğum, bu öğretim üyesinin sakin, sıradan ve basit bir hayat yaşadığı kıyafetinden, bakışlarından, duruşundan anlaşılıyor, kafamdaki profesör imajı ile örtüşmüyordu. Soğuk havanın, hakimiyeti ele aldığı, Erzurum kışının kendisini iyice hissettirdiği akşam saatinde, durakta otobüs bekliyor olması bile farklı ve etkileyici bir şeydi. Şaşkınlığım yüzüme yansımış olacak ki arkadaşım ” şaşırdın değil mi? Hadi gel seni tanıştırayım” dedi.

Selam verdik. Kareli, açık kahverengi eskimiş paltosundan ellerini çıkarıp gür, samimi, ve memnuniyeti tüm çehresine yansıyan bir ifade ile “ve aleyküm selam ” deyip selamımızı aldı. Gözleri birden canlanıp pırıl pırıl parlayan bir ifadeyle elini uzattı, tokalaştık. Hakan Hocam beni takdim etti. Edebiyat öğretmeni olduğumu ayrıca belirtti. Erzurumlu olduğumu söyleyince gözlerinin içi güldü.

Erzurum ağzı ile konuşuyordu. Hemşehrim dedi. Elini elimden, bakışlarını gözlerimden ayırmıyordu. Bakışlarındaki huzur ve içtenlik bir su gibi akıp gönlümde ona karşı bir sevgi yeşertiyordu adeta. Tanışma ve kısa bir hal hatır sormanın ardından, üniversite lojmanlarindaki evine gitmek için, gelen otobüse bindi ve ayrıldı.

Etkilenmiştim. Cazibe alanı olan birisi olduğu kesindi. Kendisine göre bir çekim gücü vardı ve bu samimiyet ve sadelik kaynaklıydı. Hakan Hoca biraz daha bahsetti ondan. Bir evi olmadığından hala lojmanlarda oturduğunu, arabasının olmadığını, gelirinin büyük kısmını öğrencilerin eğitimi için sarf ettiğini anlattı. Tahsilinin bir bölümünü İngiltere’de yaparken üniversite hocasının Sabri hocaya ” sen çok zeki bir insansın, burada kalmak istersen hemen yardımcı olabiliriz” dediğini fakat hocanın memlekete dönmeyi tercih ettiğini anlattı. Onun beyninin hızlı ve şaşmaz bir alet gibi çalıştığını söyleyenlerin çok olduğunu belirtti
Böylesi insanlar kitaplarda olur zannederdim hep.

Sabri Çolak Hocayı bu ilk görüşümün ardından onu daha yakından tanımak istedim. İki hafta sonra Üniversitede ziyaretine gittim. Çalışma odasının kapısı açıktı. Biraz çekinerek bakınca ” hemşerim gelmiş, hocam gelmiş ” deyip coşkulu ve güler yüzü ile karşıladı beni. Tanıştığımızda vaktin akşam ve kısa süreli bir görüşme olması sebebiyle beni hatırlayamayacağını düşünürken, bu sıcak karşılama beni rahatlattı. Sabri Hoca, edebiyattan teolojiye, şehircilikten mimari felsefeye, Selçuklulardan Osmanlı ve günümüze bir çok konuda tatlı tatlı konuşuyor, Erzurum ağzı ile anlattığı konular leziz, çeşitli, gösterişli ve davetkar bir sofraya dönüşüyordu. Bana ikramda bulunuyor ve ben konuşurken de dikkatle ve saygıyla dinliyordu. Zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Saate baktığımda yaklaşık üç saat sohbet ettiğimizi fark ettim ve hemen müsaade istedim.

Sokakta, caddede veya bir otobüste görüp de ondaki özel olanı fark etmediğimiz, yanından geçip gittiğimiz, fakat onunla konuşup anlattıklarını dinlemeye başladığımızda, işte o zaman onun kim olduğunu anladığımız, seçkin insanlardan biriydi Sabri Çolak Hoca. Sanki bir annenin çocuğuna masal anlatması gibi içten, anlaşılır, sade ve sevgiyle anlatıyordu; onu dinlemek büyük bir zevkdi, sıradan konular bile onun üslûbu ile canlılık ve önem kazanıyordu. Farklıydı. Doğal ve içten davranan, mübalağa ve gösterişten uzak, düşünceleri temelli ve kuşatıcıydı. Fikirleri bilgiye dayalı, duyguları bir çocuğun hisleri kadar saf ve duruydu.

Zaman ilerledikçe bizim bağlarımız da kuvvetlendi. Daha sık görüşür olmuştuk. Kendimizce eğitim alanında neler yapılabilir, gençlerin, öğrencilerin ellerinden nasıl tutulabilir, vatana millete daha yararlı örnek insanlar nasıl yetiştirilebilir düşüncesini kendimize dert edinmiş, elimizden geleni yapmaya çalışıyorduk. Sabri Hoca yaş haddinden emekli olmuş fakat eğitim ve gönül hizmetlerine devam ediyordu. Lojmandan çıkıp bir kiralık eve yerleşince, “hocam emekli ikramiyenizle borç harç 2+1 dahi olsa bir ev alsanız” dediğimizde “Gardaş o milletin parasıydı, milletimizin evlatlarına geri verdik” dedi. Bu nasıl bir âlicenaplıktı böyle.

Ne var ki; vatan için bunca emekten sonra 15 temmuz darbe girişimi ardından, ışıktan rahatsız olan bir kaç yarasa gözlü insanın ihbar mektubu ve iftiralar ile başta Sabri Hoca olmak üz
ere, bizleri bir sabah baskın ve arama yapılan evlerimizden alıp nezarethaneye götürdüler. Sabri Hoca için endişeli idim zira kalp rahatsızlığı vardı ve gözaltı şartlarından olumsuz etkileneceği kesindi. Fakat o herzaman ki gibi kendisini unutmuş arkadaşlarına moral veriyor, “Biz hiçbir zaman kötü bir şey yapmadık. Hepimizin hayatı ortada, iyilik yaptığımız insanlar, okuttuğumuz öğrenciler, yazdığımız yazılar, açtığımız kurumlar, hepsi bu millete hizmet için olduğu açık. Şimdi birileri bunu bir terör faaliyeti olarak gösteriyorlar, aldırmayın Allah herşeyi görendir, bilendir” diyordu. Sesinde en ufak bir düşme, tebessümünde eksilme olmadı. Yaslandığında dağ gibi bir adamdı. Korkunun yürekleri yiyip bitirdiği bir ortamda, başı dik bir şekilde hakkı haykıran ve zalime baş eğmeyen bir tavrı vardı.

Uzun gözaltı sürecinden sonra mahkeme tarafından tutuklanıp Erzurum cezaevine gönderildik. Sabri Hoca koğuşta, havalandırmada, koridorda kendine has üslûbu ile konuştuğunda herkesin sinesi umutla dolar, çevresindeki yılgınlık ve bitkinlik örtüsünü kaldırır, coşku ve ümit pompalardı adeta.

Bizler koğuş arkadaşları olarak insanların bizi anlamadıklarını ve bunu bir türlü hazmedemediğimizi belirttiğimizde ” Gardaş, başta medya, bürokrasi ve din adamları olmak üzere sanatçılar, aydınlar nefret davuluna öyle güçlü vuruyorlar ki, en kendi halindeki insanın bile kulağı ve yüreği bu kin ve nefretle doluyor, bugünler de gelir geçer herkes yaptığından utanır ve hesap verir, siz endişelenmeyin ” diyordu.

Bir sabah erkenden koğuşumuza giren gardiyanlar “yarım saat içinde eşyalarınızı toplayın, başka bir cezaevine nakledileceksiniz” dediler. Bir soru sormamıza dahi fırsat vermeden bizleri araçlara bindirip Van Yüksek Güvenlikli Kapalı Ceza İnfaz Kurumu’na naklettiler.

Sabri Hocaya baktım. Ne omuzlarında bir düşme, ne bakışlarında bir fersizlik, ne de dilinde bir şikayet vardı. Raporlarla sabit bir kalp rahatsızlığından çekiyordu ve 69 yaşındaydı. Ne mahkeme heyetinden, ne de cezaevi yönetiminden bir talebi olmazdı. Tek isteği haksızlık yapılmasın, keyfi davranılmasındı.

Koğuşta otururken, koridor tarafından Sabri Hoca’nın “dayanın gardaşlar, sizler masumsunuz” nidası yükselince “eyvallah Sabri Baba” cevabını verişimiz hala dün gibi kulaklarımdadır.

Erzurum Ağır Ceza Mahkemesi yapılan yargılama sonrası bana örgüt üyeliğinden 6 yıl 3 ay hüküm verdi ve tahliye etti. Sabri Çolak Hoca’ya 7 yıl 6 ay hüküm verdi ve tahliyesini uygun görmedi. Karar okunurken en ufak bir sarsıntı geçirmedi, ” ben, ahiretim adına bir fırsat olarak değerlendiriyorum mahkumiyeti ” sözleri döküldü dilinden.

Şimdi vefat haberi ile onca hatırayı tekrar yâd ederken onun selim kalbinden yayılan dev sevgi, fedakarlık, hizmet ve inanç dalgalarının bizleri nasıl içine aldığına büyük bir mutlulukla tanık oluyor ve bu güzel insana Allah’tan rahmet diliyorum.