Ferit Can

 

Kampın çevre aydınlatma lambaları yeni yanmış, akşam yemeğinin verildiği yerden yemek kokuları yayılıyordu. Ne yapacağını tam bilemeden sessizce gezinen sığınmacıların yanında, çocukların cıvıldaşan şakalaşmalarından başka ses yoktu. Keder; bir türlü izalesi mümkün olmayan ağır bir yağ kokusu gibi sinmişti bu kampın üzerine.

Önceleri planlı yapılmışsa da sonradan yapılan eklemelerle şekli hayli değişmiş ve garip bir hal almış bu konteynır yerleşim alanında, kurutulmaları için asılan çamaşırlar ve havalandırmak maksatlı konteynırın köşelerine iliştirilmiş battaniyeler, burada hayatın ne denli zor ve geçici olduğunu gösteriyordu. Dışarıdan bakılınca ay ışığıyla parlayan beyaz konteynırlar, bahçe aydınlatma direklerinden gelen ışıklarla, cilalanmış gibi gözüküyordu.

Ailelerinin maruz kaldığı durumdan haberi olmayan henüz okul çağına gelmemiş çocuklar, ellerindeki ağaç dalları ile bir oyun kurmuş oynuyorlardı.

İki aile ortaklaşa kullandığımız konteynıra dönmeden evvel hem biraz hava almak hem de efkâr dağıtmak için kampın bahçesinde dolanıyordum. Ağaçların altına konulmuş, boyaları dökülmüş, yazın sıcağını, kışın ayazını yediği, yıpranmış ahşabı ve paslı demir ayaklarından anlaşılan bankı boş görünce oturmaya karar verdim.

Akşamın serinliği ve sanki rüzgârın dalgalardan çalarak bulunduğumuz yere kadar getirdiği ferahlatıcı havayı içime çekip etrafıma bakınıyordum. Gözüm bir an sağ tarafımda, yolun karşı tarafında yalnız oturan elli yaşın üzerinde olduğunu tahmin ettiğim birine takılıverdi.

Çaresiz ve kırılgan ruhuna uygun bir şekil alan bedeni, taşınması ağır bir yükün altında eziliyor gibiydi. Derme çatma bir kaç tahta parçası ile yapılmış kerevette otururken gövdesi ön tarafa eğilmiş, başı boynundan aşağı düşmüş, bakışları yerdeki bir noktaya sabitlenmişti. Sonbahar serinliğinin kendisini hissettirdiği bu akşam saatinde üzerinde uzun kollu, mavi çizgileri olan beyaz bir gömlek vardı.

Dakikalarca baktım yalnız oturan adama. O hiç hareket etmiyor, başını kaldırıp bakmıyor, tunçtan bir heykel gibi sabitlenmiş halinde bir kımıldama olmuyordu. Burada hepimiz mülteci idik, hepimizin hikâyesi üç aşağı beş yukarı aynı sayılırdı fakat onda farklı bir hal vardı benim merak ve dikkatimi üzerine çeken.

Garip ve değişik insanları tanıma isteği, ya da merakı bana hep cazip geldiğinden mi yoksa yapımdan kaynaklanan bir saikten mi bilemiyorum yerimden kalkıp onun bulunduğu yere yöneldim. Yanına vardığımda gelişimi fark etmedi, kuru bir öksürükle ses verdimse de dönüp bakmayınca hemen sol tarafına oturdum. Selam verince gözlüğün arkasındaki iri siyah gözler yüzümde araştırma yapıyor gibi bana bakıyordu. Bir an içim ürperdim. Selamımı alınca, üzüntülü sesini duymak beni biraz olsun rahatlattı.

İsmim Necati dedim elimi uzattım. Ömer dedi elimi sıktı. Ahşap kerevetin tahtalarından çıtırtılar geliyordu. Bakışlarımdan merak ettiğim soruyu anlamış gibi söze başladı.

‘’Solgunlaşmış güneşin batışını izliyordum burada. Tıpkı hayatım gibi…

Ben makina mühendisi bir iş adamıydım. Üniversite ve askerlik sonrası çeşitli fabrikalarda çalıştıktan sonra mutfak gereçleri üretimi yapan bir işyeri açtım. Zamanla işyerim büyüdü, iş hacmi genişledi ve sanayi tipi endüstriyel mutfak malzemeleri üretimi yapan bir fabrika kurmak nasip oldu. İhracat yapan bir firma olunca yurtdışına açılma imkânı buldum. Gittiğim ülkelerde Türk Malı satan birisi olma gururunu yaşıyor, bu gururu yaşayan diğer girişimcilerle tanışıyor, ilişkilerimi geliştiriyordum. Gittiğim ülkelerde eğitim veren Türk Okullarını görünce göğsüm kabarıyordu.

Kaliteli eğitimin gerekliliğine inanmış biri olarak ziyaret ettiğim okullarda çalışan öğretmenleri görünce hayranlığım artıyor, bu faaliyetleri desteklemeyi insani bir vazife olarak addediyordum. Zaten daha bu güzel insanları tanımadan önce, yurt içinde burs verdiğim adını dahi bilmediğim yüzlerce öğrenci vardı.

Hayat bir koşturmaca içinde gidiyordu. Yalnızlık nedir bilmiyordum. Zaten yalnızlığı fark edecek zamanım da yoktu. Derken 2013 yılının yine böyle bir sonbahar günü eşimi kaybettim. Kalp krizi sebebiyle vefat eden eşimden sonra yalnızlığı fark ettim. Onun vefatından sonra hayatımdaki sihir bozulmuş gibiydi sanki. Suyu çekilmiş bir dere yatağı gibiydim. Yerimde idim ama kurumuştum. Zamanla özellikle kızımın desteği ile toparlandım. 2015 yılında kızımı istemeye geldiler. Benim de tanıdığım bir iş adımının oğluydu. Nişanladık güzel kızımı.

15 Temmuz darbe girişimi sonrası bir sabah vakti evimize polisler geldi. Evde teferruatlı bir arama yaptılar. Merhum eşime ait olan bir kaç parça bilezik ve takıya da el koyunca bundan suç delili olur mu diye şaşırdım. Ne var ki bana isnat edilen suçun ” terör örgütüne üye olmak ve terörizmin finansmanı” olduğunu duyunca anladım ki bir ömür emek verdiğimiz her şey elimizden alınacaktı. Nitekim öyle de oldu. Önce fabrikaya kayyum atandı. Bankalardaki hesaplarımıza ve gayrimenkullerimize el konuldu. Firmamızın avukatları dahi çekildi. Ben 21 gün gözaltında kaldıktan sonra tutuklandım.

Hapishane günleri yine yalnızlığın fırınlanmış kokusunu tattığım günler oldu. Her gün ayrı bir acı haberle sarsılıyordum. Gelen kötü haberlerden birisi de dünürlerimizin nişanı bozdukları haberiydi. Kendi halimi bir kenara bırakmış çaresizlik denizinin korkunç dalgaları ile boğuşuyor, çırpınmalarım beni bir sahile ulaştırmıyordu.

Görüş günlerinde kızımın metaneti benim ümit kaynağım oluyor, hayatta yediğim darbelerden aldığım yaraları sarmaya çalışıyordum. Hayatımda hiç bu kadar zayıf ve güçsüz hissetmemiştim kendimi. Bu dünyada ömrümüzün hasatı pek de iyi görünmüyordu. Büyüttüğümüz ekinler ezilmiş, koparılmış yahut kavrulmuştu.

20 ay tutuklu kaldıktan sonra 7 yıl hüküm alarak tahliye oldum. Kızım üniversiteyi yurtdışında okuduğu için “Baba çıkalım” diyordu. Benim de kızımı dinlemekten başka bir yol kalmamıştı önümde. Ve bir gün sabah erken saatte kızımla birlikte geçtik Meriç’ ten. Şu an buradayız. Bundan sonra bizleri neler bekliyor yaşayıp göreceğiz. Allah sonumuzu hayır eylesin.’’

Ömer Bey sözlerini tamamlamıştı. Yaşadıklarını anlatırken sanki o günlere geri dönmüş gibi dile getiriyordu. Sık nefes alıp verişini duyacak kadar bir sessizlik oldu. Başını bana çevirip, çelik gibi keskin bakışları gözlerime değdiğinde yutkunduğunu ve şeffaf bir tabaka oluşturan yaşın gözlerinden hafifçe aktığını gördüm.

Tebessüm etmesine rağmen bana yüz çizgileri gerilmiş gibi geldi. Dehşetli bir fırtınadan çıkmış olmasına rağmen başını asil insanlara has bir duruşla dikleştirdi.

Oturduğu yerden kalktı. Elini uzattı, tokalaştık. “Teslim edene dek, emaneti taşımaya devam edeceğiz inşallah” dedi ve ayrıldı. Kim bilir kaç kişi ile paylaştığı konteynırına doğru yürürken bu asil insanla aynı hayali paylaşmanın memnuniyetini duydum içimde.