Ferit Can

 

Pencere kenarında, tül perdenin arkasından bina girişine bakıyordu. Özellikle sabah namazı sonrasında bazen ayakta bazen de oturarak dışarıyı gözlemliyor, bir araba geçtiğinde veya alışılmışın dışında bir hareket gördüğünde endişeleri artıyordu.

Dili, her zaman dua ve zikirle meşgul, eli neredeyse dokuz aylık olmuş bebeğine dokunuyormuş gibi karnının üzerinde idi. Sıcak avuç içiyle şefkat, merak ve sabırsızlıkla beklediği yavrusu yerine, karnını sıvazlarken sanki ondan güç alıyor ve onun için yaşıyor gibiydi.

Zeynep Hanım’ın dudaklarından, göz çevrelerine yayılan acı tebessümünde, hayalleri yıkılmış, karşılaştığı hadiselerin ağır yükünün omuzlarını çatlatırcasına yaptığı baskıyı görmek mümkündü. Daha 27 yaşında, 3 yıllık evli ve dokuz aylık hamile bu genç kadının eşi bir ay önce polisin evlerine bir şafak vakti yaptığı baskınla gözaltına alınmıştı. Özenle, tutku ve hayallerle kurdukları yuvaları aranırken eşyaları ile birlikte geleceğe dair düşleri, özlemleri, planları da savruluyordu.

Polislerin antrede yüzüstü yatırıp ters kelepçe taktıkları eşi Harun Bey, Milli Eğitim Müdürlüğü’ne bağlı bir ilkokulda sınıf öğretmeniydi. Eylül ayında çıkarılan bir KHK ile mesleğinden ihraç edilmiş, işsiz kalmıştı. Zeynep Hanım da özel bir yurtda 6 ay kadar müdür yardımcılığı yapmış, yurt kapatılınca da bir daha çalısmamıştı. Eşine yaşlı gözlerle veda ederken, bebeğini teselli edercesine eli sürekli karnında geziniyordu.

Eşi Harun Bey’in ardından bakarken, bu ayrılık özellikle yanında olmasının en çok ihtiyacını hissettiği hamilelik zamanında, ruhunda şiddetli sarsıntılar meydana getiriyor, tutunacak bir dal arıyordu. Yer arayarak, dolaşan kaybolmuş ruhuna, sığınabileceği bir liman olarak annesi aklına geliyor fakat titreyen elleri ve telaşlı hâli ile cep telefonunu bulup da araması hayli zamanını alıyordu.

Sabahın erken saatinde Zeynep arayınca, annesi “galiba erken doğum yapacak” diye aklından geçiriyordu. Kızının “Anne, polisler geldi Harun’u götürdüler” cümlesinin ardından, annesinden bir müddet ses alamayınca, onun da yaşadığı şoku tahmin edebiliyordu. Yarım saat sonra annesi geldiğinde Zeynep büyük bir sarsıntının ardından gelen bitkinlik ve boşalma ile kendisini annesinin kolları arasına saldı, ağladı, ağladı…

Zeynep başını yasladığı annesinin vücudunun sıcaklığında bir teselli bulmaya uğraşıyordu. Babasının sakin ve telaşsız duruşu onun çaresizliğine sanki ilaç oluyor, bu dağ gibi yaşlı çınara hayranlığı ve minneti katlanıyordu. Babası Harun’un ailesi ile görüşmüş bir avukatla anlaşmışlardı. Babası Zeyneb’ in telefonunu kullanmamasını tamamen kapatmasını söylediğinde aslında işlerin nereye kadar varabileceği noktasında düşünmeye sevk ediyordu onu.

Ailecek içine düşmüş oldukları bu durum, korku, kaygı, endişe, belirsizlik ayaklarına sahip bir örümceğin karmaşık sorularla ördüğü bir ağın içine hapsediyordu onları. Cevabı bulmak için çırpınmaları fayda etmiyordu bir türlü.

Bir hafta gözaltında kaldıktan sonra eşi Harun Bey tutuklandı. Mahkemeye Zeynep Hanım’ın gitmesini istememişlerdi. Babası eşinin tutuklandığı haberini verince, dış görünüşündeki kaygı veren duruşu, ona bakanların korkarcasına bakışlarından sezmek mümkündü.

Zeynep bazı günler ablasının evine gidip orada kalıyordu. Yine ablasının yanında bulunduğu bir gün, polisler babaevine gelmiş Zeynep’i sormuşlardı. Her yeni gün başka bir dertle üzerlerine doğuyordu sanki. Babası ablasına gelip durumu yine kendisine has sakinliği ile anlatınca, doğuma bir iki hafta kaldığı için beklemenin daha uygun olacağı kanaatine vardılar.

Günler geçmek bilmiyordu. Saatin akrebi ilerlememek için ayak diriyor, yelkovan hareket etmemek için ağırdan alıyordu adeta. Zeynep Hanım, perdenin arkasından eşinin tahliye ümidi veya polislerin geleceği korkusunu, içinde harmanlıyor, en çok da artık dünyaya gelmesine çok az kalmış yavrusu için endişeleniyor, üzülüyordu.

O, bu hamilelik sürecince anne adayı idi ama sanki masum bir çocuk gibiydi. Her ne kadar dışarıya güçlü görünmeye çalışsa da, içerisinde en ufak desteğe bile muhtaç bir durumdaydı. İlk doğum sancılarıyla alevlenen heyecan dalgası sırasında, yanında herşeyin yolunda gittiğini, yaşadığı duygusal ve fiziksel dalgalanmanın normal olduğunu hissettirecek, söyleyecek ve panik yapmayacak birine ihtiyaç duyuyor, gözleri eşi Harun Beyi arıyor ve nihayetinde annesi ve ablasının sinesine sığınıyordu.

Doğum sancıları her geçen gün artıyordu. Rahimin kasılmaya başlaması, bu kasılmaların aralıklarının yakınlaşması, süre olarak uzunluklarının artması bebeğinin dünyaya gelme zamanının çok yaklaştığını işaret ediyordu. Tutuklu bir baba, aranan bir annenin çocuğu olarak hayata gözlerini açmak nasıl bir talihti. Bir zulüm denizinde mumdan bir gemide gibiydiler, hergün eriyor, eksiliyor yine de yollarına devam ediyorlardı.

Eşini düşünüyordu sürekli. Hamile olduğunu söylediği zaman, eşinin şaşkın ve coşkulu heyecanı geliyordu gözünün önüne. Bir babanın olgunluğundan daha çok, çocuk gibi sevinmesini unutamıyor, o hali hatırladıkça tebessüm ediyordu. Kendisi ile ilgili, polislerin neden gelmiş olabileceği konusunda az çok tahmin ediyor olsa da yine de iyimserlikle düşünerek, bu girdaba kapılmak istemiyordu. Böylesi bir çıkmaz, hem kendisi hem yavrusuna sıkıntı veriyor, stres onu tahammül edilemez ağrı ve uykusuzluklara sürüklüyordu.

Tanıdık bir ebelerinin olması, onun için bu sıkıntılı günlerde ayrı bir teselli kaynağıydı. Nilüfer Abla dediği ebe, onu sürekli kontrole geliyor, bebeğin kalp atışlarını dinliyor, hamilelik sürecinin güzel ilerlediğine dair moralini takviye edici sözler söylüyordu. Ebenin stetoskopuyla dinlettirdiği, yavrusunun kalp atışlarını daha net duyduğunda ayrı bir heyecanlanıyor, çocuğunun her hareketinde onun da kalbinde kıpırdanmalar oluyor, buruk bir sevinç duyuyordu.

Eşi tutuklanmadan önce doğacak yavrularının ismi konusunda çok konuşmuşlar, nihayetinde “Ümit” isminde karar kılmışlardı. Ümit ne güzel bir isim diye düşündü. Ziyaretine dahi gidemediği, kendisi için meçhul bir hapiste bulunan eşinin, geride bıraktığı doldurulamaz boşluğu, kendileri için reva görülenlerin insafsız hüznünü yaşıyordu. Böylesi bir süreçte, mahzun ve aydınlığı gölgelenmiş hayatlarına doğacak olan yavrusunun hayatından, bir ümit ve ışık sızması beklentisi ile ona bu ismi koymuşlardı.

Zeynep Hanım bel bölgesine doğru yoğunlaşan düzenli kasılmalar sırasında, karnını taş gibi olmuş hissediyordu. Ebenin belirttiği 5 dakikada bir, yaklaşık 30-60 sn. süren düzenli sancı ve kasılmalar olduğunda hastaneye gitmek gerektiğine dair tavsiyesini hafızasından geçiriyordu. Artık ne beline koyduğu sıcak su torbası, ne de egzersiz ve hareketler çare ediyordu. Doğum için hazır bulundurduğu çantasını tekrar kontrol ettikten sonra “Anne, galiba doğum başlıyor, hastaneye gidelim” diyordu.

Hastaneye giriş yapınca polisin hemen geleceğini, haberlerde okuduğu doğumhanede gözaltına alınan yeni doğum yapmış kadınlardan birinin de kendisi olacağını düşünüyor, endişeleri artıyordu. Ne var ki içinde filizlenen korkuları hiç de yersiz değildi. Babasının kullandığı araçta annesi ile arka koltukta oturuyor, derin nefesler alıp veriyor, sancı vurduğunda annesinin elini sıkıyor ve inliyordu. Alnında boncuk boncuk terler, gözlerinde “daha gelmedik mi?” sorusunu saklayan bakışlar, bitmeyen yol ve yolculuk, vücudunda hissettiği baskıyı artırıyordu.

Hep sakin olarak gördüğü babasının, aracı park ederken telaşlı hâlinden heyacanlandığını anlıyordu. Babasının yüzünde, dede olma coşkusunun, hüzünle gölgelendiğini müşahede ediyor, bir karabasan gibi üzerlerine çöken bu zulmetten en kısa zamanda kurtulmak istiyordu.

Muayene odasına alındığında, babası hasta giriş işlemlerini yaptırıyordu. Annesinin elinden sıkıca tutmuş olan Zeynep Hanım, doktorun sorularını zor duyuyor, cevaplamakta da zorlanıyordu. Doğum için hazırlanması konusunda doktorun talimatından sonra personelin seri hareketleri ile hazırlıklara başlamasını bulanık bakışlarla izliyordu.

Doktorun, “isterseniz doğumhaneye eşinizi alabiliriz” teklifine “hayır” manasına başını yan tarafa sallayarak ancak cevap verebiliyordu. Oysa ne çok isterdi. Değil doğumhane de olmasını, dışarıda özgürce müjde bekleyen bir yerde olmasına bile razıydı.

Doğumhanede suni ve doğal sancılar bir Ümidi mujdeliyordu aslında. Yağmur öncesi havanın sıkıntısına denk bir baskı hissediyordu üzerinde. Anne ile yavru arasında en hassas ve en sağlam duygularla oluşan bağda bu doğum anının önemli bir yeri olduğu muhakkaktı. Zeynep Hanım dışarıda zalim insanların ve kendi içinde bazen negatif duyguların rağmına yavrusunun dünyaya geldiğini alnında ter, gözünde yaşlarla görüyor, feri kesilmiş bedeninde kıpırdama olmazken ruhu bu annelik duygusunun güzelliğini yaşıyordu.

Oğlu Ümit’den gelen ilk çığlık onu rahattı. Bir acı yumağına dönmüş bitkin ve yorgun bedeninde kıpırdama olmazken, gözlerinde sevincin ışıltısı, dudaklarından mutluluğun tebessümü görülüyordu.

Eşi Harun Bey’i hatırladı tekrar. Burada olmasını, baba olduğuna dair müjdeyi almasını, oğlu Ümit’i kucağına almasını, kulağına ezan okuyup ismini söylemesini ne çok isterdi. Yutkundu, acıyı yutar gibi, hüznünü içine gömer gibi bir yutkunmaydı bu.

Doğumhane’ den odasına sedye ile götürülürken, polis telsizlerinin o kendisine has, kısa ve bulunduğu ortamda abartılı bir hakimiyet gösteren düzeyde açılmış melodileri geliyordu kulağına. Her konuşmada tekrar öten o bildik melodi ve melodiler arasında geçen kısa, anlaşılması güç, rakamlardan oluşan kodların geçtiği ve sonu “tamam” veya “anlaşıldı” ile biten cümleleri duyunca irkildi Zeynep Hanım.

Anne ve babasının gölgelenmiş mutluluklarının yansıdığı yüzlerinden gelen polislerin kendisi için burada olduklarını anlaması uzun sürmedi. Bütün hücrelerine kadar hissettiği ağrı ve sızıyı ruhen ve bedenen iliklerine kadar yaşıyordu.

Annesi kızının bebeği Ümit’i getirdi. Ne kadar da güzeldi. Aldı bağrına bastı yavaşça. Konuşmada güçlük çekiyordu. Hareketleri kısıtlıydı. Anne ve bebeğin bu ilk buluşmasından sonra dedesi kulağına ezan okudu Ümit’in, ismini söyledi üç kere. Zeynep Hanım annesinin yardımıyla ilk sütünü verirken bebeğine, babası kapıda polislerle konuşuyordu.

Aradan yarım saat geçmemişti ki bir polis memuru girdi içeriye. Bir geçmiş olsun bile demeden, bütün hoyratlığı ile “Zeynep, bu an itibariyle teror örgütüne üye olmaktan gözaltındasın” dedi. Memurun yüzündeki ifade, sesindeki tonlama, konuşmasındaki vurgu insanlıktan ne kadar da uzaktı. Hiç bir şey söylemedi Zeynep Hanım bir polise baktı, bir bebeğe baktı.

Polis belinden çıkardığı kelepçeyi, Zeynep Hanım’ın kolu ile yatağın kenar korkuluğuna taktı…