Süha BERK

 

Bir KHK ile ihraç edildiğim, karga tulumba gözaltına alındığım ve ters kelepçeyle tutuklandığım. Yüksek duvarlarla çevrili demir parmaklıklarının ardında 6 ay yattıktan sonra “pardon” denilip bırakıldığım bir şehir Erzincan.

Hak, hukuk, adalet kısmına, hesap kitap işine ise hiç girmek istemiyorum. Akıl alacak cinsten değil çünkü.

Çıktıktan sonra iş, aş, huzur kalmayınca da İstanbul’a göç ettim. Ancak dünyanın öbür ucuna da gitseniz aklınız hep orada bir yerlerde kalıyor;

Mesleğini ifa ettiğin günlerde, yaptıklarında, yapamadıklarında. İçeride yattığın günlerde, çıktığında geride bıraktıklarında.

Dostlarında, arkadaşlarında, canlarında…

Yaz mevsiminin üzüm ayına evirildiği, sonbaharının hüznün envaı çeşidini giyinip kuşandığı günlerinde, bir arkadaşımın ısrarlı daveti üzerine hasretini her daim içimde hissettiğim o şehirle yeniden buluşacaktım. Havasını, suyunu yeniden koklayacaktım.

“Gelebilir misin” dediğinde hiç düşünmeden “evet” gelebilirim demiştim. Günlük yevmiye usulüyle çalıştığım iş yerinden beş günlüğüne müsaade istemiştim.

Dostlara, arkadaşlara gideceğim için heyecanlıydım.

İş yerinden izin aldıktan sonra ziyaretçi defterimin de bir hayli kabardığını fark ettim.

Erzurum’dan bir arkadaşım aradı: Cengiz, bize gelmezsen küserim, valla bak dedi. Erzincan’daki arkadaş bir alem, Çorum’daki leblebici arkadaşım da başka bir alemdi.

Amasya, Samsun derken ziyaretçi listemde uzayıp gidiyordu.

Önce Erzurum’dan başlamak gerek deyip düştüm yollara.

Gökyüzünün maviliklerini krom rengine çalan bulutlarının üzerinde adımlayarak, yeryüzünün yok olmakta olan bitki örtüsünü, bin parçaya bölünmüş kıraç topraklarını yamalı bohçaya dönmüş yüreğimde arşınlayarak, hayalimdeki olmazlarla da bin bir kez hesaplaşarak, Erzurum’a indim.

Dalımı okşayan haşin rüzgârlarının eşliğinde önüm sıra giden sakallı amcanın ardından terminal otobüsüne yöneldim.

Otobüse binerken radyodan;

Erzurum kilidi mülki İslam’ın,
Mevla’ya emanet olsun Erzurum.
Erzurum derbendi ehl-i imanın,
Mevla’ya emanet olsun Erzurum, şiiri gamlı yüreklerin kapısını aşındırmaktaydı.

Alvarlı Efe’ye ait olduğunu düşündüğüm bir şiirle karşılanmak, hoşamedi etmek güzeldi. Ancak gözlere vuran hasreti, yüreklerde demlenen efkârı ağlamadan bastırmak, hele de geçiştirmek hiç de mümkün değildi.

Hasret, kolumdan tutup tutup beni eski günlere doğru götürüp getiriyordu. Özlem ise dost meclislerinde gezdiriyordu.

Yavaşça cam kenarındaki boş yere sakallı amcanın yanına oturdum, şehir merkezine kadar dalıp dalıp gittim.

Neden sonra amcanın omuzuma dokunması ile uyandım.

‘’Havuz başı gardaş, son durak inmeyeceh misen?’’ sözü ile toparlanmaya çalıştım.

Gülümsedim, “tabi ki babacan inecem,” dedim.

‘’Nereye gidirsen?’’ dedi.

“Ulu Camiye geçecem babacan” dedim.

‘’Ben de çorbacılara geçecem’’ dedi ‘’beraber gideh mi?’’

‘’Olur’’ dedim.

Kolumdan tuttu ‘’gel gidelim o zaman’’ dedi.

Havuz başından caddeye doğru yürümeye başladık.

‘’Medine ile aynı meridyen üzerindedir Erzurum’’ diyerek aramızdaki sessizliği bozdu. Hasbel kader bir ayaklarıma baktım, sonra dönüp birde ayak izlerime…

Aynı meridyen deyince vurulmuş. Ne kadar da mübarek bir şehir diye geçirmiştim içimden.

Evet öyledir;

Doğu Anadolu’nun gözbebeğidir, ülkemin çimentosu, evliyalar yatağıdır.

‘’Kahramanlar otağı, ilim ve irfan ocağı, şairler diyarı, mutasavvıflar beldesi, mütefekkirler şehridir Erzurum’’ diye devam etti.

Hayda, dedim. Adam içimi okuyor. Şu listeyi aklımdan hiç geçirmesem iyi olacak, dedim.

Babacan ihtiyar amca dolu doluydu. Sade, akıcı ve etkileyici bir sohbeti vardı.

‘’Mutasavvıf ve mütefekkirler şehri nerde şimdi ki Erzurum nerdeee’’ dedi.

Derinden derine içlendi, gözleri dolu dolu olmuştu.

Hiç bir şey sormadım, sormakta istemedim.

O arada “Polis Evinin” karşısına gelmiştik.

Durup, istem dışı o tarafa doğru baktım uzun uzun. Girenler, çıkanlar, gülüşmeler, şakalaşmalar. Eski günler bir bir gelip geçti gözümün önünden. Amca konuşa konuşa gide dursun ben yerimde çakılı kalmış, olanı biteni izliyordum.

Cadde de ki zabıta ekipleri bir aşağı bir yukarı ring atıyordu. Zabıta arabası polis aracına, zabıtalarda polislere benzetilmeye çalışılmıştı. Havalarına ise diyecek yoktu.

Neden sonra omuzumda bir el, ‘’hayırdır evlat’’ dedi. ‘’Beni tek başıma saldın caddeye doğru, sen burada ne iş gardaş’’ dedi.

Kocaman bir “hiiç,” dedim.

O da hiçbir şey sormadı üstelemedi de.. Çorbacılara kadar boynumuz önümüzde yürüdük.

Cadde de kalabalık o biçim, sokaklar insan kaynıyor. Yüzlerde çetrefilli tebessüm izleri, çay ocağından gelen kaşık seslerinde dertli parçalar, Palerium AVM’den sokağa taşan gençlikte moda takıntısının lakırdıları, Lalapaşa meydanında ki konserde Erzurum havaları…

“Ben razı değilem hicrana gama
Garip gönlüm haldan hala salan var
Sabavetten beri bir yol gözlerim
El zanneder uzaklarda kalan var.”

Ve Dumlu’dan sağa dönüyoruz. Hemen sağda meyve-sebze satan tezgâhtar.

‘’Kilosu 1TL abi, kilosu 1 TL’’ derken radyosundan kulağımıza çalınan bir parça oluyor;

“Hakk’a kul olanlar kula kul olmaz;
Kulluğa erenler yollarda kalmaz.
Ruhlarında vuslat, ruhlarında haz,
Âlem aldansa da onlar aldanmaz.”

Biz radyoya kulak verip yaklaşırken,

Tezgâhtar, heyecanlanıp ‘’ ne vereyim abime’’ demişti.

İleri de meşhur çorbacımız. İlerleyip içeri giriyoruz.

Duvarda çifte minare resmini görünce; Selçuklu ve Osmanlıdan kalma camileri, külliyeleri, medreseleri ve hamamları boldur bu şehrin diyerek yine muhabbete ufaktan bir girizgâh yapmıştı.

Masaya gelen garsona, ‘’ben bir Ezogelin alayım, lütfen’’ dedim.

O da bir Paça istedi.

‘’Amca nedir bu Erzurum sevdası’’ diye inceden bir gönderme yapayım, dedim.

‘’Hiç sorma’’ dedi.

İslamiyet’i, hicretin 23. senesinde kılıçsız olarak kabul eden bir şehir burası ancak şuan masum insanları giyotinden geçiriyorlar.

‘’Bu kez olaya Ortaçağ’dan girdin’’ babacan.

Acı acı gülümsemişti.

‘’Burada mı ikamet ediyorsunuz?’’

‘’Bir zamanlar öyleydi, nece zamandır uzaklaştım’’ diye cevap verdi.

‘’Sebeb-i ziyaretiniz bana şehri tanıtmak mıydı?’’ diyorum.

İstiklâl Harbinin ve Millî Mücadelenin temellerinin atıldığı, kahramanların ve vatan sevdalıların çokça bulunduğu şehri Erzurum’un mazisi derin ve tarihi de pek şereflidir efendi sözünü tamamladıktan sonra;

‘’Burada canlarım var onları ziyarete geldim. Bir gün önceden geldim. Yarında onları ziyaret edip geri gidecem’’ dedi.

‘’Nerede oturuyorlar’’ dedim.

‘’Şükrüpaşa’da’’ dedi.

O arada dikkatimi çeken bir şey oldu; ezan bitmişti ama müezzin hala devam ediyordu.

‘’Ezanların arkasından Resulullah Efendimiz’e salât u selâm getirilen tek şehirdir burası. Yaklaşık beş yüz seneden beri devam eden ve sadece şehri Erzurum’a has olan 1001 hatim geleneği de birçok bela ve musibetin def’ine, feyiz ve bereketine de vesiledir’’ dedi.

Şaşkınlıkla ‘’vaayy’’ dedim.

‘’Babacan amca; çocuklar sizi neden almadılar?’’

Önce durakladı, sonra boncuk boncuk olan nur damlaları çorbasına doğru boşalmaya başladı.

Bamteline dokunan bir ses tonu ile ’’ alamazlar ‘’ dedi.

Titrek titrek olan ses tonuyla alamazlar ki diye devam etti.

Peçete ile gözlerini silerken ‘’alabilseydiler aslında ne iyi olurdu be’’ deyiverdi;

Anlamıştım, bir pot kırmıştım ama iş işten geçmişti.

‘’Şuan içerdeler ‘’ dedi.

‘’Hoş kimler yok ki içerde 1500’e yakın bayan var şuan içerde… İş adamları var, öğretmenleri, akademisyenleri var, doktoru, hakimi, savcısı, avukatı… Var da var’’ dedi.

‘’Siz dedi neden geldiniz?’’

‘’Derdimiz ortak dedim amcam. Siz içerdekileri ziyarete geldiniz ben dışardakileri.’’

‘’Harbi uşahsın’’ dedi kalktı sarıldı bana. Sonra Alaattin Öksüz’ü, Sabri Çolak’ı, kaza geçirip vefat eden Çalık abiyi anlattı uzun uzun.

Elazığ’da psikolojisi bozulan matematik öğretmenini anlattı.

Malına mülküne çökülen Hasan Özdemir’i anlattı. Salih Erzurumlu’yu, Mehmet Suiçmez’i anlattı. Fatma Abla’yı, Hatice Ana’yı anlattı. İçtiğimiz çorbadan da bir şey anlamadık.

“Hak eşiğine baş koyup bekleyen,
Dost düşünüp, dost deyip, dost söyleyen;
Şevklerle şahlanıp aşkla inleyen,
Yüz hazân görse de sararıp solmaz.” diye mırıldandı.

O arada arkadaşım aradı ‘’neredesin?’’ diye sordu.

‘’Meşhur Çorbacı’dayım.’’

‘’Dumlu’ nun önüne çık beş dakikaya oradayım’’ dedi.

“Tamam,” dedim.

Babacan amca ile candan bir şekilde sarıldık, gözlerini gözlerime dikti.

Sümmani derki dedi;

Sümmani’yem; Ya Rab gönlüm hoş eyle,
Ya sabır ver ya da bağrım taş eyle,
Ya bir çift kanat ver ya da kuş eyle,
Tez ulaşam dost bağında talan var.”

‘’Ne de güzel söylemiş babacan, vaziyeti tam özetlemiş’’, dedim.

İstanbul’da mutlaka görüşelim diyerek ayrıldık.

Kimdi, neciydi diye soracak olursanız,

“Kuşlar gibi her an kanat çırparak,
Akıl ermez ufuklarda uçarak;
Gidip sır kapılarını açarak,
Hak’la halvet olur, oradan ayrılmaz.” diye bir cevap alırsanız, şaşırmayasınız.

Sonra Gazi ile buluştuk, candan bir sarılışımız vardı ki sormayın.

Ne de olsa eski devrem eski toprak.

Beni aldı önce Aziziye Tabyalarına çıkardı. Şehri yukardan gören bir yer.

Niye geldik ki buraya diye içimden geçirirken;

Erzurum 1828-1829, 1878 ve 1916’da üç defa Rus istilâsına maruz kalmış ve büyük tahribata uğramış bir şehir.

Nereye varacak diye dikkatle dinliyordum.

Erzurum halkının büyük kahramanlığı tarihe altın sayfalarla yazılmıştır.

9 Kasım 1877’de işgal ettikleri Erzurum’u 13 Temmuz 1878 tarihine kadar ellerinde tutan Ruslar, 1.Dünya Harbi sırasında tekrar şehri işgal etmiş (1916), 1917’de de şehri Ermeni çetelerine teslim etmişlerdir.

Ermeni çetelerinin tahribatı ve katliamı Ruslar’ dan daha korkunç, daha elim olmuştur.

Ancak Erzurum yine ayağa kalkmasını bilmiştir.

Şu gördüğün kadim şehirde şuan binlerce, on binlerce arkadaşımız ne idiğü belirsiz bir grup tarafından zulme maruz bırakılmakta, kurumlarına el konulmakta, malına mülküne çökülmekte, hapse atılmakta, iş verilmemekte, hasta raporları olmasına rağmen ölüme mahkûm edilmektedirler.

Sabri Çolak abi, Nesrin Gençosman, Hatice Ana örneğinde olduğu gibi…

Çoğu şeyi sağdan soldan duyuyordum ancak yerinde dinlemek ayrı oluyordu.

Gazi anlattıkça anlatıyordu.

Şu gördüğün yer Abdurrahman Gazi Türbesi oraya da çıkıp kahvaltıya geçelim, dedi.

Temiz, saf, içenleri diri, zinde tutan o buz gibi suyundan güzel bir abdest aldım.

Abdurrahman Gazi’nin Türbesine girip duamızı ettik. İki rekâtta namaz kılıp çıktık. Şehri yukardan gören bir yere oturup semaver çayımızı yudumlarken iki lafın belini kıralım dedik.

Söz dönüp dolaşıp içerde olan devrelere, ailelerine geldi. Gözaltına alınma süreçlerini konuştuk, müebbet alanları, cezası onananları, istinafta bozulanları, itirafçı olanları…

Ağlamadığımız an yoktu.

Ancak hayat da devam ediyordu. İki ablamızın çocuklarının sünnetine katıldım. Bir şeyler taktım diyor. Sonra duydum ki eşi içerde olan bir abla çocuğunu sünnet ettirecek ama imkânı yok. Ona da 200TL destek olduk. Onun da duasını aldık.

Bir abimiz iki devresinin ismini vermiş. İfadesini geri çekmiş ama hala vicdan azabından inlemekte. Bir diğeri itirafçı olduktan sonra kafaya o kadar çok takmış ki kansere yakalanmış. Bir diğeri, bir diğeri…

Ablalara gelince iş başa düşmüştü, her biri bir yerde asgari ücretle hayata tutunmaya çalışıyordu. Üniversiteyi kazanan çocuklar, dershaneye gidecek olanlar, iş arayanlar her biri ayrı bir hikâye konusu.. Muhabbet bardaklarda buharlanan çaylar eşliğinde uzayıp gidiyordu.

Hani derler ya; “Düşmanla beraber sahra, bir fincan kadar dar; ahbapla beraber iğne deliği, bir meydan kadar geniştir. Aynen öyleymiş.

Bu sadece bir ziyaretti dostlarım ama bir bilseniz içinde neler neler vardı.

“Didemden akıttım kanlı yaşımı,
Karametten kurtaramam başımı,
Gönül kalesinin mermer taşını,
Hicran kalemiyle kırıp delen var.”

Gazi’de bir gece kaldım. Mevla’ya emanet olasın devrem diye sarılarak bir KHK ile ihraç edildiğim, karga tulumba gözaltına alındığım ve ters kelepçeyle tutuklandığım şehre doğru yol aldım. Orada da bir gün kaldım ve devam ettim.

Yaşanılanları beş güne değil beş yüz günlük yevmiyeye değişmem…