Ferit Can

Son bir kez göreyim istedim. Evleri fakir bir semtte, tak katlı, enine dar bir bahçesi olan, sobalı müstakil bir yapıydı. Aralık duran kapıyı çaldım. İçeriden kadınların ağlama sesleri geliyordu. Bir kez daha çalınca annesi Nermin Teyze geldi. Başında bir yazma vardı. Üzerine de başı ağrıyanların bağladığı gibi baş çevresini dolanan beyaz bir çatkı bağlamıştı. Nermin Teyze’yi, açık görüşe geldiği zaman görmüştüm. Hatta bir iki kez konuşmuştuk. Bakışlarından beni tanıyamadığını anladım.

” Başınız sağ olsun Nermin Teyze. Allah sabırlar versin. Mekânı Cennet olsun. Ben İhsan cezaevinden arkadaşı” dedim.

“Sağ ol evladım şimdi çıkardım. Dostlar sağ olsun. İçeri gir” dedi. Kadınların ağlama sesi gelen odanın karşı tarafındaki salona geçtim. Beş veya altı erkek oturuyorlardı. Selam verdim. Taziyelerimi ilettim. Mukabelede bulundular ve hemen kanepenin kenarına ilişiverdim. Merhumun ruhu için Fatiha okuduk. Salonda bulunanlardan ikisi yaşlı amcalardı. Babası daha önce vefat ettiği için bunların komşu veya akrabaları olabileceğini düşündüm. “Merhaba, arkadaşı mıydınız? diye sordu yaşlı amcalardan biri. “Evet, arkadaşıydım merhumum” dedim.

Derin bir sessizlik oldu. Tespih tanelerinin sesleri işitiliyordu sadece. Ev pek kalabalık değildi. Garip cenazesiydi. İçimde tanımlayamadığım bir öfke kabarması oldu, insanların vefasızlığına, cüzzamlı biri gibi cenazeden dahi uzak durmalarına, korkmalarına anlam veremiyor, ne var ki bunu dile de getiremiyordum.

Otuzlu yaşlarda olan biri, isminin Yılmaz olduğunu belirtip kardeşi olduğunu söyledi. “Tekrar başınız sağ olsun” dedim. Kendisini açık görüşte görmediğimden pek de cezaevi bahsine girmek istemedim. Kur’an- ı Kerim’i görünce, merhumun kardeşi Yılmaz Bey’ den istedim. Bir Yasin- i Şerif okuyalım merhumun ruhuna dedim. Yasin Suresini kadınların da duyacağı bir ses tonu ile okudum. Fatihalar da okununca, salon girişinde gördüğüm Nermin Teyze’ye “merhumu bir görsem dedim. “Tabi evladım buyur” dedi.

Yılmaz Bey ile birlikte yan odaya geçtim. Kapıyı açınca, kulaklarım uğuldar gibi oldu bir an. Ölüm sessizliği dedikleri bu olsa gerek. Kendi kalp atışlarımı ve Yılmaz Bey’in soluklarını duyabiliyordum. Beyaz bir çarşafın altında mahpushane arkadaşım Erkan Bey’in kalıbı görünüyordu. Bir bıçak konmuştu cenazesi üzerine. Yılmaz Bey besmele çekip yüzündeki beyaz çarşafı kaldırdı.

Bir an gözlerimi kapadıysam da hemen açtım. Dostum Erkan Bey’e baktım. Mazlum bakışların kaynağı ela gözleri kapalıydı. Yüzünde bir kaç günlük tıraşı vardı. Bıyıkları sanki daha fazla beyazlamıştı. Dudakları mordu. Çenesi, başından beyaz bir bez ile bağlanmıştı. Yüzünde ölümü tebessümle karşıladığının ifadesini okumak mümkündü. Öyle derin bir huzur içindeydi ki; sanki bütün yükünü yere indirmiş, ağırlıklarından kurtulmuş da derin bir nefes vermiş gibiydi. Kolları yanlarına kendini bırakmış halde sahipsiz duruyordu. Hastalığın ve hapishanenin yıprattığı, iyice erimiş, zayıf bedeni, dünyada pek yer kaplamak istemiyormuşçasına narin ve naif bir şekilde uzanıyordu.

Bir an ilk karşılaşmamızı hatırladım. Koğuşumuza, hücre cezasından sonra geldiği an, gayet mütevekkil ve mütebessim çehresi ile onu gördüğümde sanki bendeki bütün negatif duygularımı izale etmiş gibi bir hisse kapılmıştım.

Herkesin derdini anlattığı, içini döktüğü koğuş ortamında Erkan Bey sükûtun nabzını dinler gibi sessiz sessiz arkadaşlarını dinler, sonra ranzasına çekilir, iki kalp ameliyatı geçirmiş bedeninin ıstıraplarını dışarı vurmadan yudumlardı. Hastane talep dilekçelerine olumlu cevap alamadığında dahi sinirlenmez, içine atar ve iki ranza arasına serdiği, altı naylon kaplı seccadesinde durumunu Rabbine arz ederdi.

Öyle samimi öyle mütevazı biriydi ki, özenmemek elde değildi. Koğuşta ona ‘’melek gibi adam’’ derlerdi. Erkan Bey 45 yaşında olmasına rağmen bekârdı. Hiç evlenmemiş, babasının vefatından sonra hep annesi ile yaşamış bir gönül insanıydı. Evlilik konusu açılınca dahi gelinlik bir kız gibi edebinden yüzü kızarır, onun mahcubiyetini görünce de biz insanlığımızdan utanırdık.

Dünyada dünyasız yaşamış bir insandı. Bir muhasebe şirketinde çalışırmış tutuklanmadan önce. Eğitim Gönüllüleri Derneği’nin de Muhasibi olunca terör örgütünün kasası iddiası ve ithamıyla başına gelmedik kalmamış, sorgu ve hücre günleri birbirini takip etmişti.

Polisin arama yaptığı, şimdi cansız bedeninin uzandığı merhumun fakir baba evinde, örgütün kasası olan birinin kalabileceği yer olabilir mi sorusu iddia makamının aklına hiç gelmemişti.

Rahatsızlığının son raddeye dayandığı günlerde dahi mahkeme bir dosya dolusu raporlarına rağmen tahliyesini uygun görmemişti. 23 ay tutuklu kaldığı mahpushaneden, 6 yıl 3 ay hüküm aldıktan sonra kurtulabilmişti. Tahliyesinden bir ay bile geçmemişti ki ruhunu Rahmana teslim etmiş, her zaman ki sessizliği ile bu dünyadan beka âlemine göçmüştü.

Yahya Kemal’in Sessiz Gemi şiirindeki gibi kimseye duyurmadan ve rahatsızlık vermeden, kalkışından, hareketinden, ne kimsenin haberi olmuş, ne bir mendil, ne bir kol sallanmış, sessizce akan bir gözyaşı gibi hiç çağlamadan ruhu süzülüp, inceden bir akışla öbür âleme irtihal etmişti.

Düşüncelerimden sıyrıldığımda Yılmaz Bey bana bakıyordu. Dostumun yüzünü bir kez daha yakından görme maksadıyla eğildim, çarşafı yüzüne doğru tekrar örterken, ahirette de tekrar aynı mekânı paylaşma ümidi ile Fatiha ve ihlas Surelerini okudum.

Onun defteri burada kapanmıştı. Hastalıklarından, zulümden kurtulmuş, dünyasız yaşadığı dünyadan artık ayrılmıştı. Bir garip olarak yaşamış, bir garip olarak ölmüştü. Arkada gözleri yaşlı bir anne ve bir kardeş, gönüllerine taht kurmuş onlarca dost bırakmıştı.

Bu gözyaşı gibi içten ve sessiz insanın, hiç vazgeçmediği bir de hesabı vardı. Yarın Huzur-u İlahi’ de, Hak Divanı’nda, kendisine dünyayı zindan edenlerden davacı olacağını her zaman belirtir, hiç geri adım atmazdı.

Tekrar salona döndüğümüzde iki kişi daha ayrılmıştı. Öyle içim acıdı ki; bu garip cenazesine reva görülenlere. Dışarıda bir cenaze aracı bekliyordu. Belediye vermediği için özel bir cenaze aracı kiralanmıştı.

Vakit yaklaşıyordu. Dostumu son menziline götürmeden önce kılınan cenaze namazında saf tutan bir avuç insana baktım. Gözlerim bu güzel insana reva görülenleri görmekten mahcup kısılmış, bulutlar gibi yaş döküyordu. O kefeni ile son yolculuğuna çıkarken çevresindeki insanlar, yakınları, akrabaları, konu komşuları hangi örtünün altında ölü gibi yatıyor, saklanıyorlardı?