Tarık BERA

 

Eğitim gönüllüleri olarak yıllarını vermişlerdi bu milletin çocuklarına. Dile kolaydı bunca yılı bu şekilde geçirmek,  değil birbirlerine, kendi çocuklarına dahi ayıracakları zamandan yıllarca fedakârlık yapmışlardı. Senelerce evlerini de okul gibi kullanmışlardı. Tek düşündükleri ise insan yetiştirmek ve insanlığa faydalı olabilmekti.

 

Kadriye Hoca da eşiyle birlikte sayısı binlerce olan bu gönüllülerden birisiydi, yatsı namazını kılmış ve uyumak için odasına doğru yürüyordu. Yine her gece yaşadığı aynı endişeleri yaşıyor ve ayakları üzerinde gittikçe büyüyen hüzün bedenini kaplıyordu. Sessiz duvarlara çarpa çarpa yol alıyor, bir yandan tutuklanan arkadaşlarının ıstırabını bir yandan da her an kapısını çalacak polislerin sesini beyninde duyuyor gibi oluyordu. Her an kapıya birileri gelecek ve kapıya yumruklarla vuracak ve (Açın kapıyı poliiissss…) denilecek, beklenen zamanın çıldırtıcılığını yaşıyordu. Annelik şefkatini, peygamber mesleği olan eğitimle birleştirmiş olan Kadriye Hanım, bir yandan öğrencileriyle bir yandan da çocuklarıyla ilgileniyordu. Uyumadan önce Kur’an okuyan eşine derin ve hüzün dolu bakışlarıyla baktıktan sonra yatağına uzandı ve belki de aynı evde olmanın son gecesi olacaktı bu.

 

Yalvarış ve yakarışla geçirilen karanlık gecenin güneşle aydınlanan sabahında, beklenen olmuştu ve zihinleri zonklatan o ses, kapıdan da aynı şekilde (Açın kapıyı poliiissss…) duyulmuştu. Kasım Hoca üstünü başını düzelttikten sonra kapıyı açmış ve buyurun beyefendi diyerek almış olduğu terbiyenin gereğini yerine getirmişti. Evleri didik didik arandıktan sonra terörist olmalarına yetecek bir kaç delil bulunmuştu! Bir adet Kur’an, bir adet Sözler risalesi ve birkaç tane de dershanede ders olarak okutulan matematik kitapları bulunmuştu. Tutanak tutan memurun sesli olarak söylediği ve sanki silah, bomba ve uçaksavar bulmuş gibi duvarlarda yankılanan  gür sesi kulaklarda çınlıyordu “ terör örgütüne ait olan bir adet Kur’an, bir adet Sözler risalesi ve 5 adet… yayınlarına ait matematik soru bankası bulunmuştur”.

 

Gözaltına alınan Kasım Hoca geride bıraktığı eşi ve çocuklarıyla vedalaşmak istemişti ama boğazında düğümlenen hıçkırıklar, dökülen kelimeleri adeta esir almıştı, yapabildiği ise sadece eşi ve çocukları ile kucaklaşabilmekti.

 

Gözaltında geçen günlerin sonunda, adliye koridorlarından mahkeme salonuna elleri kelepçeli çıkartılan Kasım hoca çok soğukkanlı idi ama çocuklarını gözlerinin önüne getiriyor ve onları yalnız bırakabilme ihtimalinin ıstırabını soğuk soğuk yüreğinde hissediyordu. Duruşma salonunda, kalıplaşmış soruların ardından Hâkim tutukluluk kararı verince, salonda derin bir sessizlik oluşmuştu, arkasından ise kendini hüzne ve hıçkırıklara bırakan gözyaşları ve  kısa bir süre oluşan şaşkınlıktan sonra tanık olduğu birçok dürüst ve masum insan gibi o da cezaevine gidecekti, ama  kaderde  suçlu gitmekte vardı, bir an düşündü Kasım hoca, kendisi suçsuzdu, başı dikti ve masum bir şekilde gidecekti, birden duygularında oluşan bu yoğunlaşma tebessüm dalgaları olarak yüzüne yansımıştı.

 

Eşini uğurlayan Kadriye hoca iki kızıyla birlikte evine doğru yol alıyordu. Bir yandan tutuklanan eşine bir yandan ise iki kızına annelik ve babalık etme,  ama daha da önemlisi kendisine de bir şey olursa çocuklarını bekleyen zorlukları düşünüyordu.

 

Büyük kızı TEOG sınavına hazırlanıyordu ve küçük kızı ise henüz 4,5 yaşında idi. Çocuklarına bakarken birçok şey geçiyordu aklından. Olmuş ve olacakları düşündüğü zaman beyni çatlayacak gibi oluyordu. Zira sıra kendisine de gelecekti,  çünkü bu yolun yolcuları bunu yaşayacaktı ve muhakkak zulme uğrayacaktı.

 

Kadriye Hoca’nın hüznü yüreğinde Kafdağı kadar büyümüştü, ama bunu çocuklarına da hissettirmemesi gerekirdi. Çocuklarıyla ilgileniyor ve babalarının bir an önce çıkıp geleceğini,  özellikle dünya güzeli küçük kızına babasının geçici bir yere gittiğini ve çok yakında geri döneceğini söylüyordu. Büyük kızları TEOG sınavına hazırlanıyordu ve en ufak bir motivasyonsuzluk ve ilgisizlik dahi kızının sınavı kaybetmesine neden olabileceğini çok iyi biliyordu,  çünkü mesleği bu idi.

 

Aradan çok zaman geçmemişti ki; bir sabah aynı ses yine aynı kapıyı çalmıştı. Hazır bekliyordu Kadriye Hoca, çünkü bu kapının iki kez aynı sesle hem vurularak, hem de zilinin çalınacağını tahmin ediyordu. Eşi Kasım Bey’in cezaevine konulması şokunu yaşayan ve henüz üzerinden atamamış olan Kadriye Hoca kendisinden ve eşinden çok çocuklarını düşünüyordu. Onu da almaya gelmişlerdi ve o da tutuklanınca çocuklar ne olacaktı, hep beynini kemiren düşünce bu idi,  ama aynı zamanda Allah büyüktü ve ona tevekkül ediyordu ve biliyordu ki, O’na (cc) emanet edecekti. İşlemler tamamlandıktan sonra Kadriye Hoca apar topar çocuklarını teslim edecek birilerini bulmaya çalışıyordu. Çok  şükür ki, çocuklarını dede ve nineleri gelene kadar teslim edecek bir yakınını bulmuştu.

 

 

Çocukların ağlayışları ve yaşadıkları bu stres ve psikolojik durum onları uzun müddet etkileyeceğe benziyordu. Büyük kızı birçok şey söylemek istiyordu ama boğazında düğümlenip kalıyordu, küçük kızının ise “anne anne anneeeee…” feryadı apartmanın boşluğunda yankılanıyor ve komşuların duyarsız tavırları arasında rüzgâr gibi geçip gidiyordu.

 

Hâlbuki komşularına o kadar iyi davranmıştı ki, komşularının çocuklarına dahi okul derslerinde yardımcı olmuştu. Gözaltına alındıktan sonra uzun ve yorucu bir sorgulamanın ardından elleri kelepçeli bir halde tıpkı eşi gibi terörist muamelesi gören Kadriye Hanım mahkeme salonuna çıkarılmıştı. Hâkim sanki kararı önceden belli imiş gibi  terör örgütüne üye olup olmadığı yönünde sorular sormuştu. Bu sorulardan birisi ise “ neden iyi öğrenci yetiştirdin,  bundaki amacın nedir?” idi. Demek ki bu ülkeye iyi insan yetiştirmek bir
suçtu. Kadriye Hanım da eşi  gibi hakkında tutuklama kararı verilince önce bir şaşkınlık yaşadı ve sonrasında ise kalbine inen bir sakinlik onu en azından eşinin bulunduğu cezaevine gideceğini hatırlattı. Bir yandan seviniyor bir yandan da çocukları yalnız kaldığından sevinemiyordu.

Koğuşa ilk adımını attığında, onu  güzel bir şekilde karşılamışlardı, koğuşta bulunan binlerce bayandan biri olmuştu. Koğuş ortamları çok güzeldi.  İlk başlarda eşinin tutuklandığından Kasım Bey’in haberi yoktu. Ancak bunu ona söylemek zorundalardı çünkü eşinin kendi ziyaretine gelmediğini öğrenince muhakkak şüphelenecek ve endişe edecekti. Kasım Bey nihayet üzücü haberi öğrenmişti ve iki eş artık aynı cezaevi içeresinde, iki hafta da bir olan telefon görüşme haklarını birbirlerine karşı kullanacaklardı. Buna ise iç görüşme diyorlardı.

 

Çoğu zaman birbirini teskin etmekle geçen koğuş hayatına her gün bir yenileri ekleniyordu. Koğuş kapısının gardiyanlar tarafından açılmasının vakti zamanı yoktu. Her an kapı açılabilir, bu açılış yeni birisinin koğuşa gelişi, tahliye haberi veya bir tebligat habercisi olabilirdi. Koğuş kapılarının büyük bir gürültüyle açılmasının verdiği ses bütün koğuşta bulunanları heyecanlandırırdı. Her tahliye haberi, ümitleri biraz daha artırır, her tutukluluk kararına yapılan itirazın ret kararı ise hüzün meydana getirirdi. Gardiyan var gücüyle “BAYANLARRRR”  diye bağırdığı zaman hepimiz anlardık ki yine bir anne veya anne kuzusu geliyor, yüreği yaralı, endişeli veya geride bıraktığı çocuklarına ağlayan veya ailesinden kopan biriydi bu. Yeni gelene ise öncelikle çok sıcak bir hoş karşılama, yer gösterme ve ümit verici konuşmaların ardından, kardeşlik duygusu pekişerek devam ederdi. Herkes kendi hikâyesini anlatırdı. Diğerleri ise her yeni gelenin hikâyesini sanki daha önce benzerini duymamış gibi ilgiyle dinlerdi.

 

Kadriye Hanım’ın annesi de kemoterapi tedavisi gördüğü için kızını bir türlü ziyaret edememişti. Gördüğü tedavinin ağırlığına bir de kızının tutuklanması eklenince bu acıya anne şefkati fazla dayanamamış ve Kadriye Hanım çok sevdiği validesini kaybetmişti.

 

Eşiyle aynı cezaevinde olması bile çok görülmüştü, bir müddet sonra cezaevinde yer yok bahanesiyle başka bir ile nakletmişlerdi onu.  Artık ziyaret imkânı da zorlaşmıştı çünkü kızlarının babaannesi ve dedesi artık yaşlı insanlardı ve o kadar yol gidip uzaklarda ki kızını ziyarete gidemiyorlardı. Artık ziyaretine gelen kimse de olmayacaktı, duvarlar kendisine arkadaş, koğuştaki aynı kader mahkûmları ise dostları olacaktı. Ne kadar dayanabilecekti bunu da bilmiyordu, ama dayandığı biri vardı ki ‘’O’’ kudreti sonsuz rahman ve rahim olan Allah’tı (CC).

 

Küçük, şirin kızları ‘’baba’’ diye ağlıyor ve sürekli baba ile annesini sayıklıyordu, dedesi ile babaannesine ‘’artık siz gidin babam gelsin’’ diyordu. Büyük kızları evden çıkmıyor, kimseyle görüşmüyor ve topluma uzak durmaya çalışıyordu. Çünkü biliyordu ki, anne ve babası bu millete hizmet etmekten başka bir şey yapmamıştı. Neden insanlar sessiz kalıyor ve haksızlığa dur demiyordu, bunu düşünüp düşünüp duruyordu. Çaresiz bir şekilde evin içine kapanmış anne ve babasına kavuşacağı günü bekliyordu.

 

Eşi ise Kadriye Hoca’nın gidişini ancak iç görüş gününde öğrenebilmişti. Hüzün dolu günler katlanarak devam ediyordu, bunu düşünen Kasım Hoca’nın aklına birden Efendimizin (sav) Hz. Ebu Bekir’e (ra) söylediği söz gelmişti “ korkma ya Eba Bekir Allah bizimle beraberdir.”

 

İki ayrı ilde bulunan eş, anne ve baba ve geride kalan 2 çocuk. Rablerine sığınmışlardı  ve tekrar o eski günler gibi buluşacakları günü sabırla beklemeye koyulmuşlardı