Ferit Can

 

Kendimi, çok da gelip geçeni olmayan bir sokakta, izbeliği ve ürkütücü sessizliği ile sinesinde tozlu eşyaları barındıran bir eskici dükkânına benzetirim bazen.

Sahiplerinden bazen ölüm, bazen iflas, bazen de terkedilme veya gözden çıkarılma ile kopmuş eşyaları bağrında saklayan bir eskici dükkânı… Daha çok gri belki biraz da küf renginin egemen olduğu bu yerin bir diğer adı da ‘’hatıralar enkazıdır’’ aslında.

Bir zorunlu göçten dolayı yurtdışında yaşadığımdan beri, çağrışım dünyam infilaklarla sürekli sarsılıyor. Geçmişin anıları ve geleceğin soruları ile yaşamak, beni karşı konulamaz bir girdaba sürüklüyor. Geride bıraktığım hayatım, akrabalarım, işim, evim, kitaplarım, çocukluğum, memleketim hepsi sanki gönlümdeki tenha sokakta, o eskici dükkânının derme çatma raflarında, her hatırlanışta tozu alınan eşyalar gibi yığılıveriyor içimde.

Mumları akmış şamdanlar gibi duruyor, akrabalarımla ilgili hatıralarım. Darbe girişimi sonrası sanki beni tanımıyorlarmış gibi davrananından, alakayı kesenlere, hemen suçlu yaftasını yapıştırıp cephe alanından, korkusundan bir köşeye sinenine kadar hepsi o eskici dükkânının bir parçası şimdi.

Kolu kırık bir gramofon gibi üzeri tozlu ve bir daha çalışması, zaman ve epey emek isteyen dostluklarım duruyor bir başka tarafta. ” Yapmasaydı, etmeseydi, o arkadaş grubuyla olmasaydı” diye, mantıksız bir ortamda başıma gelen belalarda, mantık aramaya kalkan, belaların yanı sıra bütün mantıksızlığı da benim başıma yıkan dostlarımla ilgili anılarım yer alıyor, dükkânın bu tozlu raflarında.

Her biri farklı bir zamanda durmuş, kurmalı ve ahşap duvar saatleri, çocukluk hatıralarımı resmeder gibi asılı duruyor eskici dükkânının boya yüzü görmemiş duvarlarında. Memleketin güney illerinden birinde geçen, o tatlı ve sıcak çocukluk ve ilk gençlik günlerim. Ağaçların seyrek olduğu, kiremit rengi kızıllığında alabildiğince uzanan tarlalarla, avuç içi kadar dahi olsa bulutun görünmediği gökyüzü arasında geçen yıllarım. Damlarda uyuduğum zaman, ay sanki sahne kendisine kalmış gibi etrafı kırar geçirir, her büyüklük ve şekilde, lacivert bir atlas üzerine serpili elmaslar gibi gökyüzünde çakılı duran yıldızlar, ayağa kalksam alnıma çarpacak gibi yakın dururdu bana. Öğrencilik yıllarım, hiç bitmeyecekmiş gibi başladığım fakat hemen tükeniveren yaz tatillerim… Hepsi farklı zamanlarda durmuş, kurmalı duvar saatleri gibi içimde…

Tozlu ve kenarları kırık, turkuaz renkli, büyükçe bir porselen tabağın içindeki çakmaklar, iri ve kehribar taşlı gümüş yüzükler, enfiye kutuları, tabakalar, bakmak için ele alındığında, sanki hayatımın herhangi bir zaman diliminde tanıştığım insanlar gibi. Çocukluk ve okul arkadaşlarım, meslektaşlarım, komşularım, selam verip aldığım insanlar… Her ne kadar vefa göstermeseler de, bir anda ve bir kalemde silseler de adımı, onlar da içimdeki bu eskici dükkânının figürlerinden biri olarak hep kalacaklar. Bakmak için elime aldığımda yani hatırladığımda, yüzümde hepsi ayrı çizgiler ve gölgeler bırakacaklar.

Bu dükkânın, kırılmalarından endişe duyulmalarından dolayı biraz sakınılarak, kenar bir yere konulmuş, meyve resimli porselen tabaklar, çiniler ve zarflı fincanlar daha yakınımda duran kişileri anlatıyor adeta. Ailecek görüştüğümüz, günün bazı zaman dilimlerini paylaştığımız fakat bir KHK ile ihraç olduktan sonra hafızalarını zorlasalar da bir türlü beni hatırlayamayanları temsilen, kenarda bir yerde duruyorlar içimde.

Porselen eşyaların hemen yanında duran sayısız eski plak ve kasetler, bu hatıralar enkazında, bildiği halde konuşmayan insanların sessizliğine denk bir noktada duruyor. Ses olmaktan, ses vermekten korkarcasına, varlıklarından vazgeçme pahasına bir kenarda durmaktan gayet memnun öylece duruyorlar. Bir ben değilim ki; herkes sessiz deyip birbirlerinin omuzlarına yaslanıp, çürüme pahasına sükûta gömülüyorlar. Hepsi iğreti olarak birbiri üstüne istiflenmiş. Bildiklerini kendisine saklayan, kenarda durmak kırılmaktan, eskicide olmak çöpte olmaktan daha iyidir yaklaşımı ile bekliyorlar galiba.

Eşyaların bazısı görünmez eskici dükkânında. Gizli saklı bir köşede kalmıştır. Unutulma tozu sarmıştır tamamen. Hâlbuki hatırlansa şöyle hafiften bir tozu alınsa, bazen acıtan bazen de huzur veren nice anıların akla gelmesine vesile olacaktır.

Bir de albümler vardır ki; bıçak yarası gibi keskindir, dile getirdikleri. Biraz da cesaret ister, kabartmalı, üzerinde parıl parıl gözlerle bakan bir çocuğun, fırtınalar arasında kalmış bir geminin yahut bir çiçek demeti resminin bulunduğu kapağını aralamak. Bazısı siyah beyaz, bazısı kenarları kırpılmış kâğıttan, bazıları artık tanımak için aile büyüklerine sorulması gereken kişilerin bulunduğu resimler.

Askerlik, düğün, yaz hatırası ve aile fotoğrafları.

Kaç albüm var böyle içimdeki eskici dükkânında. Bu gurbet diyarına gelirken, kendime ve aileme ait hiçbir eşyamı getiremesem de yaşadığım her gün, tanık olduğum her olay bana bir albümün kapağını aralayıveriyor. Bazen uzak akrabalarımdan birisinin düğününü, bazen artık evlenmiş birinin çocukluğunu, bazen ailemizin birlikte olduğu o mesut anları, üniversite arkadaşlarım ve askerlik günlerimi getiriyor gözümün önüne.

Ve ben, birini çekseniz diğerleri de peş peşe yıkılacak gibi duran bu eskici dükkânının, biraz yorgun, biraz bezgin, biraz da eskide kalmış sahibi gibi bir ruh halindeyim şimdilerde.

Bir mahkeme kararıyla özgürlüğümü, bir KHK ile işimi, bir ithamla hayatımı, bir yafta ile itibarımı elimden aldılar. Emek verdiğim mesleğimde 20 yılımı, tüten ocağımı, özgürlüğümü ve nihayetinde hizmet etmeye çalıştığım, canımdan aziz bildiğim vatanımı aldılar benden. Bana bir eskici dükkânı gibi hatıralar ve bu hatıralara eşlik eden bir de ümit kaldı yalnızca.

Bu sebeple kendimi, çok da gelip geçeni olmayan bir sokakta, izbeliği ve ürkütücü sessizliği ile sinesinde tozlu eşyaları barındıran bir eskici dükkânına benzetirim bazen.