Ferit Can

Kapıyı açtığımda, hiç konuşmadan doğruca odasına geçip kapısını kapatıyor. Kulağım kapıda ne yaptığını anlamaya çalışıyorum. Gelen seslerden çantasını bıraktığını, hırkasını çıkarttığını ve bilgisayarını açtığını anlıyorum. Klavye ve mesaj sesinden biriyle yazıştığı belli oluyor. Kiminle yazışıyor acaba? İyice merak ediyorum.

Ne çok değişti. Sanki kızım gitti de bir başkası geldi yerine. Benimle sohbeti kesti neredeyse. Tamamen içine kapandı. Bakışları bir boşluğa kilitlenmiş gibi. Bakıyor fakat görmüyor. Sorularıma geçiştirircesine kısa cevaplar veriyor, sebepsiz yere sinirleniyor, tersliyor, anlamsız bir şekilde üzerine alınıyor ve bunun yanı sıra bazen de bana atarlanıyor.

Kolay olmadığını biliyorum. Yaşananlar çocuklarımızı bir anda büyüttü. Onların başına gelenleri kim kaldırabilir ki? Hele ailece hepimiz uykudayken kapıyı kırarcasına çalan polislerin, kapıyı açan babasını, bir anda bağırışlarla antrede yere yatırıp kelepçe takmalarını, evi didik didik aramalarını, bilgisayar ve üniversite hazırlık kitaplarına el koymalarını görmüş, iliklerine kadar korkuyu yaşamış kaç çocuk bu sarsıntının üstesinden gelebilir ki? Haftalarca gözaltında kaldıktan sonra çıkarıldığı mahkemece tutuklanıp Şakran Cezaevi’ne gönderilen babasını ziyarete giderken, geçtikleri kontrol ve aramalardan sonra, endişe duymayan kaç çocuk vardır acaba?

Evdeki bilgisayara polis el koyduktan sonra amcasının iş yerinden çıkma, eski bilgisayardan klavye sesleri gelmeye devam ediyor. Kulağım hala kapıda. Duyduğum oflama seslerinden canının yine epey sıkkın olduğu anlaşılıyor. Acaba babasının tutuklanmasından başka neleri dert ediniyor? Niye bana açılmıyor? Niye bana anlatmıyor?

Babası olsa ona muhakkak anlatırdı diye geçiriyorum içimden. Babası ile vakit geçirmeyi ne çok severdi. Akşam ben mutfakta iken babası ile derin sohbetler ederler, ben de bunlar bu kadar ne konuşuyorlar diye merak ederdim.

Mutfağa geçip yemeği kontrol ettikten sonra tekrar geliyorum kapısının önüne. Şimdi de telefonla konuşuyor. Salona geçip, televizyonun sesini biraz kıstıktan sonra tekrar geliyorum. İnternetten site adresleri veriyorlar galiba diye bir kanaat beliriyor bende. Yine de merakım artıyor.

İçimden kızıyorum, üniversite sınavı yaklaşıyor, kızımın uğraştığı şeylere bak diye hayıflanıyorum. Müdahale etme gereği duyuyorum fakat cesaretim yok. Benimle konuşmaması durumunda, onu kırabileceğim endişesi var içimde.

Artık dayanamıyor giriyorum içeriye. Yemek neredeyse hazır, sen daha üzerini değiştirmemişsin diyorum. Telefonla konuşuyordun sanki. Kimdi konuştuğun diye soruyorum. Bir arkadaşla deyip geçiştiriyor. Zorla konuşuyor benimle. Soru cevap şeklinde bir diyalog bizimkisi. Bakışlarını yakalayamıyorum. Parmakları can sıkıntısından hareket ediyor, bakışları da aynı noktada sabitlenmiş vaziyette.

Bana açılmayacağını anlıyor, kalkıyorum. Hadi hazırlan da yemek yiyelim diyorum. Mutfağa geçiyorum. Aklım hep onda. Neden bir şey yapamıyorum diye konuşuyorum kendimle. Neden bana bu kadar uzak? Neden sohbet edemiyoruz?

Mutfağa geliyor, yemekleri servis ediyorum. O hala kendi dünyasında. Başını kaldırıp da bana bakmıyor. Kaşıkla, yemek yemekten daha çok oyun oynuyor gibi. İştahı yine kapalı. Israrlarımdan kurtulmak için yemeğini alelacele bitirip kalkıyor masadan. Bende de iştah kalmıyor. Hemen toparlıyorum masayı.

Bulaşıkları yıkarken aklımda yine o var. KHK ile ihraç edilmiş bir öğretmen olarak bu sorunun üstesinden gelemeyişime içerliyorum biraz da. Benim kuralcı ve disiplinli yapımdan mı kaynaklanıyor uzak durması diye düşünüyorum. Şimdi babası olsa hemen anlatıvermişti derdini. Bir hata ve sıkıntı ilk önce babasına anlatılır ve benim kızacağımdan korkulurdu. Eşimin hoşgörülü yaklaşımları ve sıkıntıyı bana hissettirmeden çözmesi, kızımı hep rahatlatırdı. Telefonun başına bir şey mi geldi, eşim ‘’olur böyle şeyler’’ der, önce onun içindeki sıkıntıyı alır sonra tamir ettirir, olayı çözerdi. Benim kulak ardı edemeyeceğim şeyler eşim tarafından çaktırmadan halledilirdi baba kız arasında. Ya babası ne yapıyordur, o kara zindanda kızı yanında olmadan.

Yine odasına çekildi. Yine derin bir sessizlik egemen evimizde. Bir hamle daha yapma gereği duyuyorum. Tekrar kapı önündeyim. Bekliyorum, kitap sayfalarının çevrilme sesi yok. Yine klavye sesleri geliyor. Bu Messenger dedikleri programı kullanıyor olsa gerek. Acaba bir erkek arkadaşı mı var, kiminle yazışıyor bu kadar uzun süre. Erkek arkadaşı olsa, bir anne olarak hissederdim. Aklıma türlü türlü sorular geliyor.

İğreti bir tıklatmanın ardından kapısını açıp tekrar giriyorum odasına. Öyle mahzun duruyor ki oturduğu yerde. Konuşacağım kelimeleri seçemiyorum. Nasıl başlamam gerektiğini bilemiyorum. Onu kapandığı dünyasından, nasıl çıkaracağıma dair bir fikrim yok. Kızmanın, bağırıp çağırmanın kâr etmeyeceğinin farkındayım. Geçip yanına oturuyorum. Ne söyleyeceğimi bilemiyorum. Çekip kurtarmak istiyorum onu içindeki bu durumdan. Ellerim, ellerine uzanıyor. Ellerinin sıcaklığını hissediyorum. Başını kaldırıyor nihayet. Hüznün iyice kararttığı iri siyah gözleri, gözlerime değiyor. Bakışlarımız nihayet buluşuyor.

Elleri ellerimde. Başparmaklarımla okşuyorum narin ellerini. Küçüklüğündeki gibi onu sineme sarmak, korkusunu endişesini soğutmak, bu fırtınalı denizden gönlümdeki limanda bir müddet dinlendirmek istiyorum. Bakışlarımız konuşuyor sanki sözlere ihtiyaç duymadan. İkimizin de gözleri buğulanıyor. Sonra alıp göğsüme sarıyorum. Ağlamaya başlıyor. Sıkıca sardığım kollarımla, içindeki bu sıkıntı yumağı eriyinceye dek ağlasın istiyorum. Hıçkırıkları ve sesli ağlamaları, benim gözyaşlarımı da katıyor kendisine. Hiç konuşmadan ağlıyoruz.

Ne kadar büyüdü diyorum kendi kendime. Artık ne emzirdiğim bebek, ne parka götürdüğüm çocuk var şimdi sineme sardığım. Serpilmiş, benden daha boylu biri var şimdi kollarımın arasında. Canım kızım deyip saçlarını okşuyorum. Ağlaması geçiyor, kalkıp banyoda yüzünü yıkayıp geliyor. Benim odadan ayrılmaya niyetim yok. Onunla yakaladığım bu anı, iyi değerlendirmeliyim diye düşünüyorum. Ellerimle siliyorum gözlerimdeki yaşı.

Yanıma oturduğunda, susma ile konuşma arasında gidip geliyor. ”Anne Merve’yi tanıyorsun. Onun da babası hapiste, biliyorsun. Hem de babamla birlikte Şakran Cezaevi’ndeler. Merve ile konuşuyoruz sürekli. Babalarımızın bizden alınıp, zindana atılmalarını, senin öğretmenlikten ihraç edilmeni, ailelerimizin maddi sıkıntılar çekmesini, konuşup duruyoruz. Okuldaki arkadaşlarımızın bize olan olumsuz tavırlarını, ‘’teröristlerin kızları’’ demelerini, hakaretlerini birbirimizle paylaşıyoruz. Çekilen bunca sıkıntı arasında, biz de ailemize katkıda bulunmaya karar verdik. Merve ile iş bakıyoruz kendimize. Eğer zamanı uygun olursa, çalışalım diyoruz. İnternette sürekli iş bakıyor, AVM’lerdeki ilanlarını takip ediyoruz. Biliyorum, sana söylesem kabul etmeyeceksin ama son iki haftadır bununla uğraşıyoruz.”

Artık rahatlamış görünüyor, kaç haftadır üzerindeki hırçınlık kalkıyor. Denizin dalgaları duruluyor. Bir şey söylemeden, bir dokunma ile de çözülebiliyormuş sıkıntılar. Daha ön
ce neden yapmadım diye hayıflanıyorum. Gözyaşlarına daha önce yol verseydim, onlar benden önce hallederdi bu sıkıntıyı diyorum.

Bir yandan güzel saçlarını okşarken, bir yandan da konuşmaya başlıyorum. Ne kadar düşünceli bir davranış sergilediğini belirtip, memnuniyetimi dile getiriyorum evvela. Sonra üniversite sınavlarına bir seneden az kaldığını, şimdi çok iyi hazırlanıp istediği bölümü kazanmasını, eğer gerekirse üniversite okurken çalışma durumunu tekrar düşünebileceğimizi anlatıyorum uzun uzun. Fırsatını bulmuşken her konuda dertleşiyoruz. Yanı başımdaki kızımı özlediğimi fark ediyorum sanki. Çalışma konusunda, teklifimin kabul görmesi beni mutlu ediyor. Babasının da böyle düşüneceğini özellikle vurguluyorum…

Baba deyince, tekrar içimize bir hüzün çöküyor ikimize de. Hemen müdahale ediyorum kendimce. “Haydi, bugün çayı sen yap” diyorum. Mutfağa geçerken, kızıma bakıyorum. Ne zaman büyüdü bu kadar diye soruyorum kendime. Sonra bunca sıkıntıyı yaşayan çocuklar, artık neredeyse ihtiyar oldular sözleri geçiyor içimden…