Bu da benim hikayem…..Ağustos ortasıydı. O zamana kadar adliyenin önünden geçmemiştim ben. O gün tanıştım gözaltı, nezaret, soruşturma, polis, adliye, avukat, hakim, cezaevi gibi kavramlarla…Bir akaryakıt istasyonunda, asgari ücretle geçinmeye çalışıyordum.

Yine bir öğleden sonraydı. İşveren beni çağırdı ve bana “Biz aslında senden memnunduk, ama,sen suçluymuşsun kusura bakma seni işten çıkaracağız dedi.” ve tabiri caizse işten kovulmuştum. Aynı gün polis evimize baskın yaptı. İki cep telefonu, iki banka dekontu ve komik ama 1 dolara el kondu. Allah’tan dolar şu haberlerde manşet yapılan ‘F’ serisinden değildi. Dört gün nezarethanede tutulduk. Sonra mahkeme oldu. Hakim bey “Sizde şu an için bir suç delili yok ama sizi yine de tutuklayacağız, çünkü çok sıkıntılı bir dönemden geçiyoruz. Önce sizi içeri atacağız, sonra hakkınızda delil toplayacağız gibisinden sözlerle tutuklama kararı verdi. “Beş kişiydik…simitçi, kahveci, gazozcu…

O hakime asla hakkımı helal etmeyeceğim. Çünkü onun verdiği bu saçma sapan karar yüzünden tam 432 gün hapis yattım. Suçlarımda neymiş efendim, anayasal düzeni yıkmak. Ben bir pompacıydım. Nasıl yıkacaksam bu düzeni, mazot satarak mı? Terör örgütüne finansal destek sağlamak; aldığım asgari ücretle nasıl ay sonunu getiririm diye kara kara düşünen ben….ve terör örgütüne üye olmak.

Tanju Okan ve Zara şarkıları eşliğinde Çanakkale E tipi cezaevine götürüldük. Böyle başladı cezaevi günlerimiz. Tabi ilk günlerin şaşkınlığı vardı. Arkadaşlar diyordu ki; haydin duaya bu hafta çıkıyoruz. Bu hafta geçti nasipse önümüzdeki hafta’ya… Allahtan umut kesilmez. Bende diyordum ki, “Bunlar bizi hemen bırakmaz, hele bir 90 gün falan geçsin sonra bırakırlar bizi…”Evet bıraktılar ama 90 değil 432 gün sonra…Ama birşey diyeyim mi, bu dünyada başıma gelen en hayırlı şeydi belki de bu cezaevi günleri. Çünkü duaya ve ibadete sarıldık, zikiri ve tesbihatı yeniden keşfettik…

Uzun bir süre Tv’miz olmadı. Bu bize bir kez daha kardeşliği, birbirimize daha sımsıkı sarılmayı ve aramızdaki özlediğimiz muhabbeti hatırlattı.Kala kala bir avuç insan kalmıştık. Ziyaret günleri bizim için bir nevi bayramdı. Heyecanla görüş günlerini bekler, traşımızı olurduk. Kokular sürerdik, sanki camın ardındaki sevdiklerimiz bu kokuyu alabilecekmiş gibi. Ayda 200 ile 250 lira arası bir para bize yetiyordu. Allah öyle bir bereket veriyordu ki, neler yedik neler o imkansızlıkla orada. İskender bile yedik! İddialı voleybol maçları, kitap okuma seansları, Kur’an hatimleri, tecvid dersleri… Unutulmaz, unutulmaz…

Nadiren tahliyeler olurdu, sanki kendimiz olmuş gibi heyecanla yolcu ederdik yiğit oğlu yiğit kardeşlerimizi. Eşim evde üç küçük çocuğumuza hem annelik hem de babalık yaptı. Hem de her hafta kapalı görüşleri aksatmadı. Rabbim ondan ebeden razı olsun. İlk mahkemede beklenen tahliye olmadı. İkinci mahkemem ekimde oldu. Mahkemeden 10 gün önce annemin vefat haberi geldi. İzin aldım ve15 asker eşliğinde, ki bunların üçü subaydı ve 7-8 asker tam teçhizatlıydı, dünyanın en büyük teröristi muamelesi görerek cenazeye katıldım. 2. mahkeme bylock içeriklerine bakarak, onu benim değil eşimin kullandığına kanaat getirerek beni tahliye etti ama eşime suç duyurusunda bulundu. Yani çocuklarım babalarına kavuştu, ama bu defa da anneleri yanlarında değil. Hep bir yanları eksik.

Annemden 50 gün sonra babam da vefat etti. Babamın emekli parası ile geçinmeye çalışıyorduk, hem maddi hem manevi yıkıldım. Kala kaldım hem öksüz, hem yetim, hem eşsiz, hem de parasız…Şimdi ben çocuklara bakıyorum. İlgisiz bırakmamaya çalışıyorum, annelerinin yokluğunu hissettirmemeye çalışıyorum ama ne kadar. Annenin de babanında yeri apayrı. Onlarda bu süreçten nasiplerini aldılar. Gerçekler er veya geç mutlaka ortaya çıkacak tabi ama bu çekilen sıkıntılarında hesabını mutlaka birileri verecek…