Tarık BERA

“Dürüstlük” ve “vefakârlıkla” yoğrulan yüreği, “ihtilallerin” soğuk yüzü, “darbelerin” sıcak yanı ile yüzleşip çelikleşmişti.”

Yıllarca bu iki cehennem arasında mekik dokuyup durmuştu.

Şubat soğuğunun acısını uzun yıllar yüreğinde hissetmişti.

Hafızalara kazınan (1997 Şubat), Post modern darbesinin izleri ise hafsalasında hâlâ tazeliğini korumaktaydı.

Bu da yetmezmiş gibi birde Temmuz ayı’nın sıcaklığı, o narin bedenine dokunmuştu.

İkinci çocuğuna hamileydi. Temmuz sıcağının yanında hamilelik çilesi ayrı bir imtihandı.

Bu çile doğumla hafifler miydi yoksa daha da ağırlaşır mıydı? O da bilinmezdi.

Onu da ancak Rabbim bilebilirdi.

Ailecek akşam yemeklerini yemiş mutfak ile oturma odası arasında laflıyorlardı. Arada bir televizyona bakıyorlardı.

Çok tuhaf değil mi diyordu, Sevim Hanım..

Kahraman ise şaşkın bakışlardan sonra şaka mı bu deyivermişti.

Askerin darbeye kalkıştığını, haber spikerinin telaşlı konuşmasından ve hükümet yetkililerinden peş peşe gelen açıklamalardan anlamışlardı.

Sevim Hanım ile eşi gördükleri bu manzara karşısında buz kesilmişler ve olana bitene bir anlam verememişlerdi.

Hayatlarını eğitime ve insan yetiştirmeye adamış bu insanlardan başka ne beklenebilirdi ki..?

Kendi vatanını ve milletini hiçbir zaman yalnız bırakmayan Sevim Hanım ve eşi, kendileri için başlayacak olan tecrit hayatının ilk dakikalarını yaşadıklarının da farkında değillerdi.

Hamileliğinin son demleriydi, zorluk çekiyordu. Eşi kendisine yardım ediyor ve sürekli yanında olmaya çalışıyordu. Zaten başka da kimsecikleri yoktu. Her geçen gün televizyonda binlerce insanın tutuklandığını gören Sevim Hanım, kendisi ve eşi içinde endişelenmeye başlamıştı.

Endişesinde haklıydı. Çünkü kendileri de birer eğitim gönüllüsü idi.

Çok geçmedi..

Bir gecenin sabahında baskınla uyandılar. Operasyon yapan polislerin bağırışları tam bir dehşet manzarasını andırıyordu. Sanki sırtlanlar, yavru bir ceylanı aralarına almış parçalıyor gibiydi.

Şok olmuşlardı, dehşet dakikalarını an be an yaşıyorlardı.

İlk defa karşılaşmışlardı polislerle, hayatlarında polis karakoluna dahi gitmemişlerdi. Suçun adını dahi sadece kitaplarda okumuşlardı. Tatlı küçük kızı bu olanlar karşısında adeta kilitlenmiş ve yaşadığı dehşetin izlerini bedeninde yaşamaya başlamıştı…

Dudaklarından titrek titrek dökülen kelimeler endişeli ağlamalarla birlikte boğazında düğümlenmişti. Annee, babaaa mırıldanmaları çaresizce ve boğuk boğuk. Yüzünde oluşan beyazlık kireçe bandırılmış duvarları andırıyordu.

Sevim Hanım’ın dizlerinin bağı çözülmüştü. Eşinin darbeci iddiasıyla azılı bir suçlu gibi tartaklanması ve kelepçelenerek götürülmesi karşısında tutunacak yer arar gibiydi. Ama nafile… yorgun bekleyiş neticesinde de olduğu yere yığılıp kalmıştı.

Polislerin ortasında kızıyla yapayalnız kalan Sevim Hanım’ın hamile olduğuna da aldırış eden yoktu.

Küçük kızı, henüz dünya’ya gelmemiş kardeşine sıkı sıkı sarılmış, küçücük tombul ellerini annesinin beline dolamış ve hiç bırakmayacakmış gibi kenetleyerek kelepçelemişti.

“Bu nasıl bir tabloydu, Allah’ım,” dayanılacak gibi değildi.

Cezaevine konulana kadar eşinin neyle suçlandığını öğrenememişti.

Sevim Hanım için sadece kalbinin acı çekmesine sebep bu değildi; ona bakacak kimsesi de yoktu.

Anne, babası vardı ama babası annesine bakıyordu. Annesi yatalaktı ve sürekli bakıma muhtaçtı. Bu sebeple anne ve babası evlerinden ayrılamıyordu. Annesi bu durumda ona yardım namına hiçbir şey yapamazdı.

Kimsesinin olmayışı, eşinin tutuklanması, annesinin kendisine bakamayacak olması karşısında üzülmüştü ama onu asıl üzen şey, kayınpederi ile kayınvalidesi olmuştu.

Onlara kayınpeder ve kayınvalide demek ne kadar doğru olur acaba, bilemiyor insan, belki de eşinin ailesi demek daha isabetli olur çünkü kendilerini bütünüyle reddetmişlerdi.

En acı tarafı ise Sevim Hanım ile çocuğunu yüzüstü bırakmışlardı. Eşi tutuklandıktan sonra da kendilerini hiç arayıp sormamışlardı. Eşini cezaevinde dahi ziyaret etmemişlerdi.

Zaman geçtikçe yalnız kalmanın sebep olduğu psikolojik travma, onu daha da çok yıpratmıştı.

Bu nasıl bir şeydi; adını sey koy derler ya, işte öyle bir şey.

Allah’ım bu nasıl bir benlik kaybolması idi ki kendi öz evlatlarını ve torunlarını en gaddar vicdanların bile yapamayacağı şekilde reddetmişlerdi.

Bunu anlamak mümkün değildi.

Torunu ve gelini aç mıydı, açıkta mıydı?

Paraları var mıydı, nerede kalıyorlardı?

Oğullarının parası var mıydı, cezaevinde durumu nasıldı? Bunları hiç mi merak etmemişlerdi.

Eşine en çok ihtiyacı olan bir zamandı bu ama onu alıp götürmüşlerdi.

Ne yapacaktı şimdi tek başına, nasıl doğum yapacaktı?

Kim yardım edecekti ona.?

Yelkovan, akrebin peşi sıra zamanı mekik mekik dokuyordu. Dakikalar zaman sahnesinde acıları giyinip kuşanıyordu. Saatler yürek tahtasında kan doğruyordu.

Bir yandan eşinden ayrı kalmanın ıstırabı ile boğuşurken bir yandan acı gerçeklerle yüzleşiyordu. Göğüs kafesindeki kemiklerin sızısı bütün bedenini ateş gibi sarıyordu.

Doğum günü yaklaşmaktaydı, ne yapacaktı, kime rica edecekti?

Kimden yardım isteyecekti?

Aklına alt katında oturan komşusu geldi. Komşusuna zaman zaman yardımları da dokunmuştu. Ondan rica etti, vicdan sahibi olan komşusu Sevim Hanım’ı kıramamış ve doğum gününde yanında olmayı kabul etmişti. Aynı zamanda bekâr olan erkek kardeşinden de yardım istemişti ve o da bin bir türlü zorlukla yıllık izne ayrılıp yanına gelivermişti.

Üzerine her yıl doğum günleri düzenlenen o gün gelip çattı. Doğum çok şükür gerçekleşti. Hastanede bir gün kaldıktan sonra da emanetini kucağına alarak eve doğru yol aldı.

Her şey onu o kadar sıkışmıştı ki, ne yapacağını kestiremiyordu ve düşünüyor yetmiyor bir daha düşünüyordu. Mengeneye sıkışmış gibi bir türlü rahatlayamıyordu. Tek başına bütün bunlarla nasıl başa çıkabileceğini de bilemiyor
du.

Sıkıntı giderek kartopu gibi yuvarlanıyor ve gözü önünde kardan bir dağ gibi oluveriyordu.

Bir torunları daha olmasına, gelinleri tek başına lohusalık dönemi geçirmesine, maddi ve manevi ihtiyaçları olmasına rağmen eşinin ailesi onları hiç aramamış ve sormamıştı.

Olsun aramasınlar demişti Sevim Hanım. O hep Allah’a güvenmiş ve mutlaka birilerinin yanına geleceğini, halini hatırını ve ihtiyacını soracağını düşünmüştü, umut etmişti.

Ve Allah onu düşüncesinde de yalan çıkarmamıştı, unutmamıştı, umutlandırmıştı.

Doğumdan üç veya dört hafta sonra arkadaşlarından birisi onun doğum yaptığını duymuş, eşiyle birlikte çıkagelmişlerdi. Bu geliş ona bütün acılarını unutturmuştu.

Eşinin ailesi tarafından sahip çıkılmayan Sevim Hanım ve çocuklarına bir dostun sahip çıkması az da olsa onların acısını hafifletmişti.

İNANIYORUM! Bir gün kendimi duamı yaşarken bulacağım,” demişti