Ferit CAN

Elinde battal boy mavi bir çöp poşeti, cezaevinin kapısı önünde duruyordu. Döndü, cezaevinin heybetli kapısına baktı. Dalgın gibiydi. Kendisini bir an eski Türk filmlerinin başlangıcında gibi hissetti. Birçok film öyle başlardı. Acı acı tebessüm etti. Neden sonra kendisini karşılamaya gelen abla ve abisinin arabadan indiklerini fark etti. Sabahki duruşmada mahkemede de onu yalnız bırakmamışlardı. Onların adımlarını hızlandırdıklarını görünce çakılı kaldığı yerden, bir iki adım attı sonra koşmaya başladı. İçerisinde cezaevinde kullandığı eşyaların bulunduğu mavi çöp poşetini bırakıp, abla ve abisine sarıldı. Ablasının hıçkırıklarını duyuyordu. Abisine sıkıca sarılmıştı. Sessiz iç çekişleri, göğüs titremelerinden anlaşılıyordu. Sıcak gözyaşları ile birbirlerinin yüzlerini yıkıyorlardı adeta.

Kolları gevşeyince, gözyaşlarını sildiler. “Gözün aydın, gözümüz aydın” kelimelerinden başka kelime çıkmamıştı ağızlarından. Abisi, arabanın bagaj kapısını açtı, mavi poşeti koydu ve arabaya bindiler. Sanki ne konuşacaklarını bilemiyorlardı. Nemli gözleri ile dışarıya bakıyordu. Tam 23 ay olmuştu dış dünyadan tecrit edileli. Oyuncak mağazasına girmiş bir çocuk gibi ilgiyle bakıyordu her şeye. Altın sarısı ışıklar saçan güneşi, mavi gökyüzü ve beyaz bulutları, hayatın acılarına aldırış etmiyor gibi etrafa dallarını uzatan yeşil akasya ağaçlarını, arabaları, içindeki insanları ilk kez görüyormuşçasına dikkatle izliyordu.

Abisinin ” Anlatsana Turgut, koğuşundakiler nasıl karşıladılar tahliyeni? ” sorusu ile bozuldu sessizlik. “Sevindiler ama gardiyanlar, 20 dakika mühlet verdikleri için hepsi ile tam vedalaşamadım.” diye cevap verdi abisine. Ne var ki; aklı hala koğuşundaydı. Koğuştaki diğer tutuklulara göre en genç olanlardan biriydi. 27 yaşındaydı. Sincan Cezaevi’ne girerken 25 yaşında, KHK ile ihraç edilmiş, 3 yıllık bir İngilizce öğretmeniydi. Eşi Ayfer Hanım ve henüz bir yaşına dahi girmemiş, kalbindeki rahatsızlık sebebiyle tedaviye muhtaç minik oğlu Adnan’dan onu ayırıp koymuşlardı Zindan- ı Sincan’ a. Koğuşundakiler gözünün önünden geçmeye başladı. Beyaz gür bıyıkları ile Koğuşun Kıdemlisi Halil Abi’nin o babacan tavırlarını, beraber nöbetçi olup yemek dağıtıp, çay servisi yaptıkları Yusuf Ziya Abiyi, İngilizce çalıştırdığı arkadaşlarını, Doktor Eyüp Bey’ i, “müdürüm” diye hitap ettikleri için cezaevi yönetiminin sürekli uyarıda bulunduğu Emniyet Müdürü Hakan Bey’ i hatırladı hemen. Şu an neler yaptıklarını ezbere biliyordu hepsinin.” Bir yanım hala orada. İnsan tahliyesine bile sevinemiyor” dedi içinden.

Abisinin telefonu çaldı. Turgut Bey bir an irkildi. Düşüncelerinden sıyrıldı. Abisi telefonu açmadan, hemen ona uzattı ” Bak, Ayfer arıyor dedi.” Telefonu eline alınca, bir garip hissetti kendini. İki yıldır ankesörlü telefonlardan başka telefon gördüğü yoktu. Telefonu açınca, sadece “Alo” diyebildi. Karşı taraftan da sadece hıçkırık sesleri geliyordu. Konuşmak mümkün değildi. Dudakları titriyor, iradesi ile onları kontrol altına alamıyordu sanki. Dakikalar geçmesine rağmen eşine, kopuk kopuk kelimelerle “çıktım abim ve ablamla beraberim ” cümlesinden başka bir şey söyleyememişti. Ablası, kardeşi Turgut’ un yanaklarından akan iri gözyaşlarını görünce, arka koltuktan uzanıp telefonu aldı ve şimdi abilerine gittiklerini, daha sonra arayacağını belirtip kapattı telefonu.

Üç kardeşin de yüreği ezilmişti. İnce ve siyah bir tül gibi saran hüznü dağıtmak için abisinin eli radyoya gitti. Ablası peşi sıra sorular sordu. Cep telefonundan Adnan’ın yaramazlık yaptığı videoları gösterdi. Biraz olsun dağılmıştı kederin ağır, kurşunî havası.

Abisinin evine geldiklerinde yeğenleri ve yengesi karşıladı onları. Bayram havası vardı evde. Dokuz yaşlarında ikiz kardeşler Zehra ve Kübra en güzel kıyafetlerini giymişlerdi. Mutfaktan nefis yemek kokuları geliyor, etrafa mutlu bir ailenin hayat dolu neşe pırıltıları yayılıyordu. Şimdilerde on binlerce aile bu sıcak yuva ortamından uzak, kimi zindan köşelerinde, kimi gurbet diyarlarında hayata tutunmaya çalışıyor, ayrılığın acısıyla kavruluyorlardı.

Biraz sohbet ettikten sonra ikindi namazı için kalktı. Banyoda abdest alırken, zindanda lavabo sırası aklına geldi. 30 kişinin kullandığı, iki lavabonun önünde beklediği günleri hatırladı. Hala dışarıda olduğuna inanamıyordu. Sanki birazdan abdest aldıktan sonra altı naylonla kaplı seccadesini alacak, iki ranza arasındaki boşluğa serecek ve namazını kılacak gibi hissetti. İkindi namazı sonrası dua için kaldırdığı elleri, içindeki hamd ve şükür duygularını gök katına sunar gibiydi.

Güneş mesaisini bitirmiş usulca çekiliyordu. Turgut Bey balkonda bir müddet izledi gün batımını. Akşam yemeğinden önce annesi ve eşi ile telefonla görüştü. Banyo yapıp abisinin aldığı yeni kıyafetleri giyindi. Keşke her şey bu kadar kolay olabilseydi diye düşündü. Acılarını, hayatını altüst eden gelişmeleri, onu bir uçurumun kıyısına sürükleyen hadiseleri de bir kıyafet gibi çıkarıp bir kenara koyabilseydi.” Maalesef bazen bir elbise gibi değil, cildimiz gibi ayrılmaz bir kader oluyor hadiseler hayatımızda” dedi kendi kendine.

Yemekten sonra ” abi bana müsaade edersen ben Kütahya’ ya gideyim ” dediyse de “bugün biraz istirahat et, yarın gidersin olmaz mı” karşılığı gelince “olur” dedi.

Yastığa başını koyduğunda tekrar arkadaşları geldi hatırına. Şimdi ne yapıyorlardı acaba. Kitap okuyanından, mektup yazanına, uyumaya çalışanından, ibadet edenine kadar birçok desenin olduğu bir tablo oluştu gözünün önünde. Hepsi de güzel insanlardı. Mekân dar fakat gönüller genişti. Terörle suçlansalar dahi hepsi, kesme billurdan parıldayan kalplere sahip, ahlaklı, temiz insanlardı. Kendisi yemeyip meyvesini ikram edenin yanı sıra kantinden sipariş verip arkadaşının ihtiyacını giderenini de müşahede etmişti o dört duvar arasında. Allah’a kul olmaya ve inandıkları gibi yaşamaya çalışan örnek insanlardı hepsi de. Etrafına şöyle bir baktı, özgürce derin bir nefes aldı. Heyecan, ayrılık ve hüznün yorduğu bedeni ve gözleri, temiz kokulu beyaz nevresim takımında uykuya daldı.

Gece yarısı gözlerini açtığında, duvardaki saat henüz sabah namazı vaktinin girmediğini gösteriyordu. Şimdi zindanda herkes Teheccüd namazı kılıyordur diye düşündü. Sessizce kalkıp usulca abdestini aldı. Namazını kıldıktan sonra çığlıksız iç haykırışlarıyla dua dua Rabbine yalvardı. Arkadaşlarını isim isim sayarken hepsinin ayrı dertlerini düşündü, paslı kilitlerin kapalı kapılardan sökülüp atılması ve içeride masum insanların özgürlüğe ve sevdiklerine kavuşması için yalvardı Yüce Yaratan’a. Gitmeye yolu, çıkmaya kapısı olamayan darda kalmış tüm mazlumlara dua etti.

Sabah kahvaltısından sonra yenge ve yeğenleri ile vedalaştı. Abisi ile evden çıkarken kapının kenarında battal boy, mavi çöp poşetini gördü. Defterlerini ve birkaç eşyasını aldıktan sonra iyice yıpranmış elbiselerinin bulunduğu poşete bir müddet baktı. İki sene geçirmişti onlarla. Cezaevinde onları yıkamak için verdiği uğraşıyı, soğuk olduğu zaman kat kat giyindiği kış günlerini hatırladı. Başını çevirip, elinde ufak bir çantayla devam etti abisinin arkasından.

Arabaya binmeden önce başını kaldırdı saat 08: 00 den sonra açılan havalandırma avlusunda olduğu gibi baktı gökyüzüne. Gökyüzü masmavi, pırıl pırıldı. Güneş olanca cömertliği ile arz-ı endam ediyor, sıcaklığı ve altın sarısı rengiyle hayata bir iksir sunuyordu. Ilık esen bir sabah rüzgârı, ağaç dallarını hışırdatıyordu. “Özgürlük” dedi, derin bir nefes aldı, bindi arabaya.

Terminale geldiklerinde abisi ile vedalaştı.” Her zaman yanımda oldun abi sağ olasın, babamızın yerini aldın Allah senden razı olsun” dedi. “Turgut senin yaptığın yanlış bir şey yok, imtihan dünyası diye, buna diyorlar olsa gerek, bizim kaderimize de bu düştü, Allah yolunu açık etsin ” dedi. Uğurladı kardeşini.

Terminaldeki baş döndürücü hayat akışını görünce şaşırdı. Geç kalan yolcuların ellerinde valiz veya çantalarla koşuşturmaları, seyahat firma simsarlarının gelen yolculara “abi neresi” diye ısrarlı soruları, büfeden hızlı hızlı alışveriş yapan müşterileri, boşalmış ve yassıltılmış su şişelerini toplayan temizlikçilerin uzun saplı süpürgelerini sallayışları, pek de iç açıcı haberler vermeyen günaydın haberlerini izleyen biletçileri, her biri elindeki cep telefonu ile meşgul gençleri görünce kendisini bir garip hissetti. İnternetten aldıkları bileti bir kez daha teyit etti bilet satış noktasından ve perona gitti.

Bu şehirden ayrılıyordu şimdi. Üniversiteyi okuduğu, öğretmenliğe başladığı, evlenip yuva kurduğu ve çocuğu Adnan’ın dünyaya geldiği Ankara’ da kaybetmişti işini, yuvasını ve özgürlüğünü. Ankara’nın cezaevine iki senesini, mahkemelerine adalete olan inancını gömmüş, memleketine doğru gidiyordu. Otobüsün tekerlekleri yolları içiyormuşçasına mesafe alırken, başını yasladığı camdan etrafı temaşaya devam ediyordu.

Şehrin hemen çıkışında otobüsün iyice yavaşladığını ve sağa doğru yanaştığını fark edince bulunduğu yerden doğruldu. Polisler güvenlik uygulaması yapıyorlardı. Resmi üniformalı memurların yanında, yelekli sivil polisler de vardı. Birden iki sene önce bir hücre evi basıyor gibi evine gelen polisler geldi gözünün önüne. O meş’um günü sanki tüm hücreleri ile tekrar yaşadı. Sabahın erken saatinde, gün daha ışımadan basılan evinde, kapıyı açar açmaz yüzüstü yatırılıp, ters kelepçe takıldığı, bir polis memurunun, vahşi hayvan öldürmüş avcı pozu ile diziyle sırtına basarken sırıtmasını, eşi Ayfer Hanım’ın korkudan büyüyen gözlerle kendisine bakışını hatırladı. Otobüs camından polislere bakarken, sinirleri fazla elektrik almış teller gibi titremeye başladı, adaleleri gerildi, yüzündeki kırışıklıklar bir anda kayboldu. Parmakları gayri ihtiyari koltuğun kenarını koparırcasına sıkıyordu. Bir polis memuru gelip tüm kimlikleri topladı. Gözleri, memurların üzerindeydi. Acaba bir aksilik olur muydu? Olmayacak şey değildi. Evinde buldukları özel bir dershaneye ait soru bankası kitapçığı sebebiyle terörle yargılanan ve iki sene hapis yatan kendisi değil miydi? Vatan millet için çalışan bir öğretmeni terörist diye yaftalayanların, yapamayacakları şey yoktur diye düşündü.

Polislerden biri, otobüsten muavini çağırıp kimlikleri verdi. Muavin yolculara dağıttı kimliklerini. Turgut Bey hala heyecanını atamamıştı üzerinden. Hayatta her şey geçer, zorluklar, sıkıntılar elemlerini bırakırlar zaman yolculuğunda, birer hatıraya dönüşürler. Ama insanın onurunu zedeleyen yaralar hep açık kalır, iyileşmesi neredeyse imkânsızdır. Hapiste yattığı iki sene belki tebessümle anlatacağı bir anı olabilir ileride fakat terörist ithamı, polislerin evini bastığı an ki muameleleri, sorgu sırasında ailesi ile tehdit edilme anlarını, ölürken dahi bütün sıcaklığı ve netliği ile hatırlayacağından emindi.

Otobüs Kütahya terminaline vardığında çocukluk ve ilk gençlik günleri geldi yâdına. Ne güzel günlerdi diye iç geçirdi. Elindeki çantası ile baba evine koyuldu. Aslında artık kendi evi de sayılırdı zira tutuklanınca Ankara’daki evlerini boşaltmış, eşyalarını Kütahya’ya baba evine taşımışlardı. Eşi ve oğlu da anne ve babası ile kalmaya başlamışlardı. Babası, Turgut Bey’in cezaevine girdikten iki ay sonra vefat etmişti. Annesi, eşi ve bir de bebekleri kala kalmışlardı zorluklar girdabının amansız helezonlarında.

Evine yaklaştığında pencerelerdeki tül perdelerin aralandığını fark etti. Annesi ve eşi yolunu gözlüyorlardı belli ki. Artık dayanacak gücü kalmadı, coşkun bir nehrin denize kavuşma anı gibi hızlı adımlarla koştu. Annesinin elini öptü, ikisinin de gözlerinde, gözyaşları saydam bir perde oluşturduğundan birbirlerini tam seçemiyorlardı. Ana oğul yılların hasretini giderircesine sarıldılar. Annesi gelinini de aldı diğer koluna. Gözyaşlarına yol verdiler. Yürekleri ferahlayıncaya kadar ağladılar. “Bana hakkınızı helal edin” dedi Turgut Bey. Annesi “oğlum, biz kime hakkımızı helal etmeyeceğimizi iyi biliyoruz” dedi.

Turgut Bey eşi Ayfer Hanım’a baktı. Gözlerinin beyazında damar damar kırmızılıklar vardı. Hapiste iken içindeki söz sandığında biriktirdiği, konuşmayı planladığı, sormayı düşündüğü konulardan hiçbiri aklına gelmiyordu. Heyecan ve duygu yoğunluğundan olsa gerek, kulakları uğulduyor, kafasının içinde yoğun bir sis kümelenmesi varmış gibi düşüncelerini bir türlü berraklaştıramıyordu. Dili damağı kurumuş, ağız ve boğazı köseleşmişti.

Kendini toparlamak için bir kaç kez boğazını temizledi. Yine pek fazla bir şey konuşamadı. Olgun bir meyvenin tadına bakar gibi hüznü duyumsadı, eşinin zeytin siyahı gözlerine bakarak. Eli eşinin yüzüne gitti, yaprak üzerinde incileşen çiğ tanesi gibi gözyaşlarını sildi. Dudaklarından “oğlumuz Adnan” kelimeleri ancak çıkabildi.

Turgut Bey yatağında yatan oğlu Adnan’a doğru yöneldi. İpeksi yanaklarından öperken, evlat hasreti çeken arkadaşlarını hatırladı. Tahliye ve beraatları için Sincan’ da bıraktığı arkadaşlarına dualar gönderdi…