Ferit CAN

 

Kocabaş Cezaevi C- 2 koğuşunda tatlı bir telaş vardı. Plastik sandalyeler ranzaların bulunduğu tarafa çekiliyor, konuşmacının yeri “u düzeninde’’ herkesin görebileceği bir noktaya konumlandırılıyordu. Pazartesi ve perşembe günleri, tutukluların büyük çoğunluğu oruç olduğu için öğle yemeği yerine “Kocabaş Söz Sofraları” adı altında bir program yapmışlardı.

Her hafta iki kişi bu söz sofrasını açardı. Konuyu konuşmacı belirler. İster kendi hayatından kesitler, hatıralar anlatır isterse bilgisi, merakı veya uzmanı olduğu bir konuyu aktarırdı koğuş arkadaşlarına.

“Terör örgütüne üye olmak” komik ithamı ve iddiasıyla işlerini, özgürlüklerini, ailelerini ellerinden aldıkları bu insanların her biri, yıllarca vatanına milletine hizmet etmiş, insan yetiştirmiş, konularında ehil, donanımlı, aydın insanlardı. Böylesi bir aydın topluluk arasından konuşmacı bulma sıkıntısı zaten hiç yaşanmadı.

Program epey tutmuştu. Her biri birbirinden ilginç konular, birbirinden farklı insanlar tarafından anlatılıyor, çeşit çeşit lezzetler, açılan bu söz sofrasında dinleyenlerin damağında nefis tatlar bırakıyordu. Konuşmacılar ve dinleyenler, kendilerini Kocabaş’ın dışında, bir konferans salonundaymış gibi özgür hisseder, farklı ve verimli bir zaman dilimi geçirirlerdi. “Keşke daha önce başlasaydık bu konferanslara” dedim içimden. 14 aydır tutuklu bulunduğum cezaevinde, ilk 8 ay konferansların olmamasına hep hayıflanıp durdum.

İlahiyat mezunu Halil Hoca, İslam tarihinden kesitler ve sahabe hayatları anlatırdı. En son sohbetinde Muharrem ayı ve Kerbela olayını anlatmıştı. Hatip bir insandı Halil Hoca, etkilenmemek mümkün değildi. Tecrübeliydi. Kürsülere alışıktı. Bu sebeple Kocabaş’ ta söz sofraları programın ilk konuşmacısı Halil Hoca’ydı. Toplum karşısında konuşmak, hep biraz çekinilen bir şey olmuştur ya, burada da durum farklı değildi. Halil Hoca’dan sonra konuşma yapacak herkes, konusunu hazırlamaya, notlar almaya başlamıştı. Meyvesi bol bir ağaç olacağı, daha başta belli olmuştu programın.

Tutuklu polislerin anlattıkları hatıralar, Agatha Christie romanlarına benzer bir tat verir, konuşmacının anlatırken uyandırdığı merak, dinleyicilerde soru sorma isteği hasıl eder, olayın nasıl sonuçlandığını öğrenmek için ilgi ve dikkat hep yüksek seviyede olurdu. Tutuklu polislerden biri trafik branşlı olunca, gördüğü elim trafik kazalarını, ilginç sürücü tiplerini, enteresan diyalogları anlatır, sohbet sonrası da dinleyenler, yediği haksız(!) trafik cezalarından bahisler açarlardı.

Edebiyat Öğretmeni Nusret Hoca da dilinde hitap çiçekleri açmış insanlardan biriydi. Her sohbetinde bir şairi anlatırdı. Bazen bir şairi başka bir şairin beyitleri ile anlatır, açtığı söz sofrası bir ziyafete dönüşür, herkesi mesti mahmur eylerdi. Okuduğu şiiri yaşıyor gibi aktarır, tüyleri diken diken eden bir ürperti sarardı içimizi. Dinleyenler sohbet sonrası kalem defterlerini alır, kısm- ı azamını duaların teşkil ettiği defterlerine, Nusret Hoca’nın ezberinden okuduğu şiirleri yazarlardı. Ben de Yunus Emre’nin “Aciz düştüm, zalim nefsin elinden” şiirini ilk ondan duymuş, büyülenmiş, dua defterime geçirmiş ve ezberlemiştim.

Doktor Ersin Bey ilginç konular anlatan konuşmacılardan bir diğeriydi. En son “kan damarlarını” anlattı. Atar, toplar ve kılcal damarların yapısından kan basıncına, oradan kirli kanın tahliyesine kadar ele aldı konuyu. Akciğer ve kalbin kan dolaşımındaki önemli fonksiyonlarını bir bir dile getirdi. İnsanın içinde işleyen nasıl bir fabrika varmış meğer.
Halen daha elimdeki damarlara her baktığımda, hayret ve hayranlığım artar ve hamd hissi ile dolar kalbim.

Mühendis olmasına rağmen esnaflık yapan Hayri Abi’ de renkli kişiliğiyle dikkat çeken bir simaydı. Kendisi bize özgür zamanlarında uğraştığı hobilerinden olan ‘’tespih’’ üzerine bir konferans vermişti. Zeytin çekirdeklerini beton zeminlere sürte sürte hediyelik tespihler yapan biz tutuklular için cazip bir konuydu. Sadece imame ve tanelerden ibaret bilirdik tespihi. 99’luk tespihlerde her 33 tane den sonra gelen habbeye durak dendiğini, imame ile püskül arasına düğümlük konup, düğümlerin gizlendiğini, her 11 tane’den sonra pul tabir edilen mercimek büyüklüğünde ayraçların kullanıldığını, püskül yerine kamçı ibaresinin kullanılması gerektiğini Hayri Abi’ den öğrendik. Arapların misbaha dedikleri tespihlere dair özellikle taş ve kemik çeşitlerini, bunların nasıl yapıldıklarına dair birçok enteresan şey anlattı. Sonra Esma -i Hüsna çekilirken virdlerin sayılarını verdi. Bir de tespih çekilirken, dilden söylenenin gönülden gelmesi gerektiğini Yunus Emre’nin şu beyti ile tamamladı.
Sûfîyem halk içinde, tesbîh elümden gitmez,
Dilüm hep ma’rifet söyler, gönlüm hîç kabûl itmez.

Ranzalar ve plastik sandalyelerde herkes yerini aldıktan sonra hikmet dolu sözleri, geniş kültürü ve birikimiyle Mustafa Hoca da oturdu. Kendisi KHK ile ihraç edilmiş bir tarih öğretmeniydi. Mustafa Hoca ayaklı kütüphane denen insanlardandı. Bir konu, hangi kitapta nasıl ele alınmış, karşılaştırmalı olarak anlatırdı yeri geldiğinde. Hiç ismini duymadığımız yazarlar, onun arkadaşları gibiydi sanki. Onları yakından tanıyormuş gibi bahseder, bizim elimizden tutar, yazarların dünyasında seyahate çıkarırdı.

Mustafa Hoca, söze başladı. ” Arkadaşlar, bugün size Roterdamlı Erasmus’ tan bahsedeceğim” dedi. Dinleyicilerin birbirlerine tebessümle bakışlarında ” bu konferansın da ilginç olacağı kesin ” manasını okumak mümkündü.

” Rotterdam’ da 1466 yılında doğan Erasmus, 1536 yılında İsviçre’nin Basel kentinde 69 yaşında vefat etmiştir. Dini bir eğitim almış, rahip olmuş fakat rahip cüppesi ile faaliyette bulunmadan, kiliseden aldığı özel izinlerle Paris Üniversitesi’ ne ve İngiltere’ye gitmiştir. İleri düzey Latincesi ve eski eserlere olan ilgi ve vukufiyeti hep takdir görmüştür. Etkin bir yazı kabiliyeti, engin düşünce ufkundan gelen yansımaları kâğıda aktarmada oldukça mahirdir.

Rönesans ile birlikte ortaya çıkan hümanizm akımının, fikir babalarından en ön sırada gelenlerdendir. Hiçbir milletin ötekine üstünlüğünü kabul etmez. Savaşlara karşıdır ve insan aklının bunu kabul etmemesi gerektiğini, toplumsal yapıyı kargaşaya sürükleyecek çatışmalardan uzak durulmasını hararetle savunur. Kilisenin parayla cennet vaat ettiği ve günah bağışladığı bir sisteme karşı çıkar, ne var ki bu karşı çıkış, çağdaşı Martin Luther gibi kiliseye savaş açarak veya yeni bir mezhep kurmak şeklinde değildir. Mezhep savaşları çıkmaması için uzlaşmacı bir tavırla, önce entelektüel düzeyde konunun ele alınmasını, tarafların fikirlerini paylaşarak adım atmaları gerektiğine inanır.

Roterdamlı Erasmus’ un en önemli fikirlerinden biri de Avrupa Birliği düşüncesidir. Kültür, bilim ve sanat ortak paydasında birleşmiş ve bir çatı altına girmiş Avrupa uluslarını tek bir toplum olarak görmek, onun en büyük ideali olmuştur. Ortak dilin Latince olması gerektiğini savunmuştur.

Avrupa Birliği ideali üzerine fikirlerini ortaya koymuş, düşüncelerini insanlarla paylaşmış Erasmus’un bu hayalinin gerçekleşmesi için 450 sene üzerinde bir zamanın geçmesi gerekmiştir. Bugün üniversiteler arası öğrenci değişim programlarına, kültür, eğitim ve bilim alanında birçok projeye onun isminin verilmesi bir tesadüf eseri değildir ” dedi.

Mustafa Hoca, Roterdamlı Erasmus’un kişiliğini, kitaplara olan düşkünlüğünü, Avrupa’nın çeşitli ülkelerinde ikametlerini, detaylı bir şekilde anlattı. Teferruatıyla ele aldığı bu konuyu nereye bağlayacağını hepimiz merak ediyorduk.

“Arkadaşlar, Roterdamlı Erasmus’un biyografisine sığmayan hayatında, gördüğüm en önemli husus, insanın inandığı konularda, ideallerinde, samimi olarak saçtıkları fikir tohumlarının bir gün muhakkak yeşereceği, filizleneceğidir. Şu anda tesis edilen Avrupa Birliği, Erasmus’un hayaliyle ne kadar örtüşüyor onu tam bilemiyoruz ama bir gerçek var ki 450 sene geçse de bir ideal realize edilmiş ve gerçekleşmiş oluyor.

Bizim de ideallerimiz, hayallerimiz var. Bizim hayallerimiz de dünya barışına, hakikatlerin gün yüzüne çıkışına dair değil mi? Bu belki kısa vadede gerçekleşmeye bilir fakat önemli olan hep ana binanın altında kalan ve görünmeyen temel taşların oturtulmasıdır. Çekilen çilelerin, dökülen gözyaşlarının üzerinde yükselen eserler, ortaya çıktığında görünmeyen tarafın yani temelin de bunda esaslı bir payı olduğu görülecektir. Erasmus’un hayatının beni etkileyen böyle bir yönü var. Bugün de sizinle bunu paylaşmak istedim ” deyip bağladı konuşmasını.

Mustafa Hoca konferansını bitirdiğinde, tutukluların Roterdamlı Erasmus’u Kocabaş Cezaevi’nde tanıdıklarına dair mutlulukları çehrelerine yansıyan tebessümlerinde okunuyordu.