Ferit CAN

Önce mazgal açıldı. Koğuştaki herkes dikkat kesildi. Bu bir tahliye müjdesi, idare tarafından bir ismin çağrılması, zamansız bir arama yapılması için kapının açılmadan önce yapılan rutin bir şeydi. Mazgaldan içeriyi kontrol eden bakışlar geriye çekildi. Mazgal kapandı, kapının kilitleri ve sürgüleri açıldı bu sefer.

Gardiyanın yanında duran şahıstan anlaşılan, yeni birinin aramıza katıldığıydı. Ne var ki gelen pek de yeni tutuklanmışa benzemiyordu. Duruşunda ne bir korku ne de bir telaş vardı. Diken yeşili renginde iri gözleri ile etrafı süzüyordu. Derin bakışları, sakin ve pırıl pırıldı. Sol kaşı biraz yukarıda, sorularına cevap arayan biri gibi bakışlarını koğuşta gezdirirken, göz göze geldik. Bakışlarıyla etrafı idare eder bir hali vardı sanki. Gözlerim, gözlerine değdiğinde üst ranzada oturuyordum, nedense biraz heyecanlandım, kendimi biraz daha toparladım. İçimde, saygı duymanın tatlı ürpertisini duydum. Bakışları üzerimden ayrıldığında, kendimi gayri ihtiyari ranzadan aşağı attım, terliklerimi giyindim. Etrafı sakince tarayan gözlerini bir kez daha üzerimde hissettiğimde ise hafifçe başımla selam verdim. Hafızasınaalır gibi bakışlarını gezdiriyordu koğuşun dört bir yanında.

Gardiyan, koğuş kıdemlisi Yahya Abi’ye dönerek ” iki, üç gün burada kalacak, misafiriniz ” dedi. Yahya Abi’ nin ağzından sadece ” tamam ” kelimesi çıktı. Gardiyanların hareketlerinde bile her zamankinden farklı bir şey vardı. Çok ender görülen, saygıya yakın bir ölçülülük hâli vardı sanki üzerlerinde… Misafirin, aklar düşmüş hafif dalgalı saçları ve geniş alnı, iri gözlerini öne çıkarıyor, nazara veriyordu. Yaşı, elli civarındaydı. Üzerinde kalın ve siyah kumaştan bir pantolon, gri renk bir gömlek ve siyah bir mont vardı. Uzuna yakın boyluydu. Onda beni çeken bir şey vardı sanki. Kanım kaynadı derler ya, bir anda pozitif bir bağ kurdum kendisiyle.

Misafirin elinde orta boy bir poşet vardı. Yahya Abi, televizyonun bulunduğu yerdeki plastik masa ve sandalyelerin olduğu noktayı, eliyle işaret ederek ” buyrun ” dedi. Masaya doğru ilerlerken, koğuştakilerin üç aşağı beş yukarı benim hissettiklerime yakın duygular içinde olduklarını tahmin edebiliyordum.

Oturduktan sonra Yahya Abi kendini tanıtarak söze başladı. Misafir, ” ismim Ahmet Cemal, Sincan Cezaevi’nden Silivri’ ye naklediyorlar beni. Düzce Cezaevini görmek, sizlerle
tanışmak da varmış nasipte” dedi. Sesi tok ve mütevekkil insanlara has bir tondaydı. Yorgun görünüyordu. Konuşmak için daha zamanımız vardı. Hemen Yahya Abi’ nin yanına vardım. ” Misafirimiz benim ranzada istirahat etsin abi ” dedim. Yahya Abi ” iyi olur Davut ” karşılığını verdi. Misafir, hafif bir tebessüm refakatinde diken yeşili gözleriyle bakıp, teşekkür etti bana.

Biraz istirahatten sonra akşam yemeğini yedik hep beraber. Herkes bir şeyler soruyordu. Benden yaklaşık 20 yaş büyük olduğu için daha çok kendi akranlarıyla konuşmak isteyeceğini düşündüğümden, ben ilk gün daha çok dinlemeyi tercih ettim. Ahmet Cemal Bey Maliye Bakanlığı’da daire başkanıymış KHK ile ihraç edilmeden evvel. Arapça ve İngilizce bildiği için İslam Kalkınma Bankası’nda çalışmış bir müddet. Şimdi terör örgütü üyeliğinden yargılanıyormuş bizim gibi. Eşi de 8 aydır tutuklu imiş Ankara’da. 17 aylık tutukluğunun, 13 ayı hücre hapsinde geçmiş. Aynı cezaevinde olmalarına rağmen eşi ile ” iç görüş” sadece 3 kere yapabilmişler. Bir gardiyan ile tartıştığı için Silivri’ye naklediyorlarmış kendisini.

Hikâyesini dinleyince, nasıl ağır imtihanlardan geçtiğini, ne zorluklar çektiğini, ne acılar
yaşadığını anlayabiliyordum. Bunları anlatırken bile o kadar olgun idi ki; ne sözlerinde bir mübalağa, ne jest ve mimiklerinde bir abartı vardı. Vakar dedikleri haslet bu olsa gerekti. Alnında oluşan çizgiler, acının kara sabanının hayat tarlasını sürerken bıraktığı izler gibi derindi. Yüzüne yayılan tebessümü ile ıstıraplarını perdeliyor gibiydi. Ruhundaki oturaklık ve davranışlarındaki ölçü, dengeli, olgun bir insanın örnek davranışlarını yansıtıyordu adeta.

İtiyatımız üzere, sabah namazı vaktinin girmesinden bir saat önce kalktığımda Ahmet Cemal Bey’i Teheccüd namazı kılarken gördüm. Ranzada bir müddet oturdum onu izledim. Namazın her rüknünü ayrı bir huşu ile yerine getirmesini, kendini bilme kaynaklı tevazuu ile Dergâh-ı İlahiye sığınırken yaşadığı vecdi, imrenerek ve hazla izledim. Ellerini açıp dua ederken yakarışlarındaki samimiyet ve derinlik, Huzur-u İlahi’ de ne kadar edepli ve şuurlu bir kul olduğunu hissettirdi bana.

Kahvaltı sonrası saat 08:00 de havalandırma avlusunun kapısı açıldı. Birer ikişer çıkmaya başladı arkadaşlar. Ben de çıktım, bir iki voltadan sonra duvara yaslandım, gökyüzüne bakıyordum ki yanıma geldi “merhaba Davut Bey ” dedi, selam verdi. Bana ismim ile hitap edince şaşırdım. Yahya Abi bana seslenirken öğrenmiş olmalı diye geçirdim içimden. “Kaç aydır buradasınız” diye sordu. “10 ay” dedim. Konuşmaktan çok, dinlemeyi tercih eden biriydi. Sorular sordu bana, ben anlattım. Ben biliyordum ki onun derdi, benimkinden de büyüktü. Onun acıları daha gaddar, hüzünleri daha koyu, derdi daha katmerli idi.

Gökyüzüne bakma iznimiz bitince Ahmet Cemal Bey ile beraber içeri geçtik. Yatağıma oturup sessiz sessiz izledim koğuş arkadaşlarımı. Kimi kitap okuyor, kimi dua ediyor, kimi elinde bir şeylerle meşgul… Kimi mühendis, kimi öğretmen, kimi esnaf, kimi memur…Kimi baba, kimi dede, kimi eş, kimi oğul… Kimi hasta, kimi zayıf, kimi yaşlı, kimi hayatının daha ilk baharında… Hepsi mahzun, hepsi mağdur, hepsi mazlum…

Sabah, kahvaltı sonrası Ahmet Cemal Bey’i masada bir şeyler yazarken gördüm. Bir ara bakışlarımız da kesişti. Ben yine hayranlıkla, soluğu donmuş, sabitlenmiş bakışlarla ona bakıyordum. Merak ettim, ne yazıyordu acaba. Acaba bir çay mı götürsem, ne yazdığını öğrenirim belki diye geçirdim içimden. Sonra kızdım kendi kendime. Beni ilgilendirmezdi elbet. Yine de merak etmiyor değildim. Neden sonra bitirdi yazma işini, kağıdı katlayıp gömlek cebine koydu. Poşetlerini kontrol etti göz ucuyla.

Mazgal açıldı yine. Kapı kilit ve sürgülerinden kurtuldu. Gardiyan ” Ahmet Cemal hazır mısın? ” dedi. Ayağa kalktı, çevresindeki insanlarla vedalaştı. Ben de vardım yanına. Sarıldık, bana oğluna bakar gibi yumuşak ve şefkat dolu bakışlarla baktı. Eli gömlek cebine gitti. Biraz önce birşeyler yazdığı kağıdı çıkarıp ” bu senin için” deyip, bana uzattı. Daha bir heyecanlandım. İki gün önce tanıştığım bu güzel insandan ayrılmak epey zor geliyordu bana.

Kapıya yaklaştığında durdu, dönüp koğuşa ilk geldiği günkü gibi baktı. Taradı bakışlarıyla tüm koğuşu, bu veda anını da aldı hafızasına.” Allah’a emanet olun” dedi ve ayrıldı aramızdan.

Bana verdiği kâğıt, avucumun içinde duruyordu. Hüzünle ağırlaşmış göz kapaklarım, yükünü sessizce boşaltınca yanaklarıma, bulunduğum yerden ayrılarak dağıtmaya çalıştım efkârımı. Kapı kenarındaki yatağımın bir kenarına iliştikten sonra kağıdı açtım, bu bana yazılmış bir mektuptu.

Bana o zarif üslûbu ile teşekkür ederken, mektubunu şöyle bitiriyordu. “Hayat bize çok uzun ve özellikle bu sıralar çok çileli ve yıpratıcı gibi gelse de aslında benim kaldığım bu tutuklu misafirlik gibi birşey. Ankara – İstanbul arası Düzce’ de verilen bir mola gibi…”