Ayhan EFE

Kara Haber

Güz soğuğu insanın iliklerine kadar işliyordu. Halil Hoca o sabah erkenden şehirdeki adli tabiplik önünde bekliyordu. Bir gün önce emniyetten arayan görevli, resmi bir evrak tebligatı için sabah adli tabiplikte hazır olmasını istemişti. Yapılan bu telefon görüşmesinden sonra, ertesi sabah adli tabipliğe gelene kadar Halil Hoca’nın kafasında bin bir türlü ihtimaller belirmişti. Fakat aynı okulda birlikte öğretmenlik yaptığı Göksel Hoca’nın, gözaltına alınmasından sonra kaldığı nezarethanede ölü bulunduğu haberinin verileceği hiç bir şekilde aklına gelmemişti.

Halil Hoca, adli tabiplik ve çevresindeki rutin işlerin koşuşturmasına aldırmadan, kendisine verilen bu kara haberi Göksel Hoca’nın eşine nasıl söyleyeceğini düşünüyordu. Zira kendisine gösterilen resmi evrakı imza etmemiş, şehir dışında yaşayan Göksel Hoca’nın eşinin imza etmesi gerektiğini söyleyerek adli tabiplikten ayrılmıştı.

Bu konuda nasıl yapacağını bir süre düşündükten sonra, Göksel Hoca’nın eşi Nursel Hanım’ın şehre gelerek, kendisinin bu haberi ve resmi tebligatı bizzat almasının uygun olacağına karar verdi. Diğer türlü kendisinin Nursel Hanım ve çocukların

ın yaşadığı köye gitmesi veya telefon açması durumunda, bu haberi Nursel Hanım’ın aldığı sırada çocukları da duyabilir ve bu durum çocuklarda ayrı bir travma oluşturabilirdi. Nursel Hanım, yalnız olarak şehre gelir ve bu tebligatı alırsa, ilk darbeyi, o ilk korkunç anları burada göğüsleyebilir ve çocuklardan uzakta atlatabilirdi. Belki bu haberi çocuklar büyüyünceye kadar onlardan gizlemek isterdi. Çocuklar o zamana kadar babalarını daha az hatırlarlardı. Bu haber sonrası Nursel Hanım’ın nasıl davranacağına, olayı çocuklarına söyleyip söylemeyeceğine ve ne yapacağına kendisi karar vermeliydi. Böylece bu kara haberi doğrudan aktaramayacağını anlayan Halil Hoca, Nursel Hanım’a adli tabiplikten kendisini çağırdıklarını, eşi ile ilgili bir evrak tebliğ etmek istediklerini söylemek zorunda kalmıştı. Göksel Hoca’nın eşine arkadaşının öldüğü haberini vermeye yüreği yetmemişti.

Göksel Hoca kamuya ait bir orta dereceli okulda edebiyat öğretmenliği yapıyordu. Edebiyat dersleri Göksel Hoca ile ayrı bir anlam kazanmıştı. Öğrencilerine edebiyat dersleri dışında yazmayı tavsiye ediyor, nitekim kendisi hem okulda amatör olarak çıkartılan aylık edebiyat dergisinin editörlüğünü

yapıyor hem de hikâye ve denemeler yazıyordu. Göksel Hoca’nın öğrencilerini teşvik etmesiyle, aynı zamanda okulda çıkarılan aylık edebiyat dergisinin hazırlandığı yer olan okul kütüphanesi okulun en yoğun birimlerinden biri haline gelmişti. Öğrencilerine okumayı ve yazmayı özendirmek için her yolu deniyordu Göksel Hoca. Ne gariptir ki, okulun ve öğrenci velilerinin en gözde hocası olan Göksel Bey bir KHK ile mesleğinden atılmıştı. Başlangıçta kimse bu olaya inanamamış ve sonrasında da hiç kimse böyle bir kararı içine sindirememişti.

Göksel Hoca, mesleğinden atılmasının ardından şehirde birkaç iş arama denemesi yaptıysa da, konjonktür gereği kimse iş vermeye yanaşmadı. Şehirde geçinemeyeceğini anlayınca da, şehre bir hayli uzakta olan babasından kalma evin bulunduğu köye taşınmıştı. Mesleğinde parmakla gösterilen Göksel Hoca mesleğinden atılmakla kalmamış, üstüne üstlük bir şafak baskını ile eşi ve çocuklarının gözleri önünde bir cani gibi muamele görerek gözaltına alınmıştı.

Göksel Hoca, gözaltına alınalı 25 gün olmuş ve o güne kadar ailesi ondan hiç haber alamamıştı. Hemen her gün Göksel Hoca’nın serbest bırakılacağı ümidini taşıyorlar ve dua ediyorlardı. Göksel Hoca’nın çocukları, 3 yaşındaki kızı Ecem ile 5 yaşındaki oğlu Deniz her gün annelerinden babalarının geleceği günü soruyorlardı. Köyde mobil telefon iletişimi çok sağlıklı olmadığından Nursel Hanım’ın, eşinin durumundan haber alması da çok kolay değildi. Nitekim köydeki mobil telefonların her zaman her noktadan çekmemesi sebebiyle, Göksel Hoca’nın gözaltına alınması sonrası, iletişim şehirde bulunan Halil Hoca üzerinden sağlanıyordu.

Halil Hoca’nın Nursel Hanım’a birkaç deneme sonrası telefonda ilettiği bilgi üzerine, Nursel Hanım sabah erkenden köy minibüsü ile şehre doğru yola çıkmış, yol boyunca ağzını açıp kimseyle konuşmamış, kara kara düşünmüştü. Adli tabiplikte tebliğ edilecek yazının ne olduğu çıkmıyordu aklından bir türlü.

Öğleye doğru Halil Hoca ile adlı tabiplik önünde buluştular. Hava çok kapalıydı, alçak kara bulutlar bir türlü dağılmıyor, soğukla birlikte ara sıra kar taneleri ya da yağmur damlaları düşüyordu. Halil Hoca tebligatın bizzat kendisine yapılacağını söyleyerek Nursel Hanım’ı dışarda beklemeye başlamıştı.

Dışarıdaki şehrin kalabalık ve koşuşturması hiç ilgilendirmiyordu Halil Hoca’
yı. En iyi arkadaşının devletin gözetim ve koruması altındayken ölmüş olmasını bir türlü kabullenemiyor, buna karşın görevlilerin ve diğer insanların kayıtsız ve aldırmaz tavırlarına şaşıyordu.

İnsanların dünyaları nasıl da birbirinden bu kadar uzak ve birbirine yabancı idiler! Üstelik etraftan duyulan müzik sesleri, seyyar satıcıların bağırış çağırışları bu ölüm haberine olan aldırmazlığı daha da katmerli hale getiriyordu.

Nursel Hanım gideli yirmi dakika olmuş, hâlâ gelmemişti. Bu durum Halil Hoca’yı endişelendirmeye başlamıştı. Tam gidip bakmaya karar vermişti ki onu kapı önünde gördü. Elinde olmadan irkilmiş, duralamıştı. Etrafındaki kalabalığa rağmen her şeyden öyle uzak, öyle yalnızdı ki, o giren çıkan kalabalığın içinde koyu bir gölge gibi duruyordu. Fark edilmemesi mümkün değildi. Yüzü, ölü yüzü gibi soluktu. Bakmadan, görmeden, uyur-gezer gibi yürüyordu. Kimseye dokunmuyor, çarpmıyor, dudaklarını sıkmış, üzüntülü ama başı dik, çölde yürüyen bir kör idi sanki. Nursel Hanım yaklaşırken, Halil Hoca oturduğu yerden ayağa kalktı. Kadıncağız kendinde miydi? Boş gözlerle ve korkutacak kadar ağır adımlarla ilerliyordu. Hiç bitmeyecekmiş gibi, sonsuzluk kadar uzun, soğuk bir uçurum benzeri karanlık bir bekleyişti bu durum Halil Hoca için. Kadıncağızın elinde üzerinde resmi evrak olduğunu simgeleyen mührün bulunduğu sarı bir zarf vardı.

Halil Hoca, ne diyeceğini bilemez bir halde, Nursel Hanım’ın gözlerine baktığında, yağmur yüklü bulutların şimşeğin çakmasını beklemesi gibi, bir dışsal tepki beklediğini gördü. Halil Hoca’nın yanına geldiğinde, sımsıkı kapadığı dudaklarını güçlükle aralayarak; ‘’Biliyordunuz değil mi hocam?’’ dedi. Halil Hoca başını yavaşça öne eğdi. Nursel Hanım oradaki sıranın üzerine çöktü, elleriyle yüzünü kapattı, patlamasından, parça parça olup dağılmasından korktuğu başını var gücüyle sıktı ve hüngür hüngür ağlamaya başladı. İçine kapanmış, dayanılmaz acısına gömülmüştü. Yumak gibi toplanmış, sanki zemin altından çekilmiş gibi ayakları yerden kesilmiş, derdinin dipsiz derinliğine, sonsuz acılara dalmıştı…