Rana GÜL

Bir Yürek İki Açık Görüş

İki otobüs kalktı, ayazında acıların buz kestiği şehirden.

Yürekler donuk donuktu.! Hatıralar duman duman.

Hergün biraz daha yoruyor beni,
Hasretinle başa çıkamıyorum.
Hergece bir yerden vuruyor beni,
Sağ salim sabaha çıkamıyorum.

Sevenlerin gözlerinde bu gizem saklıydı.

Çocuklarda babaya kavuşma heyecanı vardı. Büyükler, zalimin sultasına karşıydı amma yılların getirdiği yorgunluğa da tabiydi.

Niyet, aylardır sebebsiz yere içerde yatanları görmekti.

Patnos’a yaklaşınca heyecan doruktaydı..!

Çocukların dilinde ezberlenen şiirler raks etmekteydi. Anneler mutlu, huzurlu görünmenin telaşındaydı. Otobüsün dikiz aynasında bırakılıyordu acılar…

Cezaevi tam karşımızdaydı.

Demir kapıların önünden bir ses;

“Sistem yok!” “Görüşler iptal!”

Kalabalıkta hüsran, çocukların ellerinde çiçekler.

“Biz görüşe geldik geri dönmeyeceğiz, dedi en uzaktan gelen bir ses.”

“Eşim hasta görmeden gidem dedi demir parmaklıklara yakın olan,”

… niceleri nice gerçeklikleri dile getirdi. Anlayan kim, anlaşımayan ne?

İçerde telefon hatlarında bir yoğunluk.!

“Tamam sadece birinci derece yakınlar girebilir,” dedi, Jandarma..

Ya diğerleri..

“Yok dedik,” ya!

Hasret çığlıkları, özlem feryatları vardı yüreklerde..

Kemiğe dayanmış acıların sesi dile gelmişti;

“Ya hepimiz ya hiçbirimiz.”

Sistem gelene kadar bekleyeceğiz, denildi. Çocukların ellerindeki çiçekler boyun eğmişti cezaevinin beton duvarlarına..

Güneş arada bir uzatıveriyordu başını krom rengi tülbentler arasından.

O arada Polisler sarmıştı kalabalığın etrafını silahlar, kalkanlar etten bir duvar örmüştü cezaevinin önüne..

Rüzgarın uğultusu ise ayrı bir estantene oluşturuyordu ortamda.. Envai çeşit acılar çiziliyordu yüzlerde.

Polislerin bir müfreze gibi önümüze geçmesi ile yüreklerde korku nöbetleri start almıştı. Doğrusu söylemek gerekirse açık görüş ihtimalimiz neredeyse sıfırlanmıştı.

Bir ara bir sözcü çıkıvermişti ileri görüşmek istiyoruz, diye..

Biz buraya kavga için gelmedik. Sevdiklerimize geldik. Bu proplemin de çözülmesini ve devamlı önümüze bir engel olarak koyulan bu ptotokollerinde kaldırılmasını istiyoruz, dedi ve geri çekildi.

Telefonlar, hatlar, konuşmalar. Gitmeler ve gelmelerden sonra…

Sistem geldi.. Herkes girebilir, denildi.

Çok ağır bir arama taramadan sonra giriş gerçekleşti. Sistem bahane edilerek kısa bir görüş gerçekleşti.

Nasıl mı?

Çocukların gözyaşlarının kuruma faslı kadar bir süreydi.

Sevgi hanımda bunlardan sadece biriydi. Turnikeleri bir bir geçerek eşinin olduğu masaya vardı. Önce tepeden tırnağa onu sessizce süzdü ve gözlerine manalı manalı bakarak;

Sevgi Hanım,

Seninle buluşmamız ne kadar zor olsa da,
Senden sadece beni sevmeni istiyorum.
Beş dakika baş başa kalmamız suç olsa da
Senden sadece beni sevmeni istiyorum, dedi.

Erinin, beyinin bakışları daha bir derindi, daha bir keskin;

Ahmet Bey,

Çağırsam bile gelme, yorulma ne olursun,
Sen üzülme, incinme, kırılma ne olursun,
Beni yanlış anlama, darılma ne olursun,
Senden sadece beni sevmeni istiyorum, dedi.

Sözvermişti kendine ağlamayacağım diye ama yapamadı. Manalı bakışların ardında ki gökyüzü yağmur yağmur olmuştu. Gözyaşında yıldızlar kaybolmuştu.

Sevgi Hanım,

Bir gün bensiz kalsan da benimle yaşamanı,
Aşkımın değerini sır gibi taşımanı,
Nemli bakışlarınla resmimi okşamanı,
Senden sadece beni sevmeni istiyorum, dedi.

Demez olaydı.? Erinin, beyinin nemli bakışlarında da hırçın bir fırtına kopmuştu.

Sistemin yokluğunda bu kadardı kavuşmalar, konuşmalar.

Görüş bitti denilince, derlenip, toparlanma derken oradan çıkıverdiler.

Yüzlerde acının sıva izleri göz gözdü. Çocukların ellerinde çikolotalar ise boy boydu.

Dönüşte Eleşkirt’i geçince arabanın tekeri patladı. Şoför Patnos’a gidip yaptırıp geldi. O gidip gelinceye kader kurbanları yağmur çamur altında yine yalnızları oynadılar.

Gece 12.30’du eve girdi.

Ertesi gün hemşire olan kızının görüşüne gidecekti ve gitti.

Yavrusu zayıflamış, bir gül gibi sararmış, solmuştu. Göz göze gelemediler, bakışlar hep kaçamak kaçamaktı.

Ar ettim sakladım uğraşlarımı,
Haberdâr etmedim sırdaşlarımı.
Gizlemek isterken gözyaşlarımı,
Ağlarsın seçtiğim yolları bilsen, dedi kendi kendine.. acılarını kefensiz olarak gömdü yağmur ormanlarının en ıssız köşesine..

Koğuş arkadaşlarından hamile bir bayan var mış. 6 yıl 3 ay verip tutukluluğunun devamına karar kılmışlar.

“Burası cehennem, burdan çıkış yok,” demişler anlayacağınız.

Ona da çok üzülmüşler, şafağın atmayacağına, günlerin geçmeyeceğine dair ümitleri kalmamış.

Amcası kızım perhiz mi yapıyorsun. Neden yemek yemiyorsun deyince…

Amca, kimse yemiyor ki ben nasıl yiyeyim.. Karavana yemekleri yenmiyor.

Ya soğuk ya yağlı.. Bazen bir şeyler yapıp yiyoruz.

Bir de ikizimle ne zamandır görüşemedim, sesini duyamadım ona da çok üzüldüm, demiş.

Ağlamalarda ritmik bir beste.. Yaşmakların kenarında ıslaklık. Yüreklerde en kesif feryatların suskunluğu saklı.. ama..

Kızım, canım, tatlım dedi sessizce; çekilen çilenin hiçbirisi boşuna değil.

Allah (c.c) istese bunu şuan bitiremez mi?

Bitirir, buna da inancımız tam değil mi?

O zaman bunu kazanca dönüştürelim.

Bir gün anne kız çayımızı içer bugünleri yad ederiz.

İnşallah dedi anacım inşallah..

Sarıldılar ve çıktılar. Hiç ayrılmayan ana kızı beton duvarlar ayırıverdi. Soğuk kapılar kapandı yüzlerine büyük bir gürültüyle..

Eşi Patnos’ta, kızı Erzurum Cezaevi’nde, oğlu gurbette o ise bilinmezlerdeyim, diyor.

Ateşe su dedim göz göre göre,
Aklım zavallıydı duyguma göre,
Bahtına şükretti Mecnûn bin kere,
Ağlarsın düştüğüm çölleri bilsen.

Sevgi hanım cezaevi çıkışında kendini tutamamış, Rabbim dedi ağlayarak bilmeni istiyorum;

hiç isyan etmedim ve kapında bir köleyim. Bir yürek iki açık görüşe dayanmıyor itiraf edeyim.