Ferit CAN

 

Yedi kişiydik. Yola çıktığımız gün ve öncesinde, yağmur yağmamasına rağmen ayakkabılarımızda toplanan balçıklar yürümemizi zorlaştırıyordu. Pantolon paçalarımız ve ayakkabılarımız çamurdan görünmez olmuş, adım atmak için ayaklarımızı kaldırmak iyice güçleşmişti. Yedi kişilik grubumuzdan hiç ses çıkmıyordu. Herkes kendi içine gömülmüş, sessizliği başlarına bir örtü gibi çekmişti adeta. Gayri ihtiyari birbirilerimizin adımlarını takip ediyor, ikili sıra şeklinde alçak tepelerin balçıklı patikalarından, komşunun sınır köylerinden birine ulaşmaya çalışıyorduk.Soğuk ay ışığında donmuş ağaçlar ve çalılar, sabah yeni doğan güneş ışınlarına dallarını uzatıyor gibiydi. Gecenin sabaha yakın demlerini, dikkatlerimizi yoğunlaştırarak, dillerimizden duaları bırakmadan, saatlerce beklemenin dayanılmaz yakıcılığını hissederek geçirmiştik. Beklediğimiz şahıs gelince, sırt çantalarını alıp, bulunduğumuz yerden ayrılmış, yürümeye başlamıştık. Endişe ve tedirginlikten, ben dâhil hepimizin gözbebekleri koskocaman olmuştu.

Meriç’in kenarına geldiğimizde, hepimizin bakışları  “şimdi ne olacak acaba? ” dercesine, soran ve sorgulayan gözlerle fakat konuşmadan birbirimize çevrilmişti.Bu yedi kişilik grubumuzun dördü bir aile idi. Yaklaşık 40 yaşlarında bir baba ve anne ile 13, 14 yaşlarında iki erkek çocuk birbirlerinin ellerinden sıkıca tutmuşlardı. Ayrıca üniversite öğrencisi veya yeni mezun gibi duran, iki gencin birbirlerini daha önce tanıdıkları belli oluyordu. Grup arkadaşlarımın bana saygı ile bakmalarından, mahcubiyetin yanında bir memnuniyet de duymuyor değildim fakat biliyordum ki; bu 50 yılı devirmiş birinin, yaşına duyulan hürmetti aslında.Meriç Nehri boyunca, yalnızlıktan dokunsan ağlayacakmış gibi duran bir kaç ağacın arasında, saklı bir bota bindik. Havanın henüz aydınlanmamış olması, nehirden yükselen soğuk rüzgârın içimizde hâsıl ettiği ürperti, kaçakçıya duyulan güvensizlik ile birleşince, daralan yüreklerimize derin bir iç çekmesi ile nefes aldırmaya çalışıyorduk. Gerilmiş bedenlerimizin tüm hallerini yansıtan gözlerimiz, sürekli nehre bakıyordu. Bulana durula akan bu çamurlu suyun, masum bir yüzü vardı nedense. Hâlbuki biz onun, kaç hayat gemisini kayalıklarında parçaladığını, kaç insanı birbirinden kopardığını, kaç yavruyu annesinden ayırdığını çok iyi biliyorduk.

Meriç Nehri tortusunu dibine çekip durulsa da, bizim gözümüzde, yunup arınması kolay değildi. Ona karşı tedirgin olsak da temkinliydik aynı zamanda.Meriç, çoğu insan için bir nehirden daha ziyade bir suyolu gibiydi. Kendine özgü bir çekim alanı vardı. Uysal görünse de başına buyruk ve zaman zaman hırçın bu nehir, dibini özellikle göstermeyen ve bununla da gizemini her zaman koruyan bir akışa sahipti. Beşik sallar gibi üzerindekileri rahat rahat oyalar sonra birden dibine doğru çeker, kayadan kayaya çarpan azgın suları ile sürükler ve sonunda kıyısında bir yerlerde bırakıverirdi üzerindeki yolcunun cansız bedenini.Kazasız belasız ve heyecanın uyuşturduğu bedenlerimizle suyun öteki tarafına, komşunun topraklarına vardığımızda, içimize bir ferahlık gelse de sadece acı bir tebessüm ilişiverdi çehrelerimize, hepsi o kadar… Karşıya geçince büyülü, büyük bir kapının açılacağına dair bir beklentimiz varmış da onu görememenin inkisarını yaşıyor gibiydi herkes. Yine koyu bir sessizlik hâkimdi. Karşı kıyıya varmadan önce, tüm korkularını, karabasanlarını bırakıp, öylece rahatlamış olarak geçeceklerini düşlemiş insanların, iç burkuntuları yansıyordu yüzlerimize…Bottan inip, çantaları sırtımıza aldıktan sonra kısa bir süreliğine de olsa hepimizin bakışları, yaşların saydam bir perde çektiği gözlerle, vatan topraklarına dikildi. Hüznün bir yumru gibi oturduğu göğsümüzde, düzenli nefes alıp vermek zorlaşmış, vücutlarımız oldukları yerde donakalmıştı. Kalın sazların işgal ettiği bu ırmak kenarından bakınca, kendi halinden sadece güneş ışınları ve onlara ayna tutan Meriç’in suları memnundu. Arsız bir duruş mu desem, bu tablolara alışkın olmanın verdiği kayıtsızlık mı bilemedim.

Baktım Meriç’e ve vatan topraklarına… Herkesin yüreği, koca bir ağacın kökleri ile bulunduğu topraktan sökülmesine benzer bir acı tarafından kuşatılmıştı. Bu yürek yırtılmasının yıpratıcılığına direnmek için “haydi yürümeye başlayalım” dedim gruba. İlk adımı attım, gençler hemen grubun önüne geçtiler, ortada aile ve arkada ben, başladık yürümeye.Sabah serinliği, yalayıp geçiyordu tenlerimizi. Ağızları bıçak açmıyordu. Ben, tüm kapı ve pencerelerimi kapatmış, çekilmiştim kendi dünyama. Cehennemden mi kaçıyordum yoksa cennetimi mi kaybetmiştim? Bu sorunun cevabını bulmaya çalışıyordum kafamda. 50 yıllık ömrüm geçiveriyordu gözümün önünden. Her hatırladığımda, ağzımda leziz bir tat duyduğum çocukluğum, ilk gençlik ve lise günlerim, mahalle arkadaşlarım, hayal şehir İstanbul’da geçirdiğim üniversite yıllarım, evliliğim, 25 yıl emek verdiğim ve emekliliğime yakın artık zirvesine geldiğim ve bir KHK ile ihraç edildiğim işim, kariyerim bir rüya gibi akıyordu, içimdeki âlemden, ben hiç müdahale etmeden. Sonra içimde, hatırladıkça batan birer kıymık acısı gibi yaşlı annem, babam, eşim ve çocuklarım, akrabalarım…

Her biri geçerken aklımdan ve hayalimden, bir depremin dip dalgası gibi sarsıyordu tüm dünyamı. Terörist diye damgalanışımı, hain diye yaftalamışımı hatırladıkça acının sivri ucu batıyordu yüreğimin tüm hassas ve tenha yerlerine.Yürüyorduk. ‘’Komşu’’nun sınır köylerinden birine ulaşmaya çalışıyorduk. Yüzleri nurlu, bakışları edepli,  grubun önünden giden gençlerin ıslanmış saçlarından, henüz kırışıklıklarla tanışmamış parlak alınlarından akan tuzlu ve acı terler, yanaklarından aşağı gözyaşı gibi iniyordu. Şimdi onlar neler düşünüyorlardı acaba?  Geleceğe dair tüm hayallerinin bir anda, zalim bir el tarafından derin bir asit kuyusuna atılıp parçalandığına mı yoksa geçmişin hatıraları ve geleceğin belirsizliğine mi hayıflanıyor, için için yanıyorlardı. Yürümeye takatleri kalmamış, 13 veya 14 yaşlarındaki çocukları ile anneleri, bu yolculukta ayrı bir zorluk çekiyor, babalarının “hadi biraz daha gayret” diyen yalvaran bakışlarıyla tekrar güç toplamaya çalışıyorlardı. Çocukların inip kalkan göğüsleri, korkudan titreyen kirpikleri ve alınlarındaki boncuk boncuk soğuk terleri, geçirdikleri tarifi imkânsız travmaları resmediyordu. Aşırı gerginlik, korku ve heyecandan bozulan metabolizmaları onları terden sırılsıklam hale getirmişti. Anne ve babalarının, onlara şefkatli bakışlarında yakaladığım ifadelerin her biri zehirli bir ok gibi yüreğime saplanıyordu. Anneleri, kendisini unutmuş yüzünü eritecekmiş gibi akan sıcak terlerini silmeden, evlatlarına bakıyordu. Baba da kan ter içindeydi. Sırt çantası ağırdı belli, fakat ona esas ağır gelen ailesine yapılan haksızlıkların, omuzuna bindirdiği yük olmalıydı.Her hücremin altında bir pınar kaynıyormuş gibi terlediğimi hissettim. Acı ve tuzlu terler fışkırtan buruşuk alnımı sildim kolumla. Bir ben değil herkes çok terlemişti.

Sabah rüzgârının, serin nefesini hissettiğimiz ırmak kenarında, yüzlerimizi basan bu ter; bana Necip Fazıl Kısakürek’in İdeolocya Örgüsü kitabında bahsettiği “kan terlemek” tabirini anımsattı birden. Okuduğumda pek de anlamamıştım, ama şimdi insan nasıl “kan terler” bizzat yaşayarak ve çevremde, karanlık ve kaba bir zulmün altında kan terleyenleri görerek daha iyi anlıyordum. Tıpkı yine Üstat Necip Fazıl Kısakürek’e ait “Kustum, öz ağzımdan kafatasımı” tabiri gibi…