Ferit CAN

Nakil Talebi

Bugün ayrılıyordu aramızdan. Bugün, o gidiyordu. Can dostum, arkadaşım, sırdaşım, bugün yola çıkıyordu. Ne yapacağımı bilemez haldeydim. Can dostum Yunus Hoca, eşyalarını toparlayıp, koğuş arkadaşlarıyla teker teker helalleşip vedalaşırken, ben onunla olan anılarımı silkeliyor, tozunu alıyor, tekrar gözden geçiriyordum.

Yunus Hoca’dan ayrılacak olmanın üzüntüsü mü yoksa ona yapılanları hazmedememem mi beni böyle, sesini kaybetmiş bir çığlık gibi duvardan duvara dolaştırıyordu. Kâh küçük bir mutfak tezgâhının bulunduğu duvardan, televizyon ve vantilatörün bulunduğu duvara yürüyor, kâh ranzaların yaslandığı duvara gelince, koğuşun yer yer boyaları dökülmüş gri renkli demir kapısına bakıyor, belki mazgal açılır, gardiyanlardan bir haber gelir diye gözümü karşı duvara dikiyordum.

Her vedanın hüzünlü bir tarafı vardı muhakkak. Ama bu seferki daha iç acıtıcı, daha bir yakıcıydı. Bu koğuş, çok ayrılıklara şahitlik etmişti. Tahliye haberini alanlar, koğuş arkadaşlarından ayrılacaklarından, daha doğrusu, kendisinin mahpus damından çıkıp dostlarının orada kalmasından üzüntü duyarlardı. Ne var ki ayrılanın da, kalanın da kalbindeki sevinç; devamlı çırptığı kanatları ile minik bir kuşun heyecanına belki coşkusuna benzer bir kıpırtı da oluştururdu.

Gözüm bir an Yunus Hocanın ranzasına ilişti. Onu sanki ruhu üşüyormuşçasına, ranza ile duvar arasında dertop olmuş, büzülmüş bir halde gördüm. Bol gelen elbiseleri içinde zayıflamış bedeni, çaresizlik kıyılarına vurmuş, yorgun bir tekne gibi sendeliyordu. Üst üste gelen kara haberler, onu örsle çekiç arasında kalmış bir demir parçası gibi sürekli eziyordu.

Yunus Hoca ile ilk defa Balıkesir’de, çalıştığımız üniversite hazırlık dershanesinde tanışmıştık. Ben fizik derslerine girerdim. O da hem müdür yardımcılığı yapar hem de matematik derslerini verirdi. Kalender, rint insanlara özgü, ağırbaşlı bir duruşu vardı. İstanbul’da doğup büyüdüğü belli olurdu. Ailesi de İstanbul’da ikamet ediyordu. Tam bir İstanbul aşığıydı. Hemşire olan eşinin ilk ataması Balıkesir olunca, o da bu şehirde çalışmaya başlamıştı.

Uzun ve seyrek kumral saçları, ince boynu üzerindeki başını öne çıkarıyordu. Kemerli bir burun üzerine yerleşmiş bir çift ela göz; mütebessim fakat her şeyi ince bir dikkatle gözler ve tartardı. Muhatabını dinler, az konuşur hep karşıdakini konuştururdu. Öğrencilere anlamadıkları konularda takviye kurslar düzenler, eşinden ve iki küçük çocuğundan tırtıkladığı zamanları öğrencileri ile geçirirdi. Tutku ile yapardı mesleğini. Fedakâr ve samimi bir insandı Yunus Hoca.

2015 yılında Milli Eğitim Bakanlığı özel dershanelerin kapatılması veya özel okula dönüştürülmesi kararı alınca, kilit vuruldu çalıştığımız kuruma. Bir müddet İstanbul’da özel bir okulda çalıştık. Yunus Hoca’nın eşi İstanbul’a tayinini istedi. Balıkesir’den İstanbul’a taşındılar.

15 Temmuz darbe girişiminden sonra bir telefonla önce asgari ücretle çalıştığımız okul bizi işten çıkardı. Artık işsizdik. Her gün buluşup, birlikte iş arıyorduk. Neye üzüleceğimize şaşırmıştık. Memleketimizin düştüğü duruma mı, çevremizin bizi suçlu ilan edip dışlamasına mı, işsiz kalışımıza mı bilemiyorduk. Eylül ayının ilk günü yayınlanan bir KHK ile Yunus Hoca’nın eşi de mesleğinden ihraç edildi. ” Gün günden füzun ” dedikleri bu olsa gerekti.

Hayat ve zaman, sel suları gibi önüne çıkan her şeyi kendine katarak götürüyordu. Fırtınaya tutulmuş bir ağaç gibi ne kırılmadık dalımız, ne dökülmedik yaprağımız kalmıştı. Yunus Hoca ile dertleşmek için zaman zaman görüşüyor olsak da epey seyrekleşmişti buluşmalarımız.

Ekim ayının son haftasında yine buluştuk Yunus Hoca ile. Ne var ki bu sefer İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ nün nezaretindeydik. Balıkesir polisinin yaptığı bir operasyonla evlerimiz basılmış, ince teferruatlı bir aramadan sonra kelepçelenmiş ve gözaltına alınmıştık. Nezarethaneye girerken, polisin Yunus Hoca’nın kolundaki kelepçeleri açtığı an gözlerimiz kilitlendi birbirlerine. Yunus Hoca’nın bakışları gerili bir yay gibi titriyordu. Ben de onunla aynı durumda, aynı hissiyattaydım. Terör örgütüne üye olmakla suçlanıyorduk. Nezarethanede birbirimize sarıldık, sessiz inen sıcak gözyaşlarımıza yine sadece kendimizin hissedebileceği iç çekmeleri refakat ediyordu. Nezarethane mezar taşını andıran bir beyazlık ve boşluk hissi uyandırıyordu bende. Tutunabileceğim yegâne dal, dostum Yunus Hoca’nın elleri oluyor, o da Fevzi Hoca deyip, adımı sık sık tekrarlıyor ve elimi sıkıyordu.

İstanbul Emniyeti’nde polisler bizimle ilgilenmiyor, soru bile sormuyorlardı. Meğer orada misafirmişiz. Bir gün sonra Balıkesir’den gelen bir polis minibüsü ile Balıkesir’ e götürüldük. On sekiz gün kaldığımız gözaltında bir onu, bir beni sorguya alıyorlardı. Lisede öğrenci iken hangi hazırlık kursuna gittiğimizden, üniversitede nerede kaldığımıza, eşlerimizle nasıl tanışıp evlendiğimizden, çalıştığımız dershanedeki öğrenci sayılarına kadar bir düzine soru her gün baştan alınıyor, soruluyordu. Öğrenciler, öğretmenler ve hatta veliler ile ilgili bilgi vermemiz ve itirafta bulunmamız için sürekli tehdit ediliyorduk. Ne var ki biz kimseye iftira atacak tıynette insanlar değildik.

On dokuzuncu gün savcı bizimle teker teker görüştükten sonra tutuklama talebi ile mahkemeye sevk etti. Mahkemede hâkim, kimlik tespitinin ardından bir kaç soru sorduktan sonra tutuklanmamıza karar verdi. Her acı haber sonrası olduğu gibi yine bir şey konuşmadan bakışlarımız birbirine kilitlenmiş, sessiz kelimelerle birbirimize içimizi döküyor gibi bakıyorduk. Mahkemede işimiz bitip sevk evraklarımız hazırlandıktan sonra polisler tekrar kelepçeleri takıp, bizi Kepsut Cezaevi’ne götürdüler.

Cezaevine vardığımızda, güvenli limanından koparılmış, ışıkları söndürülmüş, gecenin orta vaktinde, fırtınalı denizde, bir gemi gibi hissettik kendimizi. Şimdiye kadar özenle yaşadığımız hayatımıza atılan çamuru kabullenmemiz mümkün değildi. Mahkemelerde bunu ispat edeceğimizi düşünüyor olsak da adaletin çoktan göç ettiğini de biliyorduk bu salon ve saraylardan.

Koğuşumuza, arkadaşlarımıza kısa sürede alıştık. Yunus Hoca ile nesebi kardeşten daha ileri bir düzeye gelmişti yakınlığımız. Ailelerimizle iki ayda bir görüşebiliyor, iki hafta da bir de telefon açma imkânı bulabiliyorduk. Yunus Hoca’ nın eşi, evini taşımıştı anne ve babasının yanına. Yunus Hoca’nın yaşlı ve kalp hastası babasına anne ve ağabeyi bakıyordu.

Bir açık görüşe eşi gelemeyince kara haberi abisinden almıştı Yunus Hoca. Eşi gözaltında idi. Adli kontrolle serbest kaldığını öğrenince nasıl ağlamış, nasıl şükür secdelerine kapanmıştı. Mahkemeler devam ediyor, her çıkılan duruşmada tahliye ümitlerimiz suya düşüyor, yine Kepsut’ un parmaklıkları ve yüksek duvarları arkasında, demir kapılar üzerimize kapatılıyordu.

Karar duruşmasında, heyecandan benim kalbim yerinden fırlayacak gibi oluyordu. Bursa’dan gelen ailem de durmadan dualar okuyor, sevindirici bir haber bekliyorlardı. Yunus Hoca’nın ailesi de bizimkilerle beraber, ilerlememek için ayak sürüyen zamanın geçmesini bekliyor ve sabrın su kestiği o gün hemen kararın açıklanmasını, hükmün verilmesini istiyorlardı.

Hâkim, kararı gayet rahat ve umarsızca açıkladı. Yunus Hoca’ya ve bana 7 yıl 6 ay hapis cezası verip, tutukluluğumuzun devamına hükmetti. Yunus Hoca ile önce acı ve ıstırap yüklü bakışlarla birbirimize baktık. Sonra bakışlarımız eşlerimize çevrildi. Sanki bizim gözlerimiz onlarda kalmış, beraberlerinde götürmüşlerdi de bize sadece saydam, iki donuk pencere bırakmışlardı.

Hüküm aldıktan sonra bu travmayı atlatmak, bu ilk toslamanın sarsıntısını üzerimizden atmak, zaman aldı elbet. Fakat kader deyip, sabretmeye çalıştık. Yunus Hoca’nın ailesi, İstanbul’dan Balıkesir’e gelirken çok zorlanıyor hem de maddi açıdan epey külfet oluyordu. Yunus Hoca, İstanbul’da bir hapishaneye nakledilirse daha iyi olacağını, eşi, çocukları, yaşlı ve hasta anne babasının görüşe daha rahat gelebileceklerini hem de aynı şehir de aynı havayı teneffüs edeceğini düşünüp duruyordu.

Nihayet kararını vermiş ve dilekçe yazmıştı. Bir ay sonra iki dilekçesine cevap alamayınca tekrar bir üçüncüsünü yazdı. Üçüncü dilekçenin üzerinden iki hafta geçmişti ki bir salı günü öğleden sonra kapının mazgalı açıldı. Bir grup gardiyan gayet keyifli ve kahkahalarla kapının kilidini açmaya çalışıyorlardı. Gardiyanlardan biri “Yunus Yılmaz nakil talebin uygun görülmüş, hayırlı olsun ” demesiyle gardiyanların kahkahayı basmaları bir oldu.

Üç gardiyan içeri girdiklerinde, başta Yunus Hoca ve ben olmak üzere birçok kişi, kapının önünde onları bekliyorduk. Yunus Hoca’nın bakışlarında, şimdiye kadar aldığı tek olumlu haber olması sebebiyle bir şaşkınlık vardı. Gardiyanlardan kıdemli olanı elindeki kâğıdı Yunus Hoca’ya uzattı. “Hadi hayırlı olsun, nakil talebin uygun görülmüş” dedi, muzır bir ses tonuyla. Diğerleri gülmemek için kendilerini zor tutuyor ve bu eğlenceli anın keyfini çıkarıyorlardı.

Yunus Hoca evrakı aldı. Evrakta ” Yunus Yılmaz’ın nakil talebi olumlu değerlendirilmiş olup, İstanbul cezaevlerindeki yoğunluk göz önünde bulundurularak Osmaniye Cezaevi’ne nakline karar verilmiştir” yazıyordu. Gardiyanlar bir gün sonra naklinin gerçekleşeceğini belirttiler, hazırlanmasını söylediler. Çıkarken hala gülüyor ve ” demek ki rahat batmış” diye söylenerek keyiflerini cilalıyorlardı.

Usulca yürüyerek ranzasına gitti dostum. Gözleri dolu dolu idi. Bakışları bir boşluğa bakar gibi anlamlandıramadığım bir derinlikteydi. Şiddetli bir girdabın, kendi çevresinde döndürüp sonra fırlattığı bir haldeydi sanki. Koğuşun mat ışığının tekrar aydınlattığı gözleri öfke ve utanç gözyaşlarıyla koyu bir boşluk içindeydi. Yanına gidip teselli etmek istedim ama kendimde bu takati bulamadım. Ben de sarsılmıştım. Yüzümde bir utancın kızarıklığı vardı. Sadece ben değil tüm koğuş arkadaşlarım da bu utancı yaşıyordu.

Yunus Hoca için bu kararı alanlar ve bu kararı tebliğ edenler adına insanlığımdan utanıyor, kendi kendime ” yazıklar olsun” deyip duruyordum. Yunus Hoca elleriyle sessiz akan gözyaşlarını sakince silip yanıma geldi. Ranzamın kenarına oturdu. ” Fevzi Hocam, kuvvetle muhtemel aileme haber vermeyeceklerdir bunlar. Sen telefon görüşme gününde bir haber ulaştırabilir misin?” diye sordu. ” Olur, inşallah Yunus Hocam ” dedim. Hafifçe omuzuma dokundu. Üzülme der gibiydi. Sanki o beni teselli ediyordu.

Sabah olduğunda herkesten önce o kalkmıştı. Belki de hiç uyumamıştı. Bizim üzerimizde hala Yunus Hoca’ya yapılanların utancı vardı. Bugün ayrılıyordu aramızdan. Bugün, o gidiyordu. Can dostum, arkadaşım, sırdaşım bugün yola çıkıyordu…