Sen Hep mi Baharsın

Giyinip boyansan da…..
Renkler üzerinde solar
Ruhun siyahsa…. demiş şair…
Ama sen bir “Yusuf” olmuşsan ve Yusuf Peygamber gibi zindan sana medrese ise ….
Ne zindan sana renk attırır
Ne hasretlikler….
Onları izliyoruz her anları her ayrıntıları ile onlar bu dünyaya gerçekten sığmayacak sığdıramayacak bir destanı yaşıyorlar.
Hayatlarınının her karesi gibi bu zulüm yıllarını da derin izler bırakarak yaşıyorlar.
Onların tümünü
Resmetmeli…
Yazmalı….
Şiirlere dökmeli
Sahnelemeli
Onlar ana, evlat, baba, eş, kardeş komşu ….
Bizlerin hayatında nerede yer aldılarsa ve hangi ünvanlarla anıldılarsa hakkını teslim ettiklerine şahitliğimizi…Yüce Rabbimizden kabul etmesini diliyor ve dileniyoruz. Onlar “gerçek ana”, “gerçek baba”, “gerçek evlat”, “gerçek eş” olduklarını her fırsatta bize tekrar tekrar ispatlıyorlar.
Buyrun! Milyonlarcasından bir sahne…
Siz karar verin haksız mıyım?
Gözü yaşlı bir ana, baba ….
Yine bir açık görüş sonrası
Merakla bekleyen bir eş, eşine gidemeyen göremeyen bir bacı…
Hüzünlü baba gelininin ellerine peçeteye sarılmış bir hediye bırakıveriyor….
Hasretli ve meraklı gözlerle a

çıyor peçeteyi …. Gözleri doluyor..
Peçetede aylardır sevgiliye…bir “parçası”nı yollayabilmek için özenle uzatılmış saçlar…
ve dilinden şu cümleler dökülür gelinin; sevdiğinin saçlarını koklarken;
-“Hiç mi geçmez mevsim sende
Hep mi baharsın?
Hep mi böyle
“Huzur” kokarsın?
Yıllanmaz mı senin bakışların?
Bu kadar mı yakışır yiğidin yanına adın
İyi ki varsın….”
Onların SEVDALARINI dört duvara hapsettiklerini sananlara inat ….
Onlar Sevdalılar Sevdalısının yolunda ….
Gerçek “Sevda Sahibine”(c.c) verdikleri sözde duruyorlar çünkü onlar asla yalnız değiller….

Sevgi iki değil üç kişiliktir !!!
“SEVEN”
“SEVİLEN”
“SEVDİREN”