Üniversiteden yeni mezun olmuştum. Sınavı kazanamamış bir sene daha hazırlanmak için okuduğum şehirde, arkadaşımla kalmaya karar verdik. Bir ev tuttuk beraber. Ailemizin maddi durumu da iyi olmadığı için bulduğumuz işlerde çalışıyorduk… Bazı yerlere de öğretmenlik yapabileceğimiz belgesini bıraktık…

 

Belge bıraktığımız yerlerden birisi biz para veremeyiz ama kendinizi geliştirmek ve durumu olmayan çocuklara yardım etmek isterseniz buyurun gelin dediler… Biz de olur deyip kabul ettik. Arada gidip ders anlatmak bize de iyi geliyordu… Sonuçta farklı bir ortama takılmak ferahlatıyor insanı.

 

Her neyse lafı fazla uzatmayayım biz sınava girdik yine olmayacak herhalde fazla zorlamanın hesabı yok deyip memleketlere dönelim bari diye karar aldık… O kendi köyüne çobanlık yapmaya bende kendi köyüme çobanlık yapmaya.

 

Arada telefonlaşıyorduk. Dağda taşta pek çekmez ama yüksekçe yerlerde denk geldi mi konuşuyoruz öyle.  Birinde de okuduğumuz şehirde buluşalım diye planlama yaptık. Sözleştiğimiz gibi buluştuk. Keçileri koyunları aileye emanet ettik. Hem eski günleri yâd edelim hem de hasret giderelim diye buluştuk.

 

Sözü şuraya getireceğim; malum 15 Temmuz hadisesini her zaman gittiğimiz bir tostçuda televizyondan öğrendik. Kanallarda darbe olduğuna dair söylemler. Boğazda tanklar falan filan vs. Biz hiç şahsen darbe görmedik ama okuduklarımızdan dinlediklerimizden izlediklerimizden hareketle bunun darbe gibi bir şey olmadığı belli. Profesyonel bir ekibin birilerini sindirmek için veya yok etmek için sinsice hazırlamış olduğu belli.

 

O gün öyle geçti. Daha sonradan öğrenecektik hadisenin inanılmaz boyutlara ulaşacağını. Sonradan öğrenecektik dağdaki çobanın da terörist olacağını. Gökyüzünü yorgan yeryüzünü yatak yapan insanın 20 – 30 metrekare yerlerde 20 – 30 kişi kalmak zorunda olacağını. Öyle derdi bizim garip çoban evde canı sıkıldı mı hadi kardeşim bir hava alalım ben gökyüzünü yorgan yeryüzünü yatak yapmış adamım bu ev dar geliyor bana.

 

Bir iki gün sonra geri döndük memleketlere ama malum cadı avları başlamıştı. Televizyonlarda her kanalda 10’ar 20 ‘şer tutuklamalar 1,2 haftanın sonunda binlerce kişi mahpuslarda idi…

 

 

Ben daha sonra çobanlığı bıraktım, bu işin sonu yok deyip. Yine sınava hazırlanayım bulduğum işte de çalışırım deyip aynı yere geri döndüm. Eskiden uğradığım çocukların geldiği

o ders anlattığımız mekâna baktım… Çaprazlama bir ip bir de kırmızı mühür, kırmızı mührün altında şeffaf dosya içinde bir kâğıt… Bilmem kaç numaralı KHK ile bu işyerinin kapatılması kararı ve bu mührü kiranın şöyle böyle cezası gibilerinden bir yazı… Ben hemen arkadaşı aradım biraz konuştuk. Aynı yerde ders anlatan birkaç öğretmenin tutuklandığı haberini aldım.

 

İnsan da ister istemez bir gerilme hadisesi oluyor… Kendi kendime düşüncelere daldım. Dalgın düşüncelerle evin yolunu tuttum…

 

Arada konuşuyorduk yine. Neden sonra irtibat kesildi. Ailesine ulaşmaya çalıştım aradım ulaşamadım birkaç defa. Zaten telefon pek çekmezdi dağın başında. Herhalde dedim işler güçler… Sonra ulaştım. Tam 2 ay sonra…  Mart civarı mı neydi.

 

Ahmet Amca şöyle anlatıyor.

 

40 gün evvele dedi babası… ‘’40 gün evvele sabah jandarmalar geldi eve. Benim oğlanı sormuşlar köy meydanında. Sordukları adamlardan birisi demiş, çoban oğlan ne suçu olacak melek gibi biridir onu niye sorarsınız demiş. ‘’Senden mi öğreneceğiz dayı’’ deyip evin yolunu tutmuşlar. O gün de dinlenem diye sabaha yakın geldiydi eve. Yatırdı tam odada.

 

İki jandarma oğlanı tuttu. Evi arayıverdiler altını üstüne getirdiler. Bir şey yok burada deyip oğlanı evvela ile götürdüler. Sonra birisi bu ders anlattı mı ne diye şikâyetçi olmuş. Benim oğlan okulu Akdeniz’de okudu. Şikâyetçi olan Karadeniz’de ben de Ege’deyim… Dosyası Akdeniz’de cezaevi Karadeniz’de… İlk zaman alışamadım da şimdi gene yolu yordamı öğrendik biraz’’ dedi…

 

Bir şey diyemedim Ahmet Amcaya. Var mı amca bize düşen dedim. Ne desin ki. Dua ediver dedi. Telefonu öylece kapattım…

 

Zaten iki gün sonra da bizim köye gitmiş jandarmalar. Kahvede bir sormuşlar ne yapar eder bu diye. Bilmeyiz demiş amcam da. Şurada okuyordu en son deyip bir imza istemişler. Eve bakmışlar kimse yok bir tutanak tutup gitmişler.

 

Nasıl bir olaydır Allah’ım. Bir suçumuz yok devlete karşı. Terörist diye yana yakıla seni arıyor devletin kalemleri. Memlekete bir ziyarete gideyim diye de aklımdan geçiyordu. Oğlum dedim kendi kendime bir suçun yok memlekete gitsek işin sonu belli. Ben dedim burada kalayım.  Bir iş denk gelirse yaparız denk gelmez ise de Allah Kerim… Bugüne kadar haram lokma yemedik, Allah verir bir rızkı deyip kaldık öyle…

 

Ben arada Ahmet Amca ile haberleşiyordum yine.  Bir gün ‘’Benim oğlanın dosya oradaymış (okuduğu şehri kastediyor yani benim şu anda durduğum yer) iki gün sonra geleceğim oraya’’ dedi. ‘’ Tamam, Ahmet amca gel görüşürüz ne gerekiyorsa hallederiz’’ dedim.

 

Otogarda bekledim Ahmet Amcayı. Bizim arkadaş arada anlatırdı babasını ama hiç görmek nasip olmadı. Ahmet amca basında şapkası tam bir Anadolu insanı indi otobüsten. Elini öptüm hoş geldin falan filan.  Önce eve geçtik kahvaltı yaptık mesai başlayınca adliyenin yolunu tuttuk. Telefonda anlattıklarını anlattı yine… Nasıl durumu amca dedim. İyi dedi sevdirmiş kendini yine dedi. Ortamı iyiymiş de zor be evlâdım dedi. Allah kimseye vermesin dedi. Döktü elindekini eteğindekini.

 

Ben çocuklarımı hep vatana millete hayırlı evlatlar olsun diye yetiştirdim oğlum. Öncelikle çalmamayı çırpmamayı öğrettim. Zaten durumumuz yok evlâdım. Yokluk her şey yaptırır insana. Ama bir sabretti mi her şeyin de üstesinden gelir insan. Ben bunu bildim bunu işledim ömrümde. 45 davarın ardında ömrümü geçirdim amma şükür çocuklarımı okuttum. İkisini de öğretmen ettim.

 

Yaşım geldi 65’e oğlum. Bu saatten sonra yollara düştük iste.  İş güç diye oğlanın mezuniyetine bile gelemedik. Benim dizler yolculuk ettim mi tutulup kalıyor. Amma ne yapacan ki mecbur iste.

 

14 saatlik yoldan geliyordu Ahmet Amca. Diz ağrısı zaten otobüsten inişinden belliydi.

 

Oğlum bu neyse de benim oğlanı ziyaret ederken neler çekiyoruz neler. Tam 22 saat yol sürüyor. Dağdan gel köye köyden ilçeye ilçeden ile oradan bin otobüse haydi bakalım mahpushanenin olduğu şehre. Orada da dağın tepesine kurmamışlar mı hapishaneyi. Bir de otobüs yok oraya. Nasıl gideceğiz buraya? Taksi tutacan. 10 km lik yola git gel 100 – 150 lira istiyorlar. Oğlum ben çocukları okutacağım diye birikim mi yapabildim. Her geliş gidişimde 1 koyun satıyorum ben. Bu yaştan sonra yollara döktüler bizi.

 

 

Ahmet Amca anlatmaya devam etti…

 

‘’Neyse bir iki ziyarete gittik de birileriyle tanıştık orada. Gitmeden önce haberleşiyoruz. Orada taksi parasını bari yarı-yarıya bölüşüyoruz o iyi oluyor. Oğlum bakma iyi oluyor diyoruz ama bizimkisi kötünün iyisi işte.

 

Benim mide de bir de hastalık var her şeyi yiyemiyorum öyle. Hanim hazırlayıveriyor bir şeyler öyle yiyoruz hem de para gitmiyor işte… Ne yapalım oğlum kanaat edeceğiz.

 

Görüş bitiyor hemen de otobüs yok teee gece 2 de. Gece ikiye kadar otogar banklarında yatırdılar bizi. Bir de varıyorsun gecenin 12 sinde sabahı bekle artık köye gideceğim diye. Yarım saat göreceğim diye 3 gün yolda geçiyor oğlum. Geçen zamanı bırak çektiğin rezilliğin haddi hesabı yok. Oğlan anasıyla babasını aynı anda göremedi hiç. İkimiz gelse koyunlara kim bakacak. Benim kız da pek anlamaz. Oğlan olaydı hallederdi de işte…

 

Çekilecek çilemiz varmış oğlum. Bakma benim çoban olduğuma ben de okudum gene. Benim oğlanın kitapları okurdum ben yığın yığın. Amma anlayamadık pek herhâlde. Liseyi bitirdik gitmedik ötesine. Benim biraderler var. ikisi de öğretmen oldu da emekli oldular. Birisi komünist oldu öbürü cemaatçi çıktı… Belediye başkanı var bizim ilin benim sınıf arkadaşıdır o. Gittim yanına böyle böyle dedim. Benim oğlan gitti dedim. Bu muydu yapacağınız iş dedim. E şöyle de böyle de falan dedi. Yüzüme bakamadı da… Bakamasa ne olacak içimiz yandı be oğlum…

 

Amma olsun ne beterleri vardır. Beterin beteri vardır. Her şeyin bir hayrı vardır’’ dedi Ahmet Amca.

 

‘’Sıkma canını be Ahmet Amca her şey güzel olacak inşallah’’ dedim de içim nasıl yanıyor… Ne zaman güzel olacak ne kadar güzel olacak dedim ama… Gel bir de bana sor… Ahmet Amcayı dinled

ikçe hiçbir derdime dert demedim. Unutuyor insan kendini… Memlekete gidememişim

otobüse binememişim annemi görememişim. Okula gidememişim… Vay efendim atanamamışım. Memur olamamışım… Ne kadar basit sebepler…

 

Ahmet amca ben elimden geleni yaparım bir şey lazım olursa alo deyiver yeter dedim. Evlâdım dedi… Geçende bir iki kere para yollamışsın. Benim oğlan gibilere para yollayanları takip edip tutukluyorlarmış. Ben bizim yüzümüzden kimseye zarar gelsin istemem. Sen yollama istersen dedi…

 

Ahmet Amca hala başkasının derdinde işte.  Ya Ahmet amca dedim kendi kendime… Senin oğlanın yaptığı iyiliği kimse yapamaz bu ülkede. Kaç öğretmen oturup öğrencisi ile çay içebildi. Kaç öğretmen evinde öğrencisine yemek verebildi. Tamam bunları yaptı diyelim. Kaç öğretmen kâğıt kitap toplayıp satıp 3 – 5 öğrencisine burs verdi. Kaç öğretmen evine gelecek olan öğrencisinin önce karnını doyurayım da daha iyi öğrensin diye kanepelerin altında ekmek parasını tamamlamak için ellerini sürüdü… Senin oğlanın mükâfatı başka Ahmet amca Allah’ın izniyle. Eğer bizi de senin oğlana yardım ediyor diye arayıp bulup götürecekler ise bizim için şereftir Ahmet Amca şereftir…