Ferit CAN

 

Tam 21 ay olmuş mapus damına düşeli. Her gün, birbirinin tekrarı gibi. Ezberlenmiş günler yaşıyorum. İnsanın kendisi ile baş başa kalması da zormuş hani. Yalnızlığın da kendisine özgü onulmaz bir yıpratıcı tarafı var. İlk zamanlar çok zorlansam da alıştım gibi.

 

Her gün, acıların havanında, yalnızlık tokmağı ile zamanı eziyor, kendime göre bir merhem hazırlamaya çalışıyorum. Bunu da dengeli yapmak durumundayım. Ümitsizlik ağır basmamalı,  hüznün miktarı kıvamında olmalı, zaten esir olduğum bu yerde, bir de ruhumu ayrı bir parmaklık arkasında, anahtarı başkasında, paslı, demir kilitli bir hücreye hapsetmemeliyim.

 

Bazen dilime bir türkü dolanır. Bugünlerde bir mapus türküsü var mesela dilime pelesenk olan.

 

Mapusun içinde üç ağaç incir,

Elimde kelepçe, boynumda zincir,

Zincir sallandıkça kollarım sancır,

Düştüm bir ormana yol belli değil,

Yatarım yatarım, gün belli değil.

 

Dengeli olmaya çalışsam da hep ipin ucu kaçıyor sanki sonradan yakalamaya çalışmak, arkasından koşmak beni pek yoruyor. Bazı zamanlar da kendime hak veriyorum zira hasret velut, teselliler kısır. İthamlar ve iddialar nobran, pervasız, sınır tanımaz ama benim kendimi savunduğum kelimeler kifayetsiz…

 

Beni, önce cezaevine kapatıp güneşimi elimden alanlar, hücreye kapatmakla da yıldızları çalınmış bir gece gibi karanlıkta bıraktılar… Bu karanlığı aydınlatmanın, baskısı her an artan bu ruh darlığının boğucu atmosferinden kurtulmanın yollarını ararken, “dua” kapılarını açtı bana, sinesine sardı. Bir de kitaplar, kapakları arasından teselli eden bir el uzattı ve sarmaladı beni. Bazen de gelen bir mektup, kapalı veya açık bir görüş, kaderin bir tebessümü gibi geliyor, biraz ferahlık veriyor içime.

 

Sonraları kendi yalnızlık dünyamda gezinirken; teslimiyet ve tevekkül ile karşılaştım. Buldum diyemiyorum zira bilinçli bir arama değildi benimki. Teslimiyet; buradaki zor şartları, dayanamam dediğim hâlleri, imkânsızlıkları küçülttü ve küçük imkânları da üzerine mercek tutulmuş gibi büyüttü gözümde.

 

Benden işimi almışlardı, evimi almışlardı bütün imkân ve mamelekim elimden alınmıştı, imkânsızlıklar çoğalmış, dayanılmaz bir hal almıştı. Teslimiyetle, dar bir kapıdan geçince geniş ve yeşil bir ovaya çıkıyor gibi bir hal hissettim, terkin beraberinde tevekkülün getirdiği billur bir muhabbetle karşılaştım.

 

Önce işimden, sonra özgürlüğümden ederek bana şu dünyada hareket edecek bir yer, kımıldayacak bir alan bırakmayan, tutunduğum bütün dalları kesen ve beni bir köşeye sıkıştıranların hazırladığı bu hücrede, dua ve ibadet, şefkatli anne elleri gibi uzandı bana… Tuttu, bu girdaptan çıkardı, okşadı, teselli etti…

 

Burada çoğu mahpus, jilet olmayı bekleyen, limanda demirli, hurda kuru yük gemileri gibi… Çaresizliğin kıyılarına çekileli beri, pasların hâkimiyetine boyun eğmiş durumdalar. “Zor olsa da yine de direnmeli, yılgınlığın, bitkinliğin ve özellikle ümitsizliğin karanlığında kaybolup gitmemeli ” diyorum kendi kendime.

 

Bir de hatıralar var hücremde, benim davetsiz misafirim. ” Anılar, aklın bileği taşıdır” derler ya; evet hafızayı keskin tutan bir yanı olduğu muhakkak. Ne ki bazen tuttuğunu geri vermez bir sarmaşık halini almasına da müsaade etmemeli. Bir dinlenme salonu gibi kullanmalı belki de hatıraları. Peki ya her hatırlayışta içinizi bir hançer gibi paramparça eden sevdiklerinizin yüzleri ve gözleri geldiğinde gözünüzün önüne… Dayanmak mümkün mü? Nostalji sözcüğü; Yunanca “eski bir yaranın sızısı ” manasına gelirmiş ya hani, hatırladıkça ben de tatlı tatlı o sızıyı duyumsarım hücremde.

 

Hüznümün ışığı, içimde acıların oluşturduğu yamaçlara vurunca, hemen büyük zatların cümlelerinin gölgesine atarım kendimi. Onların, insanın dertlerine şifa sunan sözlerinde bir serinlik hisseder, bir iç huzuru duyumsarım her seferinde. Aklıma gelince, konuşmayı unutmuş dudaklarım kıpırdamaya başlar. ” Hem madem dünya fanidir, hem madem ömür kısadır…”  Gölgesinde ferahlayınca bir müddet beni idare eder, bu güzel sözler ve tespitler.

 

Bazen de ranzamın kenarına ilişir, kantinden aldırdığım defterimi açar onunla dertleşir, konuşurum kalemim aracılığıyla. Söz olarak tam ifade edemediğimi ” ben bunu yazsam daha iyi olacak ” der, yazarak düşünmeye başlarım.

 

“Kıyıya vurmadıkları sürece, balıklar suyun farkında değildirler.” sözü batılı bir yazara ait ve bizim kültürümüzde ” Ol mahiler ki; derya içredir deryayı bilmezler” mısraına denk gelir. Şimdilerde ara sıra kendimi kıyıya vurmuş ve kayalıklarda çırpınan bir balık gibi hissettiğim oluyor. “Hız unutturur, yavaşlık düşündürür” derler ya, doğruymuş. Hayatın ve teknolojinin hızını yakalamak için ıskaladığım şeyleri, şimdilerde hayatı ağır çekimde yaşadığım hücremde düşünüyor, bazen de hayıflanıyorum.

 

Duvarlara bakıp bazen gülüyorum kendi kendime. Bir terörist olarak hücreye kapatıldığıma, bana ve yakın çevreme yapılan ithamlara inanamıyorum. Hayret ediyor, fakat bunun bir kâbus olmadığını da artık biliyorum.

 

Hücrede yalnızım. Konuşacak biri olmadığından yazmaya başladım.” İnsan insanın zehrini alır” derler atalarımız. Ne güzel söz. Dört kelime ile özetlemiş dertleşme ihtiyacını. Ben de kareli defterime yazayım dedim. Dertleşmek için.

 

Dertlerime çare bulmak için çoğu zaman gözlerimi kapıyor ve aklımda olan Peygamber reçetelerini hatırlamaya çalışıyorum. Ölümü çokça hatırlama gibi, tebessüm etme gibi, ümitsizliğe kapılmama gibi, bir gölgede dinlenip tekrar yola revan olacak bir yolcu edasında yaşama gibi…

 

Beni dört duvar arasına kapatanlar, aileme dışarıda bir zindan hayatı yaşatanlardan hem burada hem de ötede davacı olacağımı düşünüyorum sık sık. Bu öyle uzak bir şey değil üstelik. Yahya Kemal, arada hiçbir duvarın olmadığı dünya- ahiret iç içeliğinin oluşturduğu bu dekoru ne güzel anlatmış…

 

“Ahiret öyle yakın seyredilen manzarada,

O kadar komşu ki dünyaya, duvar yok arada;

Geçer insan bir adım atsa birinden birine,

Kavuşur karşıda kaybettiği bir sevdiğine.”

 

Güzellik asla hulâsa edilemez” demiş Paul Valery. Peki ya sıkıntılar, mağduriyetler hulâsa edilebilir mi? ” Özgürlük ” bir güzelliktir ve hulâsa etmek mümkün değildir, doğru peki ya “hücre”…