Ferit CAN

Aklının yarısını, yüreğinin yarısını, ciğerinin yarısını memlekette bırakıp geçmişti nehrin öteki kıyısına. Bıraktığı, sadece onlar olsaydı iyiydi. Annesini gözyaşlarıyla, babasının mezarını ziyaretçisiz bırakmıştı arkasında. Eşini ve çocuklarını Allah’a emanet edip yuvasından ayrılmıştı.

Sadece bunlar da değildi arkada bıraktıkları. Mesela 45 yıllık bir ömrü, tecrübeyi, yaşanmışlıkları… Biriktirdiği dostlukları, dostları… Mesleğini ve öğrencilerini… Hüzünleri ve kederleri, mutluluk ve tebessümleri… Adını ve insanlardaki çağrışımlarını… Yaptıklarını ve yapmak istediklerini bırakmıştı arkasında. “Bırakmadığı ne vardı ki? ” diye düşündü. Hayal ve ümitlerini yokladı, hala duruyorlardı onlar. Kendisine bu yolculukta refakat edecek bir tek onlar kalmıştı.

Yola çıkmaya karar vermek, ne kadar da zor olmuştu. Bir ömür boyu hizmet ettiği vatanından, hain ve terörist iftirası ve ithamıyla ayrılmak zorunda kalmıştı yılların eğitimcisi. Tebdil- i mekân etmek kaçınılmazdı zira ne hayat hakkı tanınıyor, ne de kendisini ifade edebiliyordu.

Genç söğüt ağaçlarının arasında, arsız ve gür çalılara takılmadan geçmeye uğraştığı, bir yandan da önüne çıkan taşlara, ayakkabısına yapışmış çamurları sürterek temizlemeye çalışarak yürümeye başladığı yolu ve yolculuğunu hatırladı bir an. Çıktığı yolculuğun bu ilk safhasında, bir girdabın karanlık koynunda dönüp duruyor, fırtınanın dinip, dingin ve huzura ereceği günleri ümit ediyordu. Farklı bir yolculuk başlıyordu onun için.

Seyahat etmeyi çok severdi zaten. Gezip görmeyi, yeni yerleri, yeni yüzleri tanımayı, taze bir nefes almış gibi ferahlatıcı bulurdu hep. Fakat bir felsefe öğretmeni olarak yolculuğun; ülke içinde bir yerden başka bir yere yahut bir ülkeden başka bir ülkeye gidip gelmek olmadığının farkındaydı aslında. Yolculuk aslında Goethe’nin ifadesi ile bir “varoluş tarzı” idi.

Aklına, çakan bir şimşeğin elektrik yüklü o sarsıcı cümlesi geldi bir an. “Evet, insan bir yolcudur; alem-i ervah’dan, rahm-ı maderden, sabavetten, gençlikten, ihtiyarlıktan, dünyadan, kabirden, berzahtan, haşirden ve sırattan geçen ve ebed memleketine uzanan bir yolculuk yapmaktadır.” “Ne güzel özetlemiş Bediüzzaman Hazretleri” dedi kendi kendine. Sonsuzluk menziline varıncaya kadar hep yollarda olmak, hep yürümek…

“Zafer değil, seferdir sorumlu olduğumuz” sözü beyninin ince cidarlarında gezindi. ” Başarı değil hareket ” ifadeleri geldi dilinin ucuna. Hedefe varıp varmama, sonuç elde edip etmeme düşüncesinden azade, yola çıkmayı ve insani sınırlar içinde, elinden geleni yapmayı yani hareket etmeyi gerektiriyordu aslında yolculuğun özü…

İçini kaplayan karamsarlık, beyninin kıvrımlarını kemiren zorluklar, ruhunu cenderesine almış ayrılık acısı, durmadan sorular üretiyor, ayak diriyor, vazgeçirmeye çalışıyorlardı. Cevabı yine seferin, yolculuğun ve hareketin kendisinde buldu. “Akar suya, umman çoktur” dedi kendi kendine. “Sen hareket edince, yürümeye devam ettikçe, engeller de bazen kolay bazen zor olsa da aşılacak ve yolun gereği yine adım atmaya gayret edeceksin” şeklinde düşündü. Hem Yunus Emre’nin, o arı ve duru Türkçesi ile “Dağ ne kadar yüce olsa, yol onun üstünden aşar” mısraı da bunu anlatmıyor muydu? Erzurumlu Emrah ” Bir dağ ne kadar yüce olsa, bir kenarı yol olur” demiyor muydu? Demek bu uzun ve zorlu yolun çaresi, yine yolda olmak, yine yürümek, yine hareket halinde olmaktı.

Hayatın ve yolculuğun içinde bir “Ahh! ” gibi kayıp, bir “Aşk” gibi gizli olan bir sırdı bu. “Derdim bana derman imiş” mantığının, esrarlı bohçasına sarılı bir hakikatti.

Yolculuk sadece yürümek, yol almak, ilerlemek, hareket etmek de değildi aslında. Yolculuk yükselmek, kendini tanımak, aşmak, kendini gerçekleştirmek, ruhu daraltan ve baskılayan bütün momentlerden kurtulmak için yeni irtifalar kazanmak gayreti idi. Yolculuk bir atılım ve bir dirilişi de özünde saklıyordu aslında.

Eşi ve çocukları ile huzuru sürekli teneffüs ettiği, saadeti solukladığı yuvasından ayrılmış, şimdi bir mülteci kampının dar, pek iyi aydınlatılmamış, temizliği üstün körü yapılmış, rutubetli ve alçak tavanlı bir odasında ıstırap yudumluyordu. Bu gerçek bir yolculuktu ve bu yolda yürüyen binlerce yolcu vardı.

Bu yolculuk ne teknesi ile denizlere açılmış bir kaptanın seyahatlerine, ne de bir deniz kazasına uğramış ve ıssız bir adada yalnız başına kalmış insanların maceralarına benziyordu. Okuyanı, alıp götürüp, sürükleyen, heyecanlandıran, soluğunu kesen, okurken her şeyin unutulduğu kitaplardaki cesaretle çıkılmış yolculukların büyüleyici hikâyelerinden uzak, kendi gerçek ve sarsıcı yolculuğuna çıkmıştı.

Yol ile varılacak menzil bir diğer yolun kapsamı ve şümulü dâhiline girdiğinden hiç bir zaman bitmeyecek ve yer zaman yürünmesi gerekecekti.

Ertesi gün bir başka mülteci kampına transfer edileceğine dair tebligat almıştı. Yeni bir yolculuk başlıyordu… “Bunca uzun sözden, cümleden ve kendinle konuşmalarından sonra bırak kendini yola ve kulak ver Mevlana’ya” dedi.

Ağaç, ayak ve kanatla hareket etse,
Ne testerenin derdini, ne baltanın darbelerini çekerdi.
Güneş, kanatlarıyla her gece gitmese,
Dünya sabahları nasıl aydınlatılırdı?
Acı su, denizden ufuklara gitmese,
Sel ve yağmurla gülistanın hayatı nereden gelirdi?
Damla, kendi vatanına gidip döndü,
Bir sedefe tesadüf edip inci oldu.
Yusuf, babasından ayrılıp ağlaya ağlaya seyahate çıkmadı mı?
Seyahatte saadet, mülk ve zafer kazanmadı mı?
Mustafa ( s.a.v ) Yasrib tarafına seyahat yapmadı mı?