Rasim Hamuş

 

Mapusta tanışalı iki ay bile olmamıştı. Halim-selim kendi halinde vakur biriydi. 7/24 koyun-koyuna yaşadığımız “delikten” olsa gerek her halimiz ayan. Müsvedde üstüne müsvedde karalıyor. Özetin özetini çıkarırken, çocuklarına yazdığı mektubu süslüyor. Bilmece-bulmaca, boyama, eksiği tamamlama daha bilmem hangi yöntemleri kullanarak yoksunluğunu çektiği evlat hasretini baba sorumluluğu ile yatıştırıyor.

 

Gözleri daim dalıp gidiyor içerdeki tüm boynu bükükler gibi. Neden? Niçin? Ne zamana kadar? Ne olacak? Hiçbir sorunun cevabı yok. Tıpkı, ne suç işledim? Kimin canını yaktım? Kimin malına, canına, namusuna el–dil uzattım?  Cevap yok OHAL var.

 

…Cevabı net olmakla birlikte sadece ‘’ama’’larla, vehimlerle, yargılarla yaftalanan haysiyet ve şeref abidesiydi,  gözleri belirsizlikte kaybolmuş bu garip de.

 

Dış kapamanın, bildik metalik sesi duyuldu, ardından servis bölmesinden buyurgan soğuk ve ruhsuz ses “Kaya hazırlan, kimliğini al, müdüriyete alacağız”.

 

Ansızın ülkenin her yanından toplanmış ve OHAL KHK’larının pervasızlığı, sorumsuzluğu ile yüz binlercesinin içinden derdest edilmiş yirmi sekiz can yüz seksen üç gündür neden-niçin, daha ne kadar belirsizliği içinde bocalıyordu. Her şey garipti garip olmasına ya! Fakat bu ani ve anlamsız çağrı daha da garipti. Her haliyle, kader kurbanı oldukları belli olan koğuş arkadaşlarını aldı bir telaş.   Mektubunda yazmıştı kızına, buraya iki şey girer, biri görünür diğeri görünmez. Buradan iki şey çıkar biri görünür diğeri görünmez. Gardiyanın istediği, ne mektup ne de duaydı. Tahliye ya da hastane sevk de değildi. Kimliğini al diye olmadık tembih nedendi.

 

Hayatın adeta durduğu mapusta, gariptir her şey ama her şey alelacele yapılır-istenir. Her farklılık tedirginliktir.  En kötüsü ama en kötüsü de belirsizliktir. Belirsizlik nedeni çoksa o kadar kötümserlik ve bunalım hakimdir ortama. Kaya yeni bir bilinmezliğe çağrılıyor. O bilinmezliğe dalgın ve endişe ile çıkıyor ama şüphe, evham, tedirginlik doluyor koğuşa. Ümitsizce sorular “Başkanım Kaya’yı nereye götürdüler, kimliğini niye istediler” Her soru gibi bunun da cevabı aynı  “Ben bilmem ne söylenirse onu yaparım. İşi bitince döner.  Dilekçe yaz cevabını al.”

 

Aylar geçti geçmesine ya, hatırası taptaze; Alçak darbe girişiminin ertesi günüydü topluca amansız derdest edilip koğuşa getirildiğimiz. Katledilen yüzlerce vatan evladının katili olarak toplanmış devleti makam-mevki ve yurt savunması için verilen silahları vatan evlatlarının katlinde kullandığımız iddiasıyla toplanmıştık. Adli/adi! Suçlulara gösterilen it muamelesi, hafifti yaşadıklarımız nazarı itibara alındığında.

 

Bize ayrılan koğuş koridorun sonundaydı sağlı sollu adli/adi suçluların barındığı koğuşların önünden geçiyorduk. En adi suçları işlemiş, katilinden tecavüzcüsüne kadar bilmem ne bela insanlar, ortalığı velveleye verdi. Hakkımızdaki manşet-manşet iftiralar ilk zehrini kusuyordu. “Kaya senin ananı avradını… Murat seni oros… çocuğu… “  “Toplumsal cinnet, kin ve nefretin ürettiği iftiralar’’ itlerin bile tükürdüğü suçlular haline getirmişti bizi.

 

 

Şehitlerimiz için döktüğümüz gözyaşları daha kurumadan, evlat katili yaftası ile vatan haini damgası vurularak en aşağılık suçluların dahi yuhaladığı, tutuklular olarak tıkıldığımız bu delik! OHAL nedeniyle halimiz ne diyemediğimiz günler… Ve günler geçip gidiyor. İçimizi yiyip bitiren gam-keder kendi belirsizliğimizden çok eş-çocuk, ana-baba-kardeş endişesiyle büyüyor. “Babacığım ne zaman döneceksin, babacığım bu nasıl iş gece niye gelmiyorsun…” İnsan bir kez ölür. Yıkım ve tahribat kabulle biter, yeniden inşaa olur. Ya belirsizlik! Her gün ölüm. En kötünün kötüsü. Ne yapacağım/yapmalıyım karabasanı.

 

Kaya, gideli üç gün oldu. Müdüriyet olmadığı anlaşıldı ama nereye, niye, ne oldu, sıra kimde, kışın ortasında ne ayakkabı nede paltosunu aldı ne haldedir?

 

 

Zaman OHAL, hüküm KHK, ferman gardiyanda, cendereye alınan kendi öz evladın bilmem ki; ne vakit anlayacaksın öz yurdunda garip öz vatanında paryanın “sen” olduğunu. Her sorana vatan hainiydi dediğinin? Kendi evladın, köylün hemşerin, dindaşın olduğunu.

 

 

“Kaya hoş geldin kardeşim. Ne bu hal! Gözlerin çökmüş.  Aç mısın? İyiyim, iyiyim. Çok zorladılar. Cezaevi kapısına kadar zorladılar. Hakaret ettiler. Suçladılar. Anlatamadım. Dinlemediler. Şehitleri gösterdiler senin yüzünden dediler. Şehidime bile ağlayamadım. Yakamı düzeltmek istedim indir elini-kolunu dediler. Şehidin vurulma anını izlettiler, bana sinkaflar ettiler. Konuş yoksa eşin-çocuğun dediler.  Dinlemediler. Şehit benim şehidim. Vatan benim vatanım. Her kim her ne yaptıysa altında kalan benim, diyemedim dinlemediler. İçim-için beni yakan ömrümce duymadığım küfür-hakaret değil hıyanet-i vataniye yaftası. Bana, bana vatan haini dediler…

 

 

Yirmi altı yılım geçti polis teşkilatında. Bildiğim tek şey varsa Kaya’dan vatan haini olmaz. Her birimiz görmüş olmalı ki bu gerçeği, vatan savunmasında gibi tutkunuz paryalaştırıldığımız bu delikte birbirimize.

 

 

Hoş geldin kardeşim geçti-geçti. Gün gelecek hakikat ortaya çıkacak. Bu da geçecek kardeşim bu da geçecek. Hakikatlerin er-geç açığa çıkmak gibi, değişmez, değiştirilemez bir huyu vardır. İyi ki Allah (C.C) var. İyi ki mahşer var. İyi ki cennet var, cehennem var.  Bu da geçer ya Hu.