Rasim Hamuş

 

Tutuklanalı birkaç gün olmuştu. Koğuşa alışamamış bir yabancı gibi bakınıyordu. Maltaya (Cezaevi koridoru)  açılan demir  kapıya yöneldi, sağ eliyle göz hizasında kapattı gözetleme penceresini. Parmak uçları açıkta kaldı. Tek elin avuç içi büyüklüğündeki kalın cam, iki parmağın eni genişliğinde aralıkla iki demir parmaklıkla tutsaktı. Soldan sağa baktı koridorun 4-5 adımlık mesafesini ve iki koğuşun kapısını ancak görebildi, Sağdan sola doğru baktı aynı görüntü. Pencere o kadar küçük, koridor o denli uzundu ki başka bir şey  göremedi. Eğildi servis bölmesine baktı. İki avuç en ve boya sahip bölme, demir bir kapakla sürgülenmişti. Hükümlü ve tutukluların  yiyeceklerinin verildiği, metal karavanaların ancak silme geçebileceği genişliğe sahipti. Her mahkumun ilk öğrendiği gerçeklerdendir servis bölmesi.

 

Her istek için zile basarsınız olurda demir kapağı dışarıdan açılırsa diz çökerek yakarıya gardiyana bakar, el açarsınız,  sorunuza cevap ya da talebinize karşılık bulmak ümidiyle. Yukarıdan bakan gardiyana başkanım diye seslenirsiniz. Merhaba deseniz -dilekçe yazın cevabını bekleyin. – sesini duyacağınızı bilirsiniz.

Vatan, millet, mukaddesat tanımaz, ahlaktan ve insanlıktan nasipsizler için yapılmış bir kapıdır koğuş kapısı. Tüm pislikleri ile gebersinler diye tıkıldıkları deliğin kapamasıdır, önce göbek kilidi ağır bir demir lövye ile çevrilir, topkilit özgü anahtarı ile açılır, sonrasında bilek kalınlığındaki demir sürgü çekilerek açılabilen bir kapıdır.  Açılmasın diyedir, küçücük tutsak gözetleme penceresi ve zıkkımlanmaları için açılan servis bölmesi dedikleri delik.

 

Yüzünü çevirdi ve sırtını döndü özgürlüğünün sürgülendiği kapıya. Şimdi ne mi görüyordu! Kapkara beton zemin, beton duvarlar, demir ranzalar, tüm ara, boşluk, altlar, üstler tıkış-tıkış yiyecek-giyecek istifi. Gardiyan florasan  7\24 görevde, kapatmak ne mümkün  gece bile. Ranzalar, battaniye ve havlularla çevrili, ranzaya geçebilen talihlilerin tek kişisel alanları bu havlularla örtülü ranza boşlukları, dile gelseler ne kanlı gözyaşları vardır anlatacakları, ne hisli mektuplar var evlat kokusu yavuklu hasreti taşımış. Kişisel alan dediysem  dokuz –on adıma sekiz-dokuz  adımlık bir yerdir bu koğuş, tek tuvalet ve banyonun bulunduğu, yirmi yedi kişinin yaşadığı, iki elinizi açtığınızda çarpmadan adım atamayacağınız bir yerdedir ranzalarında ancak kafalarını gizleyecek yatak boşluğu.

 

Avluya açılan kapıya dikti gözünü, katman katman boya ve pasında gördü “bin yıllık konak” ın izlerini. Kaç hayat paslanmıştı bu konakta! Nice seven-sevilenin yüzü kırışmış, saçları ağarmıştı üç-beş dakikalığına görmek için canından-kanından olanı, demirkapılar ardında umutla-umutsuzlıkla, çaresizce. Azami on iki canavarın bağlanabileceği bu in şimdilik yirmi yedi kelleyi barındırıyordu. Demir kapının mühürdarı, gerekirse dolapları avluya çıkarır, bir bu kadar “hayvanı!” daha tıkarız. Yer sorunu yok. Demişti fütursuzca, pervasızca, yüzlerine-yüzlerine, kendisine ikram edilen mahpus çayını içerken, kaykılarak oturduğu sandalyesinden.

 

Semaverin fokurtusunu duydu. Tatlı bir tebessümdü ona doğru gelen, yıllarca doktorluk yapmış hemi de uzman olarak, elinde kulplu cam bardakta çay. – Çay almaz mısın abi…- İçini ılık bir duygu kapladı. Hissettiği sevinç gözlerinin içine katılaşmış gülme kaslarına sirayet etti. Nasılda fark edememişti. Biri sağda duvara asılı diğeri solda ranzaya gerili bayrağımızı.  Tüm beton yüzeyler temizlik örtülüydü. Rengarenk nevresimler

demirden ranzaları, sigara yanığı isli yatakları kaplamıştı. Bu karmaşa ve sıkışıklık; hoş amedi sohbetlerle huzur solukluyordu. Ne güzel bir çaydı dost bir tebessümle, tevazuunun dibiyle  uzatılan.- Teşekkür ederim.

 

Daha ilk yudum alınmadan cam bardağın taşıdığı tadın kokusunu duydu buharında, dilde, boğazda ve zihninde, bekletti, doya doya taddı her bir yudumunu, türk kahvesi içer gibi. Tek semaver yeniden kaynatılıncaya kadar bekleyecekti ikinci bardağı. Her şey gibi semaverde adetli girebiliyordu koğuşa.

 

Kolisinden”mest” ini sevinçle çıkaran “tutuk”un sesi geldi kulağına –hocam bu mestin şarzı! Kaç gün gider.-  Bay alim cevap verdi bilmiş edayla – Kardeş dolu şarz iken çıkarmazsan 24 saat gider. Hatta yolculukta ekonomik modda çalışır bir hafta gider. – gülüşmeler gülüşmeler. Bir diğer” tutuk” lu kızı ve oğlunun  mektubunu okuyor. – Ben babamın kızıyım. Hiç merak etme üzülme babacığım.- – Ablama söyledim söz hiç harçlık istemeyeceğim yeter ki sen dön babacığım.- Ağlamaklı gözler dost musafahasıyla, kalbi yakınlaşmalarla teskin ediliyor.

 

Burası bir delik değildi. Anadolu’nun helal sofralarında yetişen çocukların, zanlar, iftiralar atılarak tıkıldıkları yerdi. Çıldırmış devletin cinnet halindeki muktedirleri kendi evlatlarını yakıyordu. Ne var ki ortalık tüm yakıcılığına rağmen gülşendi.

 

Düşman salasıyla terörist ilan edilenler; aşından, işinden, sevdiklerinden edilenler, bir deliğe! tıkılanlar, “saf çocuğuydu masum Anadolu’nun”.

 

Çayının son demini de yudumladı. Düşündü..  Geriye dönse ne değişecekti? Hangi kötülüğü kime yapmıştı? Pişmanlık duyacağı ne vardı?  Özgürlük dediğimiz şey nedir? Başkalarının hayalleri peşinde koşacaksak özgür olabilir miyiz? Yüzsuyu döktüğü kapıya arkasını döndü. Delik mi dediniz … canavarlar… in… ağaç kökü mü dediniz… hani nerede?…