Anne ve babanın gönlünün meyvesi evlatları. Hasreti, özlemi didinip çalışması, düşüncesi, her şeyi ciğer paresi evlatları içindir. Ama gelin görün ki bu kadar emek, bu kadar sevgi bu sıralar birilerinin keyfine tabi. Babamız Medrese-i Yusufiye ‘ye gideli 14 ay oldu. Dilde kolay, aktif yaşamda hiç de öyle olmuyor maalesef. Her şeyden önce 4 yaşındaki bir çocuğun hayalleri, hisleri, beklentileri var işin içinde. Düne kadar anahtar tıkırtısına, ‘Babam geldi’ diye koşan, coşan, kucağına atılıp, ‘Bana ne getirdin?’ diyen bir çocuğun elleri kolları bir akşam üstü boş kaldı. Ne, neden, nasıl, anlamadan kocaman bir boşluk. Şimdilerde ayda bir olan aylık görüş, haftalık mektuplarla, hayallerle o boşlukları doldurur olduk. Dolmaz ama ne çare, buna da hamdolsun.

Her gece başımızı yastığa koyduğumuzda normalde masal anlatılır ya, ben babamız geldiğinde yapacaklarımızın hayalini anlatıyorum. Kızım isteklerini anlatıyor ‘Hayvanat bahçesine gideceğiz, yorulunca babam beni kucağına alır çünkü babalar güçlü olur, yorulmaz’ diyor. Sonra beraber maç keyfi yaptıkları için maça gitmek istiyor, ama annesi, kardeşi de beraber ‘Goool!’ diye bağıracakmış hepsi. ‘Sonra köye gidelim, dedemin mölerine (ineklerine) bakalım’ diyor. Bir de ‘Bu evden gidelim, kocaman bahçesi olan, bahçesinde salıncak, kaydırak olan bir ev istiyorum’ diyor. Vapura binmeyi, babasının kucağında martılara simit atmayı istiyor. Kreşten çıkarken kapıda babasının onu beklemesini istiyor. Çünkü her gün eve gelirken ‘Evde kim var’ diyor, ‘Babam yok mu?’ diyor. Hatta şimdi uyandı ağlayarak, ‘Ne oldu?’ dedim, ‘Babamı özledim’ diyor.

Babamıza el koydular.

Özgürlüğümüze el koydular.

Huzurumuza el koydular.

Maalesef henüz 4 yaşındaki bir çocuğun rüyasına da el koydular.

Ama ellerin üstünde de bir el var ki, bizde O’na dayandık…