Ferit CAN

K a z a

Dışarıdaki tüm gürültüyü içeriye alan 98 model araçta, tam bir sessizlik hâkimdi. Bazen bir iç çekmesi, bazen derin bir nefes alma sesi ancak duyuluyordu. Arabanın tekerlerinden çıkan sesler, bir ritim oluşturmuştu. Şoför dâhil içeride herkes, bu ritme kulak kesilmişti adeta.

Kimsenin ses duyduğu yoktu oysaki. Herkes kendi düşüncelerinin akıntılarına kapılmış, dış dünyanın sadece dere yatağını kullanıyorlarmış gibi kendi içlerine gömülmüşlerdi. Evlerine dönüş yolunda hep böyle olurdu zaten. Dillerinin üstüne bir ağırlık çöker, konuşmaya takatleri yokmuş gibi bir kırgınlık bedenlerini sarar, bazen geçmişi hatırlar, bazen de geleceğe dair hayaller, yolculuk içinde ayrı bir sefere çıkartırdı bu araçtaki yolcuları.

Tepesinden dökülmüş, yan tarafları iyice beyazlamış özensiz bir dağınıklık içindeki saçları, gözlük camlarının arkasındaki nemli bakışlar ve yüzündeki derin çizgilerle birleşince, zamanın örselediği bir çehre çıkıyordu adeta. Erol Bey, ara sıra direksiyonu sıkıca kavrayan ellerinden güç alarak, tüm vücudunu hareket ettiriyor, başını hafif ileri vererek dikkatini toplamaya çalışıyordu. Gelecek sene 50 yaşına girecekti. Hafifçe öksürdü. Boğazında düğümlenen hayata karşı gücenikliği ve acıyı temizlemek ister gibi bir nefes alma gayreti gibiydi bu yapay öksürme.

Yanında annesi Mürüvvet Hanım oturuyordu. Ziyaret ettikleri oğlunun yüzünü okşayan tedirgin, derisi büzülmüş, titrek elleri tahiyatta oturuyor gibi bacakları üzerindeydi. Sanki annesinin o mübarek çileli elleri arasından kayıp gitmişti mutlulukları… Mutluluk, kristal bir vazoymuş gibi avucunun içinden kayıp tuzla buz olmuş da onun hayıflanmasını yaşıyor ve her geçen gün ulaşılamaz bir yalnızlığa gömülüyordu yaşlı annesi.

Erol Bey, arabanın iç dikiz aynasından arkada oturanlara baktı. Herkes kendi sessizliğinde saklanıyor gibiydi. Kimse konuşmak istemeyecek kadar kederle gerilmiş ve gayri ihtiyari sessizlikleri içine çekilmişlerdi. Sağ tarafta kardeşinin eşi Melike Hanım oturuyor, kısık ve düşünceli gözlerle, başını yasladığı camdan dışarı bakıyordu. Sol eli ile uyuklayan 5 yaşındaki kızı Fatma Betül’ü omuzundan kendine doğru sarmıştı. 10 yaşındaki Saime, bir çocuktan ziyade olgun biri gibi hüznün gölgelediği yüzünde iri, mühür gözleriyle sessizce oturuyor sol taraftan dışarıya bakıyordu.

Dışarıda kararsız bir hava vardı. Bir açıp bir kapıyor, yer yer yağmur serpiştiriyordu. İç Anadolu’nun kestirilemeyen güz havası ve yağmuru hâkimdi. Kapalı günün son ışıklarını, yavaş yavaş emen akşam, gökyüzüne siyah örtüsünü çekmek üzere idi. Kendi hüzünlerine hava eşlik ediyordu sanki. Siyah bir şal üzerine alıp mateme bürünmüştü adeta.

” Hava da tıpkı bizim hayatımız gibi ” diye düşündü Erol Bey. Annesinin solgun yüzüne, yengesinin dalıp gitmiş bakışlarına, yeğenlerinin ne olduğunu anlamaya çalışan çaresizliklerine tekrar baktı. Midesinde yanma ve burkulmalar iyice sızıya dönüştü. Yüzünden, acı çektiği belli oluyordu. Stres ve sıkıntı son iki yılda mide ağrılarını dayanılmaz bir raddeye taşımıştı.

Her ay gittikleri açık görüş sonrası, Keskin’ den Ankara’ya dönüşte aynı hüznü ve acıyı damarlarına kadar yaşıyorlardı. Kardeşi Birol, Keskin Cezaevi’nde tutukluydu. Üniversitede akademisyendi. Onunla tüm aile gurur duyar, böylesi bir evlat yetiştirdiği için anne babaya övgüler dizilirdi. Birol Hoca, hem güzel ahlakı hem çalışmaları ile dikkat çeken örnek gösterilen biriydi. Ne var ki 2016 yılının Ağustos ayında terör örgütüne üye olmak iddiası ile evi sabah erken bir saatte basılmış, korkudan çığlık atan çocukları ve titreyen eşinin gözleri önünde gözaltına alınmış, 28 gün nezarette kaldıktan sonra çıkarıldığı mahkemece tutuklanmıştı.

O güzel insanın çocukları, her gün baba diye ağlaşırken, kirada oturdukları evden ayrılmak zorunda kalmış, eşyalarını toparlayıp eşi Melike Hanım’ın baba evinin bir odasına üst üste koymuşlardı. Melike Hanım, kızları Fatma Betül ve Saime ile birlikte hasta olan kayınpederi Abdullah Bey ve kayınvalidesi Mürüvvet Hanım’ın yanında kalmaya başlamıştı.

Ailede herkes acı içerisindeydi. Babaları Abdullah Bey’ in kalbi bu yoğun kedere daha fazla dayanamamış vefat etmişti. Sarsıntı üzerine sarsıntıları yaşarken, Allah’a sığınıyor, dua dua yalvarıyor, Yüce Yaratıcıdan kendilerine hayırlı kapılar açması için yakarıyorlardı.

Her ay açık görüş için en az bir kere gidiyorlardı Keskin’e. Çoğu zaman kapalı görüş için de gittiklerinden yolları neredeyse ezberlemişlerdi. Neyse ki yakın sayılırdı. Çevrelerinden duydukları, uzak illere sürgün edilen tutukluların hallerini düşününce, kendi hallerine şükrediyorlardı. İki yılı geçmişti Birol Bey tutuklanalı. OHAL ve sonrasında ziyaret için gidiş ve gelişleri gözünün önüne geldi Erol Bey’in.

Görüş günlerinde demir parmaklıklar ardından oğlunu bekleyen annesi, eşini bekleyen yengesi ve babalarının geleceği kapıya, bakışlarını sabitlemiş yeğenlerinin hallerini hatırladı bir an. Ziyaretçi salonunda hava tükeniyormuş gibi soluk alamaz hale gelirler sonra Birol Bey’ in acısının üzerini örter gibi yüzünde beliren asil tebessümü ile derin bir nefes alırlardı. 45 dakika onun doyurucu sohbeti ve gönül açıcı sözleri ile nasıl geçtiğini anlamaz, tekrar ayrılacaklarını bilmenin verdiği yoğun keder ve kırgınlıkla ziyaretçi salonunu terk eder, kendi içlerine gömülür, sessizliklerine ve yalnızlıklarına çekilirlerdi.

Erol Bey, bu düşünceler kafasından geçerken biraz rahatlamak için camı açıp, dirseğini pencereye dayadı. Biraz hava almak ona iyi gelmişti. Annesi ve özellikle çocukların rahatsız olabileceği aklına gelince kapattı camı. Birazdan yağacak yağmuru haber veren akşam bulutları iyice sarmıştı gökyüzünü, puslu bir grilik hâkimdi her yere. Geçtikleri bazı yollarda yerler ıslaktı, yağmur aralıkla yağıyor sonra kesiliyor olmalıydı. Bulutların haşmetinden gölgeler koyulaşıyor, insanın içine kara bir dev oturuyordu.
Sıkıntılı bir gökyüzünün verdiği ağırlık ve kasvet, arabadakilere de yansıyordu sanki. Arkadan gelen bir burun çekmesi sesi ile aynadan yengesine baktı. Gözyaşları, sessizce akıyordu buğulu gözlerinden. Radyoyu açmak için elini uzattı sonra vazgeçti Erol Bey.

Hava almak için camı açması, ara ara hafifçe kıpırdama ve yerinden doğrulması, başını, boynunu çevirmesi gibi hareketler belleğinin çekip çıkardığı hatıralara ve geçmişe engel olamıyor, özellikle son iki yılda yaşadıkları zulmün karanlığında boğulduğunu hissediyordu.

Bu açık görüşten sonra ayrılırken kardeşi Birol Bey’in ” Abi, hakkını helal et” diyerek sarılması ne kadar da içini acıtmıştı. Fatma Betül’ ün minik elleri ile annesi çekiştirip ” Anne, hakkını helal et ne demek” diye sorması hala kulaklarındaydı. Kardeşinin, nasıl sancılı bir sesi vardı diye düşündü bir an. Sanki hayat duvarı, üzerlerine yıkılmış, beton yığınları arasında oluşan bir boşluktan nefes almaya çalışan bir depremzede gibi çaresiz kalmıştı kardeşinin zeytin siyahı, derin ve iri gözlerine bakarken.

Yağmur hafiften başlamıştı. Arabanın sileceklerini çalıştırdı. Farların ışığı, ıslak asfalta vurunca yol, yeni cilalanmış bir mobilyanın yüzeyi gibi görünüyordu. Annesinin okuduğu dualarla dudakları kıpırdanıyor, ara sıra bir kelimeyi yaşlılara has tarzı ile yükseltiyor, yeniden sessizliğinin tenhalığına çekiliyordu.

Eve varmaya az kaldı diye düşündü. Mamak ilçe sınırlarına girmişlerdi. Yağmur kısa bir süre yağdıktan sonra kesilmişti. Tekrar camı açtı, biraz taze hava teneffüs etti. Zihninin karmaşasını toparlamak için ona mantıktan daha ziyade bir şey gerekliydi. Tevekkül mü? Sabır mı? Adını tam koyamadı. Gözlüklerini çıkarıp, tekrar taktı.

Hafifçe bir tümseğin tepe noktasına çıkmıştı ki hemen önünde kaza yapmış iki aracı fark etti, durmak için mesafesi oldukça azdı. Frene bastığında arabanın yol üzerinde kızak gibi kaydığını fark etti, direksiyonu hafifçe sola, sağa kırdı fakat kontrol artık kendisinde değildi. Araç savruluyor hâkimiyetten tamamen çıkıyordu. Öndeki araçlara çarpmamıştı ama yoldan çıkan araç sağ tarafa doğru hızla kayıyordu. Kayan lastiklerin asfaltta çıkarttığı gıcırdama sesi, yolun bitip toprak zeminin başladığı yerde gürültülü bir hışırdamaya dönüşmüştü. Annesinden besmele sesi, çocuklar ve yengesinden çığlıklar yükseliyordu. Savrulan araba yoldan çıkmış, toprak zeminde bir kaya parçasına çarpınca devrilmiş ve dere yatağına doğru yuvarlanmaya başlamıştı. Erol Bey, çocukların arka koltuktan fırlayıp ön cama bir anda bir kuş bedeni gibi çarptıklarını görmüştü. Yuvarlanma devam ediyor, araç takla atıyor bir türlü durmuyordu.

Erol Bey, sağ gözünü güçlükle açtı. Etraf kan gölüne dönmüştü. 5 yaşındaki Fatma Betül ve 10 yaşındaki Saime’nin kanlı saçları aracın patlayan camlarından fırlayan bedenlerinin ne halde olduğunu anlatıyordu. Annesi aracın içinde tamamen ezilmiş, yengesinin yavrularını kurtarmak istercesine uzattığı kolu, bedeninden ayrılmıştı.

Ciğerleri havayı içine çekemiyordu. Nefes borusu daralmıştı. Kararan gözlerinde, görüntü bir gidip bir geliyordu. İç organları vücudunun bir yerine dertop edilip bastırılmış gibiydi. İşaret parmağını oynattı, şehadet kelimesi getirmek istiyordu. Bir hamle yaptı sesi çıkmıyordu. Kanla dolmuş ağzını, hafif araladı şehadet getirdi.

Bedeni hafiflemişti, sanki yerçekimi azalmıştı, etrafta bir hareketlenme vardı galiba. Direksiyonla koltuk arasında sıkışmış bedeninde boynu ipek bir eşarbın nazik salınımı gibi sol yanına düştü. Gözleri açık, yeğenlerinin saçlarına bakıyordu…

Haber kanalları trafik canavarının bir aileyi yok ettiğini bildiriyordu!!!