Yasin ASLIYANIK

“Babanın fazileti çocukların servetidir”.

Üzülmez misiniz zorba bir katılık servetinizi alıp gitse?

Dert etmez misiniz akşam boynuna kollarınızı dolayıp, hoş geldin canım babam diyeceğiniz insan bir daha gelmese?

Nasıl bir yıkımmış şimdi anladım babasızlık. Şimdi anladım çalan zile duyduğunuz sevecen umudun kaybolmasının ne demek olduğunu.

Bir sabah vakti götürdüler gözlerimdeki ışıkla birlikte babamı. Hala bileklerine takılan kelepçenin hayali, zihnime uğradıkça, tarifi zor bir acı olur yüreğimde.

Saklıyorum o seccadeyi. Kokluyorum zaman zaman seccadenin bedenini. Polisler evi ararken son namazını kıldı, sade görünüşlü bu kumaştan yaygıda.

Nasıl da ağladım, baş kaldıran kalbimle beraber gitme diye. Boynuna sarıldım, kimseye bırakmama kararlılığı içinde. Babam sarılamadı biricik kızına, kelepçeler yakaladı kanatlarını. Ben hüznünü duydum, başım boynuna yaslıyken, babamın amber kokulu soluklarında.

Fırtınalı bir yağmurda kopan yaprak gibi, kopardılar babamı benden. Ve annemden. O utancından sarılamadı bile babama, gözlerini gözlerinden ayırırken.

Suskunluk sayfasına sadece bir cümle yazıp gitti babam. “Allah’a emanet olun.”

Annemle ben iki avareyiz, babam gitti gideli. Acılar çarpıyor, gönlümüzün cidarlarına. Hırçın dalgalar gibi. Ama dalgalar kadar özgür hissetmiyoruz kendimizi. Onların bedeninde mavi elbiseleri var. Gökyüzünden aldıkları güvenle vuruyorlar kayalara. Biz o kadar mavi değiliz..

45 yaşlarında, gür ve siyah saçlı, buğday tenlidir benim babam. Hafifçe var olan kilosunu vermek için sabahın kendinden kaynaklı, güneşsiz aydınlığında kucaklardı bisikletini. “Spor yapmak insanın kendine olan saygısı” diyerek. Şimdilerde binicisi olmayan garip bir at gibi, heyecansız, balkonda bekliyor, babamın kimsesiz bisikleti. Hevesini yitirmesi sönük tekerlerinden anlaşılıyordu.

Dışarda ne kadar neşe varsa demetleyip bana getirirdi. O geldiği zaman ev canlanırdı adeta. Meltemlerin avucunda oynaşan mutlulukla gelirdi yanıbaşımıza. İlgilenmez mi benimle hiç ? Elimden tutar, beni balkona götürür, ayın bakışındaki renkleri izlerdik.

Söyleniverirdi aya bakarken ” caddelerde karanlık korkmasın diye ay parlıyor.” Gülerdim ben, hem de katıla katıla…

Daha ne espiriler saklıydı kıvrak zekasında. Yaşamı bulurduk bakışlarında. Hoş kelimelerin gezindiği diliyle moral olurdu bize. Kimi kederli görse “ızdırabın saçlarına vurmuş” derdi. Sonra da bir çiçek bulup kederli gördüğünün saçına takardı. Nasıl da bilirdi ortalığa keyif vermeyi. Hem keyif verir,hem keyif alırdı. Kendi tasalarını ise kitap okuyarak dağıtırdı.

Kitap okumayı da ondan öğrendik. Okumak bir hazdı babamda. Her akşam mutlaka yarım saat de olsa kitap okurdu. “Az da olsa devamlı olan hayırlıdır” derdi. Okumak onun ruhunun canlı kalmasının temel nedenlerinden biriydi. Okumak onun kutsal ışığıydı.

“Ey karanlığı boğan kutsal ışık
Gözlerimin beyaz yalazı
Köşelerde sen alevli sarmaşık
Tenimde titrer ateşinin ayazı ”

Hüpürdete, hüpürdete içerdi çayını kitap okurken. Okumanın hazzı arttığı zaman, hüpürdetmenin ses tonundan anlardık zevkini. İçindeki esintiler falezlerine vurmaya başlayınca hemen odasına kapanır, kalemle dökerdi sili ďuygularını, beyaz bir sayfaya.

“Duygular tutuşur yanık bağrında
Çığlık çığlığa uçarlar
Sırlarım saklanır sığınağında
Ruhun bahçesinde açarlar

Manayı üflersin de boşluğa
Ahenkli acılarla inlersin
İsyanın gözyaşı da boşalırsa
Kader der
Şarkını zindanda dinlersin

Sen öylesine ilk emir değilsin
Yoksa peygamber
Mağradaki sese niye eğilsin? ”

Okumanin adı ilk emirdi onda. Pelesenk olmuştu dilinde okumanın ehemmiyeti. Ne zaman okumanın mühim oluşuna ait bir parağraf görse, hemen de eritir o bölümceyi, zihnime akıtırdı.

Hele hele unutamadığım bir bölüm var ki ne zaman okusam sarılırdım hemen kitapların bedenine. Girerdim sayfalarının arasındaki yaşama. Uzun süre tutardım gözlerimi bu yaşamlarda, izin almaya ihtiyaç hissetmeden.

“Kendini yığın hâline getiren bir millet payidar olamaz. Tek kaygısı para olan bir yığın yaşayamaz. Düşünceyi küçümsüyoruz. Kitaba harcadığımız parayı, atlar için harcadığımızla kıyaslarsak, yerin dibine girmemiz gerekmez mi? Kitap sevene, kitap delisi diyoruz. Kimseye at delisi dediğimiz yok. Kitap yüzünden sefalete düşen görülmemiş. At uğrunda iflas eden edene. İngiliz milletinin içkiye verdiği para, kitaba verdiğinin kaç misli, hiç düşündünüz mü? En güzel kitap bir kalkan balığı fiyatına. Alan nerede? Umumi kütüphaneler resmî ziyafetler kadar pahalıya mal olsa idi hükümetimizin daha çok iltifatına mazhar olurdu şüphesiz. Kitaplar bileziklerin onda biri kadar etse beyefendilerimizle hanımefendilerimiz arada bir okumak hevesine kapılırdı belki. Birçokları kitabı ucuz olduğu için almaz. Düşünmez ki kitabın tek değeri okunmasındadır. Bir değil birçok defalar okunmasında, çizilmesinde, tanınmasında.”

O kadar etkilenmiştim ki babam diliyle zihnime boşalttığı zaman bu paragrafı. Sonrası kaç kere okuduğumu ben de hatırlayamıyorum tekrar tekrar.

Haramiler böyle bir serveti alıp gittiler benden. Çıplak kaldı dağlarım. Duygularım ise tüm sıcaklığından bu kadar uzak olmamıştı. Abonoz ruhlu haramiler..!

Günlerim birbirine benzese de, konuştukları zaman çok farklı oluyorlardı. Ama hiçbiri eskisi kadar mutlu değildi.

Onun için gidiyorum hayallerimdeki eski günlere. Çünkü eski günler çok daha mutlu. O zaman çok renkli çiçeklerimiz vardı, babamla oynadığım hatıra bahçelerde.

Küçükken ne zaman istesem atım olurdu babam. Sırtına binerdim gezdirirdi beni. Anneme bakarak patlatırdı yine espiriyi. “Panayır soytarılığı yapıyorum” diyerek. Yorulduğu zaman avucumla yem verirdim ona. Daha neler oynardık neler…

Ona ait her hatıra deli bir özlem bugünlerde bende.
Daha mutluyum eski günlerde.

Ümitlerim kırılınca huysuzlaşıyorum biraz. Sonra içim kendimle doluyor. Pervazlarımı bazen karanlık, bazen de aydınlık basıyor.

İçim kendimle dolsa da kendim olamıyorum. Çünkü babam yok yanıbaşımda…

Uyanıverdim bir gece aniden. “Babam kar yağınca gelecek” diyerek. Sonra tekrar koydum başımı yastığa. Koştum hemen pencereye sabah olunca. Uzun uzun baktım dışarıya.

Hissedebiliyordum damarlarımda akan kanın tazyikini. Ruhum ise pır pır uçuyordu.

Dikkatini çekmişti annemin uzun bakışlarım ve delişmen hareketlerim.

“Niçin bakıyorsun öyle uçacak kuş gibi dışarıya?” diye sordu.

Söyleyiverdim ” kar yağacak mı diye bakıyorum.”

Güldü biricik annem ” Ağustosta kar mı yağarmış?” dedi.

Yine de baktım her sabah, bıkmadan, usanmadan beş ay boyunca penceremden dışarıya. Sabahın bellisiz aydınlığında.

Sırrını sakladığım müjdeye dua ediyordum. “Olsun” diye.

Ben bir kar bekliyorum
Tertemiz
Üzerine sis düşmemiş
Onda biz varız biz
Yoklukta üşümemiş
Ne zamana kadar sonbahar?
Ben bir kar bekliyorum

Sıyrılmak istiyordum bodrum karanlığı duygularımdan. Kurtulmak istiyordu zihnim altında yaşadığı basık tavandan.

Ruhumdan çekilen ışık ve renkleri özlüyordum. Hercai bir tavırla kıvranmak istemiyordu hislerim.

Babamın kafama boşalttığı aydınlıkları bekliyorum, bellisiz aydınlıkta her sabah.

Bu bekleyiş bendeki tükenmişliğe çare olmuştu, ümit olmuştu. Dertlerimin yan etkilerine derman olmuştu.

Günbegün, haftabehafta artan bin bir azabımı dindirmişti biraz da olsa. Canlı tutuyordu ümidimi.

“Kar yağdığı zaman babam gelecek babam!” hayallerimin parola cümlesi.

Yine silik bir aydınlık sabahı. Fırladım yatağımdan. Işığı pervazlarındaki camlarında dans ettiren pencereme doğru. “Aman Allah’ım! Kirpiklerimi kırpıştıran beyazlık kar mı yoksa? ” Elimin bir içini, bir dışını üstüste gözlerime sürdüm. Bir daha baktım karanlığın akşamlarda korkarak yürüdüğü caddelere, sokaklara. Evet, evet kar yağmıştı her tarafa.

Annem yine şaşkındı. “Ne oluyor bu kıza” diye soruyordu kendi kendine. Yaklaşık yarım saat sonra kapı zili çaldı.

” Babam geldi” diyerek zıpladım havaya, yükselebildiğim kadar.

Koştum kapıya sevgi çığını başlatacak kartopum; babam geldi diye.

Açtım kapıyı. Kalp atışlarını dindiremediğim bir heyecanla.

Karşımda birden fazla adam vardı, polis olduklarını söyleyen. Soruverdim birden “Babamı mı getirdiniz? ” Birbirlerine bakıştılar, gözlerinden düşen şaşkınlıkla. “Ne babası” dedikten sonra “evde kim var? ” diye sordular.

Bir anda üzerimdeki neşe hışırdamaları endişeye büründü. Ürkek bir halde belirdi annem kapının önünde. Annemi görür görmez içlerinden biri “Hatice ………. siz misiniz?” diye sordu. ” Evet “cevabını alır almaz gözaltı kararının olduğunu öğrendi annem.

Ben ise derman beklerken, iflah olmaz bir yaranın acısını hissettim yüreğimde. Şimdi hem annesiz, hem babasız kaldım tsunamilerde.

Çaresizliğe yaslanan annem, basarak telefon tuşlarına babaannemi aradı. Bir damla gözyaşı bırakarak. Kendisi için değil, benim için.

Yine çağlayan olmuştu gözyaşlarım. Hıçkırıklarımla sekteye uğruyordu ağıdım. Polis ablaya ne kadar da yalvardım. “Babamı götürdünüz, noolur annemi bana bırakın” diye. Sadece “götürmek zorundayız” dedi, umut aynamı yere çalarak.

Annem “ağlama biriciğim benim suçum yok, gelirim inşallah” dedi. Ama gelemedi.
Kalbim kanıma dolan acıyı bedenimin her tarafına pompalıyordu. Babamdan biliyorum, sonra bu acı özlemle karışacaktı.

Zamanın eli annemin bendeki okşayışlarını silemezdi. Baharımsı yeşil bir dala eklenmiş elin okşayışını ne silebilir ki kalblerden. Gözüme uzanan bakışlarını da silemezdi. Ötelerin aşkına bürünmüş bakışları kim silebilir ki gözlerimin bebeğinden.

Ertesi gün gelen babaannemin kanatlarının altına sığınmıştım, içimdeki birden fazla suskuyla. Ama ateşimin yalazı sığınmasız dalgalanıyordu.

Babaannem elinde tesbihiyle, yüzünde yılların attığı çizgilerle ve beyaz saçlarıyla, vakarlı bir duruşu olan, sakin bir kadındı. Babam neşesini dedemden almış olmalı. Babaannemin ruh hali, babamda pek görünmezdi. Arasıra tebessüm eden, derin bir duruşu vardı. Aslında babaannemi en iyi babamın ona yazdığı şiir ifade ediyordu.
“Gergef tenine çizgi çizmiş yıllar
Sen yıllarca hakikatı ararken
Sokaklarından geçmiş nice yollar
Siyah saçların beyaza tararken
Yorgun dertler ağlamış her yerinde
Rab’de derdin çare her seferinde
Duymuştum tövbeni bir keresinde
Titrek gönlünle ona yalvarırken
Gözyaşına şahit seccaden vardı
Hıçkırık duyan taşlar dört duvardı
Örtüne saklanan, ruhunda ardı
Yüreğine imanını sararken
Beklerdin aşkla ecelin kervanı
Bilirdin Allah’a en yakın anı
Kalbine uzaktı kul su-i zanı
İçinde vicdanın hesap sorarken”

Merak etmez mi babaannem; bu nezih kadın annemle babamı? Sürekli zamanını sorardı açık görüşlerin. Mukavemeti zayıflamış babaannemle bir ay Afyon’a babamı ziyarete, diğer ay Kırıkkale’ye annemi görmeye giderdik İstanbul’ dan.

Fena muamelelere maruz kalan babam, anlatmazdı hiç bir şey üzülmeyelim diye. Ulaş
ırdı kulağımıza çektiği ızdıraplar, o söylemese de, söyleyenlerden.

Gözaltında maruz kaldığı baskılara rağmen; “isim ver bırakalım seni, akşama evinde ol” tekliflerine hiç de pas vermemiş annem. Tabi tanısalardı kahramanları, anlarlardı yaptıkları hatayı.
Annemle babamın “bugününü bütün bütün yıksalar, yarınlara yönelirler.” Korkutamazlar onları.

Niçin korksunlar ki ? Sadece dünyası olanlar, iki hayatı birden soluklayanları yenemezler. Yenemeyecekler de.

Zaman zor geçse de ömürlerimizi ala ala, bazen neşe, bazen elem vere vere alıp gidiyordu. Sıkıntı her gün yeni yüzlere örgüler örüyordu.

Mapus kurtuluşları da yok değildi. En iyi haberi olurdu günün. Artık her gün olmasa da kış ayları gelince yine karı beklerdim, umudumu getirecek diye.

Aradan iki yıl geçti. Kış ayları kürenin içinden çıkıp kendini tekrar gösterdi. Ocak ayının ortasındayız. Okuldan eve dönüyorum. Yalnızlığa sindiğim bir günü yaşıyorum yine. Kar yağıyordu, hem de lapa lapa. Ama eski heyecanım gördüğü cefaların neticesinde biraz uzak duruyor kalbimden. Kana karışmak istemiyor.

Saçımın örgülerinden biri firketeden kurtulmuş, omuzuma düşüyordu. Nasıl kurtuldu anlamadım. Sanki ellerin kelepçeden kurtuluşu gibi. Özgürlüğü yakalayan örgüm bir sağa bir sola özgürce atılıyordu.
Kar hiç olmadığı kadar yağıyordu. Ama dokunmuyordum bu hafif buz billurlarına. Bana babamı getirmediler.

Sonunda ulaştım evime. Zili çaldım. Her zamanki gibi açıldı kapı. Ama bu kez açılan kapının ardında babaannem yoktu. Ağladım, ağladım hem de tutuklandığı günden daha çok ağladım. Görünce babamı karşımda. Sarıldım, sarıldım sarılabildiğim kadar çok…

Kurtulan örgümün babam olduğunu şimdi anladım. Hiç olmadığı kadar yağan karla beraber gelmişti babam.

Kömür gözlü, havuç burunlu, bisiklet kullanmasını bilmeyen kardan adamı eski günlerde olduğu gibi babamla yaptık. Ellerime dokunan karla barıştık.

Meraktan degil ama, gözbebeklerimi büyüten bekleyiş sonunda yolu yarılamıştı. Çiğ bir mutlulukla gözlerim yollarda annemi bekler şimdilerde…