Yasin ASLIYANIK

Sabah Baskını

Bir zalimin masum insanları mahkûm ettirdiği günlerden bir gün. 1 Ocak 2017. Zemheri soğuğun pencere kanatlarından içeri girerek, kendini bize hissettirdiği yılın ilk günüydü. Bende ki sıcaklık ise 15 günlük bebeğimin yanında getirdiği tertemiz sevgisiydi. O gece göz kapaklarımın, üzerinde taşıdığı yorgun ağırlığı, iki saatte bir kaldırmasına tahammül etme sebebim, yatağımın hemen yanı başındaki, kayın validemin doğum hediyesi olan, örtülü beşikten gelen acziyet içindeki miniğimin ağlama sesiydi. Belli ki acıkıyordu. Emzirme anında mahmur bakışlarım, loş bir ışıkla sarmaş dolaş olurken, uykusuzluğun verdiği ağrıyla, aşağıya doğru salınan başım da ani irkilmelerle dik durmaya çalışıyordu. Bu bitkinliğin mücadelesini veren bedenim sabah saat yedi sıralarında, çalan kapının zil sesiyle doğrulup, üzerindeki yün yorganın altından kurtularak, koridora doğru endişeli adımlarla ilerlemişti. Benden daha hızlı hareket ederek, giriş kapısına ulaşan eşim, yüreği ağzında, “kim o” diye sorarken, mercekten yarı kapalı gözüyle bakarak, kapı arkasını yokluyordu. Apartmanın koridorunda yankılanan ses, kapıyı açmamızı isteyen TEM polislerinin korku veren seslenişleriydi. Tam arkamda duran kayın validemin tasası, dudaklarından dökülen zikirlerle, elindeki tespihin tanelerinin şıkırdamasından anlaşılıyordu. O pırıl pırıl yüzündeki çizgiler, derinlik kazanarak çok belirginleşmişti.

Uygun olan kıyafetleri giyinmemiz biraz zaman aldı. Kapıyı açmakta gecikince, tok bir ses bize çilingirci aratmayın diye seslendi. Kapıyı tedirgin bir duruşla açan eşim hoş geldiniz, buyurun memur bey! Bir problem mi var? diye nazikçe sordu. Arama izinlerini gösteren görevli memurlar, bir suç belgesi elde edebilmek için, güneş ufuktan yükselene kadar evin içindeki araştırmalarını devam ettirdiler. Ev sakinlerinin bile edebinden gözünü kaçırdığı şahsi kıyafetlerimizi, hiç tanımadığımız insanların elle yoklaması, en mahrem alanlarımıza çekinmeden girmeleri, bir eğitim gönüllüsü olarak barındığımız yerin terör suçlamasıyla basılması, doğrusu bizi çok incitti.

Arama işlemi sona ermişti. İçlerinden orta yaşlı, uzun saçlı ve yapılı olanı hakkımızda gözaltı kararı olduğunu söyledi. Gözleri yaşlı iki çocuğumu kayınvalideme bırakarak, on beş günlük bebeğim yanımda, eşimle birlikte polis otosuna binmek üzere evden çıktık. Her iniş çıkışımda beni yoran merdivenin basamakları, nedense o gün bana kendini hiç hissettirmedi. Binadaki dairelerin buluştuğu dış kapıdan geçerek, hayatımda ilk defa bir polis arabasına bindim. Arabanın içi kadar kendisi de soğuk geldi bana. Üşümesin diye yüreğimin yaktığı ateşin ısısını kucağımdaki yavrumla paylaşmaya çalıştım. Hemen yanımda oturan eşim ise, kendinden daha ziyade bizi düşünüyor, küçücük alanda yanıma oturmuş, var olmayan çok uzak noktalara bakıp baķıp geri geliyordu.

Yola koyulduk. Antep emniyetine doğru giderken, kışın beyaz hüznü, dağlara inen bulutlar gibi çökmüştü üstüme. Göğün renk değiştirmesi gibi, bende de her şey yeni bir duruma geçti. Ağır duyguları kaldırmaya çalışırken, çok defa uzaktan görüp te içine girmediğim emniyet müdürlüğünün binasına geldik. Polislerle birlikte içeri girdik. Şaşırmıştım. Bana çok yabancı gelen bu binada tanıdığım onlarca insan vardı. Hepsi de kelepçelenmiş, hayır adamıydı. Zalim zulmü bu olmalıydı. Yoksa Firavunun Musa ya olan kini mi? Ya da Kabil in Habili kıskanması mı? Belki de hepsi.

Fakir öğrencilere burs bulmak veya vermek suç olmuştu bu ülkede. Aç insanlara gıda yardımı büyük bir cürüm işlemekti. Okul, dersane, hastane açmak, kısacası insanlığa giden her yolda çabalamak, dünyanın hiçbir yerinde yasalara aykırı bir davranış değilken, bu diyarlarda vatan hainliği oldu. Ama herkese değil. Sadece Firavunlar karşısında dik duran Musalara. Çarmıha gerilmeyi göze alan İsalara.

Kendime ait birçok gereksinimlerimi unutmuş olarak yaklaşık dört saattir özgürlükten yoksun hak edilmemiş bir alıkonulma devam etmekteydi. Sonrasında Urfa’dan gelen dört kişilik kolluk kuvvetine teslim ettiler bizi. Urfa Antep’ten önce öğretmen olarak çalıştığımız Hz. İbrahim’in ateşe atıldığı şehirdi.

Yola çıkmadan eşimin bileklerine demir zincirle bağlanmış halkaları geçirdiler. Yüreklerimize vuramadıkları kelepçeleri bileklerimize vurdular. Anlaşılan gece gündüz Zelihalar yalvarsa da, Nemrutlar İbrahimleri yakmaya karar vermişti. Kucağımdaki 15 günlük yavru, artık ashabı uhdud bebeğiydi. Adeta bakışlarıyla anne korkma diyordu!

Tekrar polis otosuna binerek Urfa yoluna koyulduk. İbrahimi ve Eyyubi şehri Urfa. Bu şehirde tohum atan, hem yanmak, hem de sabretmek zorundadır. Yoksa ne ateş balıklı göl olur, ne de buğdaylar başağa durur. Bu şuurla ilerlerken bir ara memur bey bir ihtiyacınız olursa söyleyin dedi. Bu sözden cesaret alan eşim namaz için durabilir miyiz diye rica etti. Çok ısrar etmesine rağmen, bu isteğini kabul etmediler.

Eşim yine var olmayan o noktalara gidip getirdiği suları bu kez gözünden akıtmaya başladı. Bir namaz bile kılamamıştık. Siz hiç namazım kaçıyor diye ağlayan terörist gördünüz mü? İçlerinden birinin bu sızlanış, dikkatini çekti. Bir şey yapamamanın kederi, yere doğru bakışını sabitleyen gözlerinden anlaşılıyordu. Artık herkes bir an evvel yol bitsin istiyordu. Yol tabelalarında azalan rakamlar, bizi dostlar şehrine yakınlaştırıyordu. Bir gün bu şehre tekrar bu kadar suçlu geleceğimi bilemezdim. Demek ki kentin köşelerinde kalan günahlarım varmış. Er geç temizlenmesi gereken bir vebal gibi. Sonunda ulaşmıştık tarih kokan şehre.

Sağlık kontrolünden geçmek üzere hastaneye getirildik. Etrafımda üzerlerinde ince bir sanat olan, çeşit çeşit hastalıkların tezahür ettiği, birçok insan vardı. Yine de en çok dikkati, ellerinde kelepçe veya yanında polis olanlar çekiyordu. Halkın meraklı bakışlarının, üzerimizde gezindiği hastaneden, sağlık kontrolümüzün bitmesi neticesinde TEM şubeye geçtik. Uzun süre yanlarında yürüdüğümüz polislerden biri eşimi nezarete götürmek için yanımdan aldı. Bebeğine ve bana en üzüntülü gözlerle bakan eşim, dilindeki kelimeleri, sessizliğin çığlıklarıyla ifade ederek, koluna giren bir memurla uzaklaşarak görüş alanımızdan çıktı. Beni miniğimin hatırına nezarete koymak yerine, uzun süre bir odada beklettiler. Bana eşlik eden bayan polis, biraz zaman geçtikten sonra, gözaltındakiler için ayrılan ekmek arası tavuk döner getirdi. Ekmeği görünce açlık halim, yorulmuş bedenime kendini fark ettirdi. Uzun siyah saçıyla dikkat çeken esmer tenli ve iri gözlü bu bayan, birde sıcak çay ikram etti. Demlenmiş bu sıcak çayın kokusu alıp götürdü beni hayalimde resimleşmiş renkli hatıralara. Ne anılar çizmiş zihnimin köşe sergilerine dumandan fırçasıyla. Ama bir gün siyah beyaz çizebileceğini tahmin etmemiştim. Düşünceye dalmış bu suskunluğumu, güçlü olmalısın, bebeğin için yemelisin diye seslenen bayan polisin güven veren sesi bozmuştu. Sürekli beni teselli ediyordu. Belli ki her şeyden önce şefkat dolu bir anneydi.

Uzun ve zorlu olan bekleme sürecim, akşamın karanlığını bulmuştu. Saat 20:30 gibi savcının talimatıyla barodan atanmış avukat eşliğinde, görevli polisler tarafından ifadem alındı. İşlemler yaklaşık 2 saat sürdü. Bir sürü saçma sapan abus sorulardan sonra, serbest kaldım. Herkesin eğitim ve öğretimde takdirini kazanmış okullar, dersaneler, bir çok hayır kurumları bir anda haksızlıklarına boyun eğmediğimiz birileri tarafından terör örgütü olarak ilan edildi. Ben ve eşim bu örgütün üyesi olmakla suçlanıyorduk.

Gerekli tüm resmi kurumların izniyle açılmış ve yıllarca denetim sonucunda alanında ciddi takdirler kazanmış bu müesseseler bir anda bir zalimin kişisel ve siyasal hırslarıyla yokluğa mahkûm edilmeye çalışılıyordu. Kendini ve çevresini bile bu duruma inandıramayan budala bakışlılar dünyanın bu masala inanacağını düşünerek bütün aymazlıklarını ortaya koydular. Gözü bağlı gafillerin bu çaresiz yalnızlığı onları her geçen gün daha da hırçınlaştırıyordu. Tabi ki bu hırçınlık birçok aileyi yaralıyordu.

Saat 22:30 oldu. Tek başıma bebeğimle birlikte Antep şehrine geri dönmek zorundaydım. Bir şekilde otogara ulaşıp Antep’ e gitmek için otobüs biletimi aldım. Akşam da olsa, evinizden uzak bir şehirde olsa özgürlüğünü elde etmek farklı bir duyguydu. Kalbinizin bir yanı serbest kalmanın mutluluğunu yaşarken, diğer yanı buruk ayrılığın acısını hissediyordu. Avcıların dağlarda yalnız bıraktığı ceylan gibi.

“Dağlar var karanlık, dağlar var beyaz
Korka, korka eteklerinden öper yaz ”

diye kaleme alınan bu mısralar, benim yaşadığım bugünlerin tercümanıydı. Günümü özetleyen bu mısralarla sevdiğim insanı geride bırakıp dönecektim. Sevdiğim insan bunu böyle bil derdi. Hayatım bizim dağlarımızda yıllar var ki yaz yangınıyla kış ayazı eksik olmadı. Ne zaman dağlarımızda ağaçlar çiçeğe dursa ya soğuklar başlar, ya da ateşler boy gösterir. Geride sadece tüm musibetlere inat, kökü derinlerde, duaya avuç açmış ümit soluklayan ağaçlar kalır. Baharı haber vermekten yılmayan müjdeler gibi. Ben de öyle bilmiştim zaten.

Otobüsümüz Antep istikametine doğru harekete geçti. Telefonuma polisler tarafından el konulduğu için, muavinden telefonunu rica ederek, yeğenimi beni karşılaması için aradım. Telefonun karşı tarafında sadece yeğenimin sevinme sesi değil, yakınlarımın neredeymiş, nasılmış gibi heyecanlı soruları da kulağıma geliyordu. Telefon bana ait olmayınca kısaca haber verip, konuşmayı çok uzatmadan yolculara servis yapan gence teşekkür ederek, telefonu iade ettim. Bir telefonu bile istemeye o kadar utanmıştım ki. Şimdi eşimde yok. Evin geçimini nasıl sağlayacaktık, insanlara muhtaç olmadan. Zaten beş ay boyunca işsizdik. Eşimin pazarda patates satarak kazandığı parayla, geçinmeye çalışıyorduk. Çok uykusuz olmama rağmen düşündükçe uykusuzluğumu bile hissedemiyordum. Yolculuk anında hayat arkadaşımın bazı akşamları anlattığı pazar hatıraları geldi aklıma. Öğrencilerinin görünce şaşırıp elini öpmesi. Bir veliye kaç kilo vereyim diye sorduğu zaman velinin; bilmem ki kaç kilo istersen ver diyerek gözyaşlarını tutamaması. Hocam Allah yardımcınız olsun diyerek, helallik isteyenler. Anlaşılan bugünler geçse de geride çok derin izler kalacak. Bir an düşüncelerimden sıyrılıp camdan dışarıya baktığım zaman Antep’ e yaklaştığımızı anladım. Eve gidip dinlenmek istiyordum.

Tam şehrin girişine geldiğimiz zaman, hareket halindeki otobüsümüz durmuştu. Acaba mola mı verecek diye sağ tarafıma doğru hafifçe eğilip gözlerimin uzanabildiği yere doğru baktım. Otobüsün durma nedeni anlaşılmıştı. Jandarma otobüsteki herkesin kimliğini alarak, GBT kontrolü yapıyordu. Sonrasında beni otobüsten aşağı indirdiler. Benim başka bir aramam çıktı. O anı anlatamam. Tam bir hayal kırıklığı. Havada tarif edilmez bir soğuk. Ağlasam gözyaşlarım donacak. Kucağımda bebek. Bir süre bekledikten sonra, dağ başında bir jandarma karakoluna getirildim. Saat 03:30 olmuştu. Komutanın savcıya haber verip beni nezarete koyması gerekiyordu. Kucağımdaki bebeği görünce vicdanı el vermiyordu. Bir sağa bakıyor, bir sola bakıyor gece gece hafakan içinde vaziyeti değerlendirmeye çalışıyordu. Sonunda vicdanı ağır bastı. Uygun bir oda ayarladılar.

Yine utana, utana rica ettiğim bir telefonla haber verdiğim yeğenimde bu ara karakola geldi. Onu görünce biraz rahatladım. Böyle zamanlarda tanıdık bir yüz sizi yalnızlığa itilmekten kurtarıyor, tekrar toparlanabilmeniz için iyi bir destek oluyordu.

Ayarlanan odada sabaha kadar biraz dinlenebildim. Açlıktan mı, stresten mi sütüm azaldı. Ne bebeğim tam doyuyor, ne de ben. Elime verdikleri ekmek aralarıyla yarı aç, yarı tok geziniyorduk. Sabah saat 09 :00 gibi Antep adliyesine getirildim. Dosyam çok eskiden çalıştığım Marmara’da bir ilden çıkmıştı. Savcı oraya getirilmemi istedi. Ben o anda yıkıldım. Çocukla nasıl gidecektim o kadar yolu. Rabbime dua ettim. Allah’ım ne olursun günlerdir kucağımda taşıdığım, şu günahsız masumun yüzü hürmetine dualarımı kabul et, bana yardım et diye. Ama isyan etmiyordum. Başka sığınacak kapımız mı vardı? Biraz sonra yanıma bir bayan geldi. Meğer bayan savcıymış. Odasına gittim. Uzun uzun olup bitenleri anlattım. Ben ne yapabilirim seni oraya istiyorlar dedi. Sanki cümleyi anlamış gibi bebeğim ağlamaya başladı.

Ağlama sesiyle gözlerini bebeğimin üzerine çeviren savcı hanım, uzunca baktıktan sonra, söyleyeceklerini zihninde toplar gibi biraz düşündü. Gideceğim ilin savcısını arayarak durumu izah edip, telekonferans teklifinde bulundu. Savcı bey telekonferansla ifademi almayı kabul etti. Günün sonunda denetimli serbestlikle alıkonmaktan kurtuldum.

Bugün 14 Ocak 2017. Benim hikâyem hala devam ediyor. Sonunun nasıl biteceğini bende bilmiyorum. Fakat çevremde esen fırtınalara bakınca, yelkenli kayığımın beni nereye götüreceği pek de müphem gözükmüyor.