Ferit CAN

Coğrafya Kader midir?

Dizüstü bilgisayardan aile fotoğraflarına bakıyor Ömer. Her ismini söylediğimde beni düzeltiyor. ” Ömer değil, Omar” diyor. Ekrana bakarken, yüreğinin daraldığı, kısılmış, siyah iri gözleri ve tuttuğu nefesinden belli oluyor. Acı yudumluyor sanki. Eski hayatından kalan fotoğrafların imajları arasında geziniyor, hayalen seyahat ediyor mazinin koridorlarında, şimdilerde harap olmuş memleketinin topraklarında…

İki aydır beraber kalıyoruz Omar ile. İki yatak ve dolap ile bir masa ve sandalyeden ibaret eşyaların kapladığı bir odayı paylaşıyoruz. Suriye’nin Halep şehrinden Omar. Bu mülteci kampında bize, “kimsenin işine karışmasın, görüntü ve gürültü kirliliğine sebep olmasın, insanların ekmeğine ortak çıkmasın, ayakaltında da fazla dolaşmasın” dedikleri yok belki ama ne zaman Omar ile paylaştığım bu odaya girsem hayat ağacından koparılmış bir dal gibi hissediyorum kendimi. Yatak bana ait değil, mekân bana ait değil, ailem benimle aynı yerde değil.

Hayat okulunda arka sıralarda, tahtayı zor görecek bir yerde bile değiliz sanki. Hatta bir sınıfta olduğumuz bile söylenemez… Victor Hugo’nun mülteciler için kullandığı benzetmesi ile “yanardağın fırlattığı taşlar” gibi ayrı düşmüşüz dağımızdan, bağımızdan, vatanımızdan…

Yan odadan Farsça bir yakıcı nağme geliyor kulağımıza inceden. Ferruh her zamanki gibi sesini ayarlayamıyor müziğin. Oda arkadaşı Iraklı bir Kürt. İsmi Şiar. O da sessizliğine gömülmüş bir genç. Sanki burada herkes, sağ bileğinden hüzne kelepçelenmiş gibi. Yalnızlık belki de. Ailelerden uzakta olmanın başlardan kalkmayan sisi, pusu sarmış tüm düşünceleri.

Kamptakilerin ses tonları ve davranışlarından, eğitimli insanlar olduklarını anlamak mümkün ama aydın, okumuş olmaları hemen hemen hepsinin siyah gözlerindeki dünyaya yabancı bakışlarında, hayata yeni atılan birinin ürkeklik ve tedirginliğini silmeye yetmiyor maalesef.

Venezuelalı iki kişi var ayrıca. Miguel ve Ramos. Onlar daha neşeli daha hayat dolu insanlar. Üç aşağı beş yukarı hepimiz benzer rüzgârların savurduğu yapraklarız. Herkes seviyesine göre konuştuğu İngilizcesi ile iki ortak konudan bahsediyor burada. İlki geçmişlerinden, hayatlarından ikincisi de kendilerini buraya göçmeye icbar eden sebeplerden.

Sırtımı, yatağın kaşına yaslamış, ayaklarımı uzatmış oturuyorum. Elimde Felemenkçe öğrenmek için aldığım notlar var. Dizlerimin üstünde evirip çevirsem de notlara odaklanmam mümkün olmuyor. Üzerime çullanan hasret ve özlemin müsaadesi ölçüsünde, bir haftadır kafamı meşgul eden İbn-i Haldun’ un ” coğrafya kaderdir” sözüne ara ara yoğunlaşıyorum.

Kamptaki her mülteci ve ait olduğu coğrafya, kadere dair de bir şeyler söylüyor sanki. Ortadoğu ve Latin Amerika’dan savrulup, bu kampta sığınacak bir yer bulmuş insanların memleketlerinde yaşananlara bakıldığında, her on yıllık periyotlarda tekrarlanan sıkıntıların kısır döngüsünü görmek mümkün oluyor kaderin cilvesinde.

Sesi en fazla ve gür çıkanın, vatanını en çok seven insan olduğu, ülkenin yarısının hıyanetinden dolayı, yönetimin daha fazla güce ihtiyaç duyduğu, sözlerin kanun, imaların talimat, bakışların emir yerine geçtiği memleketlerden geliyoruz hepimiz.

İbn-i Haldun’ un bir diğer sözü geliyor aklıma.” Geçmiş, geleceğe suyun suya benzediğinden daha fazla benzer…” bu tespitte “coğrafya kaderdir” iddiasının gerekçelerinden birini ifade etmiş olmalı diye yorumluyorum kendi kendime. Mukaddime yazarının, ” İnsan, geleneklerinin-göreneklerinin ve alışkanlıklarının ürünüdür; doğasının ve mizacının değil…” tespiti ile beraber düşündüğümde coğrafya ve kader kavramları daha da bir yaklaşıyor bana. Her on yılda bir hercümerç yaşanması, neredeyse gelenek haline gelmiş topraklarda, gördüğü her insana kurtarıcı kahraman gözüyle bakılmasındaki alışkanlıklar, Sosyoloji ilminin kurucusu sayılan ve Cemil Meriç’in ifadesi ile ” kendi semasında tek yıldız” olan İbn-i Haldun’ un tespitini haklı kılıyor galiba.

Bizim geldiğimiz coğrafyada neden her kuşağı sarartıp solduran bir hazan rüzgârı muhakkak eser. Neden hep bu topraklarda, çocukların değil oyuncaklarını, anne-babalarını dahi ellerinden alır, yetişkinliğe geçiş koridorundaki gençlerin tüm hayal ve emeklerini yıkar, arkada ayrılık, gözyaşı, kan ve göğüslenmesinden korkulan dünya kadar acı bırakır geçer bu deli kasırgalar. Cümleler bir sorgu memuru gibi sonuna ters bir çengel geçirerek cevap arıyor kafamdakilere.

Hüzünlü havayı titreten Farsça şarkı inceden yayılıyor koridora. Birbirine karışan diller bir kültür mozaiği oluşturuyor olsa da herkes bir uluslararası konferans için burada olmadığının farkında. Şehir bir tiyatro dekoru gibi kampın arkasında, gotik mimarisi ile katedralin sivri kuleleri öne çıkan figürlerden. Kendimi düşünüyorum bu tabloda. Bir fırça yahut kalem darbesiyle, iki küçük ve eğik çizgi ile resmedilen bir martı gibi fondaki yerimi alıyormuşum gibi geliyor nedense.

Omar ışıltısız gözlerinden süzülen dalgın bakışları ile bana bakıyor arada bir. Bakışlarımız birbirine değdiğinde ” acaba benim gözlerim ve bakışlarım da böyle mi? ” diye soruyorum kendi kendime. Saçlarım ne kadar da beyazladı bu aralar, her gün takvim yaprakları gibi de dökülüyorlar üstelik.

Herkesin kendi iç dünyasında sık sık çıktığı gezintilerden birine kendimi kaptırmış, dolaşıyorum. Kâh çocukluğumun neşeli sokaklarında, kâh gençliğin işlek caddelerinde, kâh üniversite sonrası meslek hayatımın yorgun, yoğun fakat mutlu yamaçlarında, yalnızlığı elimde bir bavul gibi taşıyarak yürüyorum. Zamanı kendime ait, biçimlendirebileceğim, rahatlıkla tasarrufta bulunup şekillendirebileceğim bir öğe olarak düşündüğüm gençlik günlerimin kaldırımlarını arşınlıyorum. Gülüyorum kendi kendime ” zamana şekil vermeye çalışırken meğer onun önemsiz, tesiri az, etkisi ve işlevi sınırlı, olmasa da olur bir parçası olduğumu fark ediyorum galiba. Zaman kendi hükmünü icra ediyor bir şekilde, kimseyi umursamadan akıp gidiyor, durmadan ve etrafına aldırmadan.

“Üç yıl olmuş” diye söylemiyorum. Üç yıl olmuş, Bakanlıktaki görevimden bir KHK ile ihraç edileli. Hayat gemisi sanki kayalıklara çarpmış, kendisi enkaza dönüşürken bizi de bilmediğimiz kıyılara atıvermiş gibi hissediyorum bir an. Bir girdaptan veya anafordan sağ çıkmışsa da pek sağlam tarafı kalmamış biri gibi yokluyorum kendimi.

Sonra ailem geliyor aklıma tekrar. Onları hatırladığım söylenemez aslında çünkü hiç unutmuyorum neredeyse. İç gezintimde bugüne doğru yaklaştıkça iç içe geçmiş karanlık avlular gibi yerlerde hissediyorum kendimi. Sürgünler, ihraçlar, soruşturmalar, kovuşturmalar, gözaltılar, zindanlardan müteşekkil karanlık avlular. Romanlara konu olmuş acı ve ıstırapların kahramanları bu sefer kâğıt ve mürekkepten değil, etten ve kemikten, gerçek şahıslar olarak karşıma çıkıyor. Bir başına yalnız kalanların yanında, hapishanelerde üzerlerine çöken karabasanlarla yaşamaya çalışan insanlara rastlıyorum ıssız sokaklarında iç dünyamın. Zindanlarda annelerinin yanında gün yüzü görmeden büyüyen çocukların gözyaşları damlıyor, yağmur yerine. Hele terörist itham ve iftirası, bir uçurum dibi gibi çekip yutuveriyor insanı.

Neden sonra Omar’ın ellerinde iki porselen kupayı göstererek, beni çaya davet etmesiyle kendime gelmeye, toparlanmaya çalışıyorum. Kendi çayına şekeri boca etmesini izliyorum, uyku mahmuru durgun bakışlarımla.

Omar’de Suriye’yi, hala yakıcı nağmeler dinleyen ve dinleten Ferruh’ ta İran’ı, Şiar’ da Irak’ı, Miguel ve Ramos’ta Venezuela’yı, kendim ve hatırı sayılır bir sayıda burada hayata tutunmaya çalışan arkadaşlarımda Türkiye’yi görüyor, çaresizlik ve tekrarlanarak gelenek haline gelmiş hayat, yönetim, sosyal hayat, medya, insan hakları, devlet, güç ve özgürlük anlayış ve uygulamalarının bu toprakların alınyazısı olduğuna inanmaya başlıyor ve galiba İbn-i Haldun iki kelime ile her şeyi özetlemiş diyorum. ” Coğrafya kaderdir.”