Yasin ASLIYANIK

Çığlık İçindeki Acı

Hayata karşı soğukkanlı olmaya çalıştım. Olamadığım anlarda yok değildi. Bazen ne tür bir duygu, kalbinizi kuşatacak bilemiyorsunuz?

Hisleriniz acı bir fren sesiyle duramadığı zaman, aklınız kaçınılmaz bir mağlubiyet yaşıyor.

Yaşamda vapur düdükleri çığlığında sevinç duyabildiğiniz gibi, aynı çığlıkta acıyı da soluyabiliyorsunuz. Doğumun, ölümün sesleri gibi.

Fiziksel bir sancının son anını yaşıyordum. Son tekmelerini göbek kordonuyla beslendiği alanın çeperlerine vuran bebeğim, dünya ile şaşırtıcı bir buluşmaya hazırlanıyordu.

Bellisiz bir anda taşan sancım, hastanesi olmayan köyden, bizi şehre doğru yola koydu. İyiliksever komşumuzun arabasıyla.

Fakat yol bitmeden hayatın tüm karmaşasına açmıştı gözlerini bebeğim. Hem de bir arabada…

Yanıma aldığım temiz bir makasla göbek kordonunu kestim yavrumun. Ürperseniz de zamanın bana verdiği imkânlar bu kadardı.

Çekirdek bir zamanı daha böyle çitleyip geçtim.

Sağ kulağına ezan okuyup, sol kulağına kamet getirerek, Kerem ismini koydu babası miniğime. Gür saçları, iri gözleri ve yuvarlak alnıyla bana çok benziyordu.

Gelişimindeki benzerlik babasına daha yakındı. Kaynanamın anlattığına göre, eşim Selim Efendi de biraz geç yürümüş.

Kerem de babası gibi 15 ayın sonunda yürüyebildi. Düşe kalka ilk adımlarını attığı zaman, taze ot kokulu baharları soluyor gibi bir neşe kaplamıştı içimizi.

Gelişiminin hızlandığı bu dönemlerin 9 ay sonrası, birden kanatları kopan kelebeklere döndüm. Bebeğim 2 yaşına gelince çocuk felci geçirdi.

Doktorların ifadesine göre bacaklarında kalıcı kas fonksiyon kaybı yaşamaya başladı. Uzun süre yürüyemedi. Günlerce görünmez bir acıyı soludum, durdum.

Sanki mutluluk kelimesi kişisel sözlüğümden kayboldu.

“Ne menem bir sıkıntı, bu böyle? ” der söylenirdim. Yakınlarımın teselli konuşmaları beni kendime getirirdi.

“Her şeyde bir hayır var. Allah’tan gelene itiraz edilmez. Bizler tek dünyası olan insanlar değiliz ” derlerdi.

“Belki hikmeti vücudumuz, ezelden beri devam eden bir oyunda, bizden bekleneni kızmadan, sevinmeden yapıp göçmek.” gerektiğini söylüyordu.

Soluduğum bu acıyı zamanla kabullendim. Zaman zaman içime batan bir hançer gibi, bu sakatlık karşıma çıksa da.

Okul çağına gelmişti Kerem’im. Yaşıtlarının okul hevesi belirmişti içinde. “Anne ben ne zaman okula gideceğim?” der sorardı. Sorardı da içimde bir duygu vururdu gönlüme. Gözyaşlarım duygularımın mecrasına kendini bırakır giderdi.

Görsün istemezdim Kerem gözyaşlarımı. Dayanamam küçük yüreğinin dert olup durgunlaşmasına. Hayatını kuşatan bedensel zorluklara rağmen, ümit dolu bir çocuktu.

Yüzündeki gülmeyi, istemezdim karmaşık duygularıma sararak onu üzmeyi. Nitekim kayıt için gelmişti beklenen zaman. Yürüyemediği için sırtımda götürdüm Kerem’imi okula.

O kadar mutluydu ki, çırpınan kalbinin sevinci gözlerinde oynaşıyordu. Büyükçe bahçesi olan, duvarları şampanya rengine bürünmüş okulun giriş koridoruna, yavaşça sokulmuştum. Ne yapacağımı bilemeyen halimin şaşkınlığı gözlerimdeydi.

Bilinçsiz bakışlarımı yakalayan, elinde süpürgesiyle, orta yaşlarda, dar omuzlu, badem bıyıklı bir bey “bacım kimi arıyorsun? ” diye sordu. Suya düşüp de, yüzme bilmeyen bir kadının çaresizliğiyle sarıldı benliğim bu sese.

“Oğlumu okula kayıt ettirmek istiyorum” dedim. Beni koridorun sağında, kare şeklindeki bir odaya götürdü.

Üzerinde kalın bir camın olduğu masadaki dosyadan gözlerini ayırıp, benden önce sırtımdaki çocuğa bakan bu adam tok ve kaba bir sesle “ne istiyorsun?” dedi. Sanki bir şey istemenin suç olduğu bir mekânda hissettim kendimi.

Okulun müdür yardımcısı olan bu beye çekine çekine “bir şey istemiyorum, sadece çocuğumu okula kayıt için geldim” dedim.

Oğlumun durumunu dilim döndüğü kadar anlatmaya çalıştım. Bir ara sözümü keserek ” sen sakat oğluna bakıcı mı arıyorsun, niye buraya getirdin” diye azarlayıverdi beni.

Canavarlarıyla dolaşan bu kelimeler, bir anda benim ve oğlumun ümit filizlerini kalbimizde koparıverdi. İçimizdeki pır pır kuşlar bir anda kahra göçtüler. Kerem’in korkan hisleri karanlık bir köşeye saklandı.

Örselenmiş yavru kuşumu alıp da sırtıma geri döndüm yuvama. Oysaki yavrum okumayı kendi kendine öğrendi ve üç basamaklı çarpma işlemlerini yapabilir durumdaydı.

Çareyi derdimi anlattığım öğretmen komşumda buldum. Rica minnet okul kaydı gerçekleşti oğlumun. Gözlerindeki mavi bakışlar yeniden rengini buldu Kerem’in.

Zaman öte yanına akmaya devam etmiş ve birçok yenilikleri Kerem’e de getirmişti. Başarılı bir eğitim hayatının ardından matematik öğretmeni oldu. Yüksek lisansını da tamamlayarak “Zekâ oyunları “adlı kitabı da yayınlandı oğlumun.

Kerem akademik başarısının yanı sıra, sağlıklı bir yaşam için tedavisine de yılmadan çok dikkat etti. Sakat da olsa kendi hayatını idame ettirecek kadar yürüyebiliyordu artık. Tuttuğu azmin eli birçok kapıyı aralamıştı oğluma.

Kerem için kazanım elde etmek kolay olmuyordu. Mutluluğu ancak yılmaz bir mücadeleyle yakalayabiliyordu. Üniversite yıllarında tanıştığı Fatma, oğlumun temiz kalbini, güler yüzünü, mavi bakışlarını yakından tanıyarak, sakatlığına aldırmadan Kerem’le evlenmeye karar verdi.

Fatma bu evlilik için ailesiyle üç yıl amansız bir mücadele verdi. Aile oğlumun engelli olmasından dolayı bu evliliğe razı gelmiyordu. Bu ara bir bankada iş bulan Fatma, sonunda ailesini ikna etmeyi başardı.

Oğlum için mutluluğu yakalamak yine kolay olmamıştı. Ama sonunda neşe penceresine ışık gibi doldu. Yaşam bir kere daha benim ve eşimin kalbini yeniledi. Yeni gelinimizle.

Damarlarımızda kanımız taşkın bir kabarışla akıyordu. Çok uzaklarda gibi görünen hayallerimizin önündeki sis dağılıvermişti, yavaş yavaş. Kerem eşiyle çok mutluydu. Gelinim Fatma’nın ailesi de Kerem’i tanıdıkça, hayali engellerden kurtulmanın rahatlığıyla, damatlarını çok sevdiler.

Bazen evlilik öncesi çıkardıkları zorlukların mahcubiyetini yaşamıyor değillerdi.

Mümkün mü bağlamak zamanı? Kimseye aldırmıyor. Akıp gidiyor. 12 yıl geçti aradan. Torunum 9 yaşına geldi.

Çokta düşkün babasına. Babası gibi torunum Fahriye de matematik delisi. Sürekli zihninde işlem dolaşıyor. “Büyüyünce ne olacaksın?” diyene “Tapu Kodastra” olacağım diyordu. Nasıl da gülerdi çevresindekiler bu cevaba. Kerem’im de söze karışırdı “kızım annesi olacak” diyerek.

Fatma evlilik sonrası bankadaki işinden ayrılarak, Tapu Kadastro Müdürlüğü’nde memur olarak işe başladı. Oğlum da öğretmendi. Bugünlerin hürmetini görene kadar gelinim Fatma’nın da yakıcı anıları az değildi.

İmam Hatip Lisesinde okurken Yüksek Öğretim Kurulu’nun meslek liselerine getirmiş olduğu, katsayı adaletsizliğini yaşamıştı. O yılların adı 28 Şubat soğuğu diye bilinir. Türkiye’de derin yapının İHL öğrencilerine, başörtülülere ve dindar kesime uyguladığı dışlama zulmüydü.

Fatma Tıp Fakültesi’ne gidebilecek puanı almasına karşılık ancak bir İşletme Fakültesine kayıt yaptırabilmişti. O günler geride kalsa da, mağduriyetler birçok insanın hayatında gölge karanlığında izler bıraktı.

Gelinim o günlerin acısını unutmaya çalışırken, yine zalimin zulüm saldığı günler kuşatıverdi, oğlumun ve Fatma’nın hayatını.

15 Temmuz darbe sonrası Kerem’i gözaltına alıp tutukladılar. Darbeyle ilişkilendirilen grubun sendikasına üye olduğu için. Darbe sabahı eşi ve çocuğu ile piknik yapan ve yürümekte güçlük çeken bir öğretmenin darbeyle nasıl bir alakası olabilir ki…

Siyasi bir davanın kurbanı olmuştu yavrum. Ülkenin tertemiz masum insanlarına duyulan manasız kin ve haset oğlum gibi yüzbinlerce masumu karanlığın içine itivermişti. Sevecen umudumuz, gecenin dolunaysız karanlığına bürünmüştü.

Torunum Fahriye zihninde işlem yapmayı bırakarak babasını düşünmeye başladı.

Yaşanan hadiselerden sonra gelinime ve torunuma destek olabilmek için yanlarına daha sık uğruyor, çoğu gecelerin karanlığı gözlerime Fatma’nın hanesinde doluyordu.

Gece uykusunun arasında babasını sayıklıyordu torunum. Bu sayıklamalara şahit olan yüreğim, yine yılların garipliği ile derin bir hicranı kucakladı bende. Yakıcı anılar ellerimizden tutmaya başladı. Dinmeyen gözyaşlarım, göz halkalarıma göğermiş bir renk verdi. Dilim ise her şeyi bilene ve görene duadaydı. Fakat bağrıma yaslanmış anne merhameti, tüm duygularımda çırpınıyordu. Fahriye’nin küçük yüreğindeki kederle…

Durgunlaştı Fahriye. Günler ve aylarında kelebekler uçmuyor, çiçekler açmıyordu. Sabahı, güneşten önce getiren kalbindeki serçe cıvıltıları kayboldu. Okula erkenden gitme hevesi yitik bir duyguya karıştı.

Bazen gitmek istemiyordu okula. Böyle günlerde dedesi elinden tutup, okula kadar torununa eşlik ediyordu. Aslında hiçbirimizin hali, Fahriye’nin küçük kalbinden farklı değildi.

Hepimizin aklı sağlık problemleri olan oğlum Kerem’deydi. Kerem cezaevinin, yerleşim üst sınırı iki katını aşan koğuşlarından birinde kalıyordu.

Kalabalık ve yatakların yerlere serildiği bu ortamda, iki koltuk değneğiyle hareket etmekte zorlanıyordu.

İçmesi gereken su miktarından da mahrum kalınca böbreğindeki taş büyüdü. Doktor taşı alma kararı verdi. Ameliyattan bir kaç gün sonra hijyenik olmayan, kalabalık cezaevine tekrar gönderildi.

Ayrıca oğlum sürekli fizik tedavi olmak zorunda olan bir engelliydi. Tedavisi yapılamadığı için sol bacağında başlayan his kaybından dolayı, tüm vücut ağırlığı, sağlam olan sağ bacağına yükleniyordu.

Zaman içinde bu yüklenmenin nihayetinde sağ bacağında başlayan problemden dolayı ameliyat edildi. Korkuyorduk Kerem’in sağlam bacağını kaybedip, tekerlekli sandalyeye mahkûm olmasından.

Gözlerimizin karanlığına can veren yıldızlarımız sönmüştü. Gönlümün oylumu doldu endişe ve kederle. Dertlerimize derman arıyorduk sıcak ve kimsesiz çöllerde. Gece gündüz avukat peşinde kanunları soruyorduk.

Kanuna göre, cezaevinde hayatını yalnız idame ettiremeyen kişilerin cezası, iyileşinceye kadar ertelenmesi gerekmesine rağmen, bu yasa, iki yıldır hapiste olan oğlum için uygulanmıyordu.

Kerem üzerindeki sıkıntıların üzüntüsüyle sağ kulağında işitme kaybı da yaşamaya başladı. O kendi rahatsızlıklarını bir kenara bırakmış, Fahriye’sini düşünüyordu.

Oğlum kızının kendisi olmadan içinde ne suskular yaşayacağının farkındaydı. Fedakâr eşinin hüznü de ayrı bir elemdi kalbinde. Fatma üzüntüye gelemeyecek kadar hassastı. Ama bitmiyordu sevinçlerini çalan haberler.

Bu ara kanun hükmünde kararname ile Fatma’yı da ihraç etmişlerdi işinden. Emekli olan eşim iki ailenin geçimini sağlayabilmek için bir iş buldu kendine.

Elinde süpürge, bir fabrikanın bahçesini süpürüyordu. Ama bir türlü kalbindeki ıstırapları süpürüp atamamıştı bir kenara. Gelininin bitmeyen mağduriyetlerine çok içerliyordu.

28 Şubat mağduriyetini yaşayan gelinim, mazlumların ezildiği bugünlerde de payına düşeni yaşıyordu.

Olmadık anlarda göz pınarlarından yaşlar damlıyordu. Çoğu zaman yaşamının sesini dinler gibi susuyordu. Mantığın hükmünü kaybettiği günler, kalbimizi dertlerle yenilemişti.

Kırık kalpler kafilesiyle yol aldığımız bu zaman bizi nereye ulaştıracak bilemiyorum? Ama bildiğim bir şey var. Allah her zorluğun arkasından bir kolaylık verir.

İmtihanı isyanların kucağına bırakmadan, sabırla, sabahı güneşten önce getiren serçelerin cıvıltılarını bekliyoruz. Çaresizce ama ümitle…