Hayat Etkili Bir Öğretmendir

Hayatta nelerle karşılaşacağımızı tam olarak bilemeyiz. Bildiklerimizin ışığında geleceğe yürürüz. Bu yürüyüşte hiç beklemediğimiz durumlarla karşılaşır, bunlarla karşılaşmışlığın bazen şaşkınlığı bazen de heyecanı bizi sarar.

Anadolu’nun köylerinde doğup büyüyen her çocuk gibi bende ilk önce toprakla tanıştım. Babam geçimimizi çiftçilikle sağlıyordu. Ailenin küçük fertlerinden biri olan ben de onlara bu işlerinde elimden geldiğince yardım ediyordum.

Eğitim hayatımın safhalarını bir bir tamamladıktan sonra öğretmen olmak nasip oldu.

Kendimce güzel bulduğum, güzel bildiğim hususları başkalarıyla paylaşmayı severim. Öğretmenlik, benim ruhuma, fıtratıma en uygun mesleklerden biriydi.

Evet, aynı zamanda bu mesleği çok seviyordum. Bundan dolayı bayrağımın dalgalandığı yurdun her köşesini vazife yapma konusunda hep eşit tuttum. Şurası olsa gitmem, burası olsa gitmem; illaki şurayı isterim gibi bir düşüncem hiç olmadı.

Öğretmenlik kuraları çekildi, doğuda bir şehir çıktı; öğretmen olarak atanmış olmam, sevinmem için başlı başına bir sebepti.

Tayin olduğum okula gittim, çalışmaya başladım. Öğrencilerimle öğretmenlik vakarını zedelemeden ama bir yandan da somurtuk bir öğretmen profili vermeden, tatlı sert bir tavırla derslerime girip çıktım. Onlara anlatmam gereken bilgileri, okulu, dersi sevdirerek anlatmaya çabaladım. Mesleğimi severek yaptığım ve bunu da öğrencilerime hissettirdiğim için öğrencilerim de beni hep sevdi ve bana da saygıda hiç kusur etmediler.

Günler günleri, aylar ayları, yıllar yılları kovaladı. Zaman su gibi akıp geçti; mesleğimde de beş yıllık bir tecrübeye sahip olmuştum.

Yaz tatili için memleketime gittim; her yaz olduğu gibi köyde yapılması gereken işlerde aileme yardım ettim. Ben köyde harman hasat işlerinde aileme yardım ettiğim sırada o hain darbe girişimi oldu.

Köy yerlerinde herkes birbirini tanıdığı için dedikodu da çok yapılır, birinin söylediği gerçek ya da yalan bir söz hemen yedi mahalleye yayılır. Bir de kahve ortamı bu durumun tuzu biberi olur!

Yıllar yılı güzel insanlarla, en güvenilir kişilerle hemhal olduğum için normalde köyde herkes de beni sever, sayardı. Yaşanan bu kötü olay sonrasında da insanların bana bakışları değişti. Artık bırakın güvenli insan olmayı, onların gözünde bir “hain” dim; neye, nasıl ihanet etmiştim, bu belli değildi. Ama onların gözünde bir haindim artık. Vatanına, devletine, devletin ileri gelenlerine kast eden bir hain!

Ahir zamanda Deccalın çıkacağına inanılır. Köylerde bu kelime biraz farklı söylenerek anlam değişikliğine uğrar. Televizyon tek düğmeden açılıp kapandığı için halk ona “tekçe el” den kısaltma olarak “tekcel” derlerdi. “Deccal” kelimesini “tekcel”e dönüştüren halkın mantığı, televizyonlardan duyduklarını birebir doğru kabul etmiş, oradan edindikleri bilgileri doğrudan şahsıma yöneltmişlerdi. Şahsıma hiç kimsenin bir şey dediği yoktu, ama ben bunu bakışlardan, tavırlardan hissediyordum. “Deccal”(!) iş başındaydı yani!

Öğretmenlik hayatım boyunca vatana, millete, insanlığa, Türk milli eğitimine yasalar çerçevesinde hizmet etmeye çalıştım. Çalıştım derken yasalara aykırı bir iş yapmışlığım asla söz konusu değildi. Ama siyasi iradenin toplumun her kesiminin üzerine fatura ettiği bu meşum olay sonrasında, geçmişte işlenen bütün suçlar, çirkeflikler benim gibi düşünen insanlarla ilişkilendirilir olmuştu! Gerçekte bu mümkün müydü? Asla; insan bir gecede bu kadar değişemez, bu kadar farklı bir davranış değişikliğine asla gidemezdi!

O hain kalkışma sonrasında gazetelerde, televizyonlarda sık sık, bir iletişim programından bahsedilir oldu. Daha önce adını hiç duymadığım bir şeydi bu. İddia o ki bu programı, sadece 15 Temmuz’da yaşanan, toplumu kasteden olayla ilişkilendirilen kişiler kullanıyormuş, başkaları asla kullanmıyormuş.

Bundan dolayı o İletişim programını kullandığı iddia edilenler hakkında tahkikat ve takibat başlatılmıştı. Çeşitli meslek gruplarından insanlar grup grup alınıyor, medya önünde “terörist” muamelesi yapılarak gözetim altına alınıyordu.

Köydeki durumdan rahatsız olunca eşimi ve biricik kızımızı alıp köyden ayrılmış, çalıştığımız şehre gelmiştik. Televizyonlar da insanların grup grup alınarak emniyete götürüldüklerini görüyordum, izliyordum. Düşüncemden dolayı belki bana da gelebileceklerdi.

Bir sabah uyandığımızda, haberlerde kanun hükmünde kararnamelerin (KHK) yayımlandığı, birçok kişinin mesleğinden uzaklaştırıldığı belirtiliyordu. Merak edip baktım. İnternetteki haber sitelerinde, gazetelerin wep sitelerinde hep yayımlanmıştı bu haber. Resmi Gazete’nin sitesinde de vardı. Uzayıp giden listeler!

Kararnameyi bulup inceledim. Bazı arkadaşlarımın isimlerini gördüm, üzüldüm.
Sonra kendi adımı aradım, evet, o listede benim adım da yazıyordu.

Ne yapmış, ne etmiştim de bana bu sıfat reva görülmüştü? Kanunlara, yönetmeliklere, yönergelere aykırı hiçbir iş yapmamış olan ben, mesleğini en güzel şekilde yapmaya gayret eden ben! Evet, ne yapmıştım güzellikleri öğrencilerimle paylaşmaktan başka? Zihnimde deli sorular… ama hiçbirinin makul ve mantıklı bir izahı yok!

Eşimle çalışmış olduğum okulda tanışmış, o da memleketime yakın şehirden çıkınca gönüllerimiz kaynaşmış, evlenmiştik. Ben tarih öğretmeniydim, eşim din kültürü ve ahlak bilgisi derslerine gidiyordu. Dünya tatlısı bir kızımız olmuştu. Kızım henüz iki yaşındaydı olayları yaşadığımızda.

Temmuzda yaşanan o hain kalkışmanın üzerinden bir buçuk ay geçmişti. Bir sabah evimize polisler geldi, arama kararını gösterdiler; beni almaya gelmişlerdi. Evde iki saat kadar arama yaptılar; telefonuma ve bilgisayarıma el koydular. Dua ve dini içerikli birkaç kitabı da sakıncalı bulmuş olacaklar ki onu da arama tutanağına dâhil ettiler. Hep birlikte adli tıp aşamasından sonra emniyete gittik. O günlerde nezarethaneler kalabalıktı. Mevsim sonbahara girse de havalar henüz fazla soğumadığı için rahatça nefes almakta zorlanıyorduk. İçerde, bunaltıcı sıcak vardı. Yatma imkânı zaten yoktu, gözaltındakiler üç beş yatağı sırayla kullanıyorlardı.

Evden, birkaç güne dönme ümidiyle ayrılmış, ama iki hafta geçmesine rağmen daha mahkemeye bile çıkarılmamıştım. Eşimle görüşme imkânım yoktu zaten. Bir yandan eşimi bir yandan inci tanemi yani kızımı düşünüyordum. Öte yandan da olayların böyle beni de içine almasına bir anlam veremiyordum. Ama ne yapıp etmeli moralimi ve sağlığımı korumalı, asla yıkılmamalıydım.

Bir yerde okumuştum. Etki edemediğin şeyleri fazla düşünüp de kendine zarar verme diyordu yazar. Ben de öyle yapmaya karar verdim. Üstat Hazretlerinin de “Kadere iman eden, kederden emin olur.” sözü sürekli aklımdaydı. Kadere teslim olmaktan, başa gelen musibetlere karşı derin bir ” Ya Sabûr!” çekmekten başka ne gelirdi ki elden?

Gözaltına alınışımın yirminci gününde mahkemeye çıkarıldım. Mahkemede, adını ilk defa, haberlerden duyduğum programı kullandığım iddiası ve gerekçesiyle tutuklandım. Gözaltına alınan ve tutuklananlar aynı düşünceye sahip güzel insanlardı. Bu insanların ve benim iddia edildiği gibi, terör eylemlerini yapmamız asla mümkün değildi. Ama birileri bunun böyle olmasını istemişti, bu belliydi artık! Çünkü, mesele darbe ya da hain kalkışma olsaydı sadece o darbeye iştirak edenler ya da somut olarak onlara bu işte yardım eden kimler varsa onlar derdest edilirdi. Ama icraatlar bu şekilde değildi.

Onun için suçsuz, günahsız bunca insan hem işinden edilmiş hem de özgürlüklerinden mahrum bırakılmıştı. Ailesinden ayrılmış, toplumun gözünde günah keçisi haline getirilmişti.

Konulduğumuz cezaevi, seksenli yıllarda yapılmış, eski bir bina idi. Eski dedimse yeni yapılanlardan olmadığını belirtmek için. Grup grup toplanıp tutuklamalar yapıldığı için koğuştaki kişi sayısı günbegün artıyordu. Öyle günler oldu ki on altı kişilik koğuşlara kırk elli kişi yerleştirildi. Ranzaları yan yana koyup iki kişinin yatacağı yere nöbetleşe üç dört kişinin yattığı oldu. Havasızlık ise işin cabasıydı. Kışın kaloriferler yansa bir dert yanmasa bir dert, o kadar insanın nefes alıp vermesi başlı başına kapalı mekânda oksijensizliğe sebep oluyordu. Dış cephenin soğuk, iç cephenin sıcak oluşu sebebiyle duvarlar ağlıyordu. Duvarların gözyaşları zemine iniyor, yere serilen battaniyeler ıslanıyordu.

İlk başlarda, gardiyanların bakışları, iletişim tutumları oldukça kötüydü. Onlar gerek idarenin tavrından gerekse medyadaki haberlerden dolayı tutuklularla ilişkilerinde kötü tavır takınıyorlardı.

İçeride herkes aynı suçla suçlanıyordu ama bu insanlar birbirlerine güvenebilir miydi? Ya da ne kadar güvenebilirdi? İlk zamanlar bu konuda biraz tereddüt yaşansa da zamanla birbirine güvenmek durumunda kalıyorlardı zaten. Çünkü daha yargılama başlamamış, ne zaman çıkılacağı belli değil, sürekli olarak berabersiniz daracık bir mekânda. İnsanlar, her ne kadar iman, inanç noktasında, yaşananlara sabır gösterilmesi için salim bir akılla düşünseler de zaman zaman gerginlikler de yaşanmıyor değildi. Bu tür tatsızlıklar yine koğuş arkadaşlarından salim bir düşünceyle hareket edenlerin ikazı ile aşılıyordu. İnsanı tanımak için ya yolculuk yapmalısın ya hastanede aynı odada kalmalısın ya asker arkadaşlığı yapmalı yahut da aynı koğuşta hapis yatmalısın derlerdi. Evet, şimdi biz tutukluyduk, aynı koğuştaydık; birbirimizi tanımamız için zaman tik taklarını seslendirip duruyordu. Zamanla tanıyorduk birbirimizi. Gerçi aynı duygu ve düşünceye sahip insanların birbirleriyle tanışması çok uzun boylu olmazdı. Onlar duygu ve düşünce bakımından birbirleriyle zaten tanış haldedirler.

Ben cezaevine girince eşim, kızımla birlikte ailesinin yanına gitmek zorunda kalmıştı. Kayınpederimin mevcut iktidara karsı aşırı derece de tutkunluğu vardı. Onların yalan söylemelerine, onların yanlış yapmalarına imkân yoktu kayınpederimin gözünde. Eşim ailesinin yanında kalmak zorunda olduğu için sürekli olarak hem ailesinden hem de gazete ve televizyonlardan hakkımızda yapılan olumsuz propagandalara, algılara muhatap oluyordu. Bundan dolayı da psikolojisi alt üst olmuş, evliliğimiz sıkıntına girmeye başlamıştı. Bu arada ancak iki ayda bir açık görüşe gelebiliyordu beni ziyaret için.

Burada da bu durumun yansımaları görünüyor ve sıkıntılı haller yaşıyorduk. Artık ailesinin ve toplumun baskısından o kadar yılmıştı ki bundan dolayı kızımın psikolojisi de tehlikeye girmişti. Eşim, benden boşanma kararı almıştı.

Bir sabah cezaevine gönderilen davanın ilanı bana teslim edildi. Evet, eşim benden boşanmak istiyordu. Biliyordum bunu kendi iradesiyle yapmıyordu. Ailesinin yanında kalmak zorunda oluşu, onlardan sürekli olarak aleyhimde laf işitmesi dayanılmaz bir hal almıştı demek ki… Kendi evlatlarından bile üstün tuttukları damatları yani ben, başkalarının sözü üzerine bir gecede en güvenilmez, hain, terörist oluvermiştim onların gözünde… Heyhat düşünmeyene, akletmeyene ne çare! Akıl, bir nehir, bir tas alıp da içen yok!

Bu süre zarfında ziyaretime hiç gelen olmuyordu. Eşim, haftalık telefon saatinde aramalarıma rağmen telefonlarıma çıkmıyordu artık. Kendi ailemden kimsenin beni ziyaret etmesine de imkân yoktu. Zira babam da başka bir adli meseleden dolayı cezaevindeydi. Ağabeyim bir kamu görevlisiydi o da yaşanan olaylar sebebiyle mesleğinden olma korkusu ile bizimle irtibatı zaten kopuktu.

Annem yaslı olduğu için o kadar uzak yolu tek başına kat ederek gelmesi mümkün değildi. İçimde fırtınalar kopuyor, nice sessiz nehirler çağıldıyordu. Bunu arkadaşlarıma belli etmemeye çalışıyordum ama olmuyordu iste. İnsanız bir yerden sonra birilerine açılmak dertlerini onunla paylaşmak ihtiyacı hissediyorsun.

Dertler paylaşıldıkça azalır, sevinçler de mutluluklar da paylaşıldıkça artar derler. Hem öyle değil mi?

Bu arada iddianamem hazırlanmıştı. İddianamede, o malum programı kullandığım, yasal sendikaya üye olduğum ve daha önceden birlikte çalıştığımız beş arkadaşımın ihbarları, tanıklıkları ile “silahlı terör örgütüne üye olmak “la suçlanıyordum. Hani iyilik yaparsın da bunu bazen görmezler ya iyilik yaptıkların. Benimkisi de öyle işte. Zor günlerinde, dar günlerinde yardımcı olduğun insanlar şimdi tutup senin zor günlerinde sana hayati dar ediyorlardı işte.

Olsundu, Allah her şeyden haberdar değil miydi? Allah, gizleneni de açık edileni de bilmiyor mu? Elbette biliyor ama kendine mümin, Müslüman sıfatını layık gören insanlar, bu süreçte sanki haşa Allah yokmuş veya hiçbir şeyden haberdar değilmiş gibi davranıyorlardı. İnsanı üzende asil burası zaten! Görmedikleri bilmedikleri bir mesele de kendilerini kurtarmak için vatana ve millete hizmet ettiğini düşünerek başkasının hayatıyla oynuyorlar, kul hakkına girerek, masumlara iftira atıyorlardı! Bunu da haberlerden siyasilerin mesajlarından etkilenerek yapıyorlardı çoğu kez! Daha sonra mahkemelerde yüzleşecek olmalarından habersizce üstelik.

Sanki hayat, bu dünyadan ibaretmişçesine başkasına iftira atmaktan çekinmiyorlardı. Beş yıldır beraber oturdukları ve en çok güvendikleri komşularını bile ihbar etmekten çekinmiyorlardı. Ne kötülüklerini görmüşlerdi ki hâlbuki? İyiliklerinden başka bir şey görmemişlerdi hâlbuki! Bunda öyle aşırılıklar yaşandı ki bazılarının babalarının tavırları bizim kayınpederinkinden farklı değildi.

Elli yıldır tanıyıp bildikleri öz oğullarını bir gecede “terörist” olmakla suçlayıp yok öyle evladım diyerek evlatlarını reddetmişlerdi. Bu tavrın din ve imanla bir alakası olabilir miydi? Allah-u Teâlâ hiç kimseyi başkasının yaptıklarından sorumlu tutmaz iken kullarına da ne oluyordu? Haşa, Allah’tan daha mı iyi biliyorlardı da böyle din dışı bir tavrı din adına gösteriyorlardı!

Mahkemeden sonucun çıkması, kararın açıklanması için üç celse yetti. Hiç alakam olmadığı, kullanmadığım bir programdan ötürü sözde terör örgütüne üye olmaktan ceza alacakken tanıkların beyanları cezamın, üyelikten değil de yöneticilikten verilmesine neden olmuştu. Simdi mahkeme süreci devam ediyor; istinaf mahkemeleri genellikle yerel mahkemelerin verdiği kararları onayıp Yargıtay’a gönderiyor. Benim dosyam da istinafça onandı, simdi Yargıtay da. Bakalım Yargıtay hâkimleri nasıl ve ne yönde karar verecekler? Onlar da onarlarsa ben biliyorum ki asil temyiz ahirette. Büyük Mahkeme’de olacak. Şahidi ve hâkimi Allah olan o mahkemede kimseye zarar verilmeyecek, hak ettiğinden başka ceza ile muamelede bulunulmayacak. Allah, mutlak adalet sahibidir.

Allah, habirdir, basirdir; her şeyden haberdardır ve her şeyi gören ve bilendir. Bu dünyada başıma gelen bela ve musibetlerin elbette bir hikmeti vardır. Hani Bediüzzaman Hazretleri diyor ya “Her şeyde hatta en çirkin görünen şeylerde, hakiki bir hüsün ciheti vardır. Evet, kâinattaki her şey her hadise, ya bizzat güzeldir, ona hüsn-u bizzat denilir veya neticeleri cihetiyle güzeldir ki ona hüsn-u bil gayr denilir. Bir kısım hadiseler var ki, zahiri çirkin mülevvestir. Fakat o zahiri perde altında gayet parlak güzellikler ve intizamlar var.” Aynen öyle de bu dünyada çekilen ıstıraplar belki ebedi âlemin kazanılmasına bir vesiledir. Çünkü hiçbir suçun olmadığı halde kulların kör bakışı sebebiyle suçlanıp zahiren cezalandırılıyorsun. Bu mağduriyet yaşam açısından böyle. İşin bir de iftiracılar tarafı var. Onların halleri ne kötü Allah’ım. Bir kere zalim ve iftiracı olmaktansa bin kere mazlum ve mağdur olmak daha iyidir.

Suçsuz insanlara, masum ve iyiliksever insanlara iftira atanların, kul hakkına girenlerin geçici bir rahatlıkları bulunabilir. Zaman içerisinde onlar kendilerince iyilik yapmanın sarhoşluğu içerisinde derin bir huzur duyabilirler. Ama burada hiç kimse kalıcı ve durucu değil. Hepimiz bu dünyadan göçüp gideceğiz. Sultan Süleyman’a kalmayan, Efendiler efendisine (sallallahu aleyhi vesellem) kalmayan dünya kime kalacak ki! Onlar, iftiracılar bu dünyada kullar tarafından ödüllendirilse bile ebedi âlemlerini yok etmişler ve kendilerine de gerçekten yazık etmişlerdir.

Müfterilerle bu dünyada da elbette bir hesap görülecek, ahirette de! Ama hesapların en güzeli ahirette görülecek. Orada kimse ve hiçbir güç Hâkimler Hâkimine etki edemeyecek ve orada zerre miktar bile olsa haksızlık olmayacak.

Biliyorum ki zerre miktar hayır işleyen ve zerre miktar kötülük işleyen elbette orada karşılığını bulacaktır. Yapılan hiçbir iyilik denize atılsa bile karşılıksız kalmayacaktır. Elbette kötülerin kötülükleri de karşılığını bulacak, yaptıkları kötülüklerin cezasını çekeceklerdir.