Ferit CAN

Birader-i Canberaberim

Kardeşimi bir gün önce defnetmiş, taziye için gelen birkaç kişi ile oturuyorduk. Kur’an-ı Kerim okundu, hatimlerin duası yapılıp ruhuna bağışlandı. Acı acı iç çekişler ve insanın yüreğini ezen soluklarla yer yer bozulan sessizliği paylaşıyordu odadakiler. Ölüm adeta soğuk bir deniz gibi derinliklerine çekmişti bizleri. Yanımda, 10 yaşındaki oğlu Mehmet Efe oturuyordu. Elini elime almış, teselli mi ediyordum onu yoksa o küçük elde tesellimi arıyordum bilemiyorum. Taziyeye gelen Mahmut eniştemin yaşlı yüzünde hüzün, dua ile sessizce hareket eden dudaklarına eşlik ediyordu. Ramazan dayı da elindeki tespihi ile sessizce zikir ile meşguldü.

Neden sonra yengem Nilgün Hanım elinde telefon ile çıkageldi. “Ağabey, bir bakar mısın?” dedi. Uyku yüzü görmemiş gözleri kan çanağına dönmüştü. Çatlak ve yorgun sesinden kelimeler, hedefine varmadan dökülüyor gibi fersiz çıkıyordu. Cep telefonunu elime aldım, taziyelerini bildiren birisi olmalı diye geçirdim içimden.” Alo ” dedim. “Beyefendi, başınız sağ olsun. Merhumun ağabeyisiniz değil mi? diye sordu. Ben “evet” diye cevap verince, Şakran Cezaevi’nden aradığını, merhumun eşyalarını almam için benim cezaevine gelmem gerektiğini belirtti. “Tamam” dedim kısık bir sesle. Telefonunu uzattım yengeme ve “eşyalarını almamız için arıyorlar cezaevinden” sözleri zor döküldü dudaklarımdan. Acıdan boğuluyor gibiydim. Haykırarak ağlamak istiyordum. Zira ben, sadece benden iki yaş küçük kardeşimi kaybetmemiş, en iyi arkadaşımı, en yakın dostumu, sırdaşımı da toprağa vermiştim.

İki gün sonra Şakran Cezaevi’ne gitmek için otobüse bindim. Otobüsün tekerlekleri mesafeleri, yolları hararetle içerken, içimde şiddetli bir karşı koyuşla, o mekâna gitmemek için bir dirençle boğuşuyordum adeta. Şakran Cezaevi’nde tam 18 ay yatmış, annemin vefat ettiği, kardeşimin kalp ameliyatı olduğu, ameliyatından iki ay sonra gözaltına alındığı, mahkemece tutuklandığı haberlerini hep burada almıştım.

Tutuklandıktan sonra kardeşim Harun da Șakran’a gelmişti. Ne kadar dilekçe yazdım ise de aynı koğuşa vermediler bizleri. Sadece yeni tutuklulara yer düzeni için Harun’u bizim koğuşa almışlar ve iki hafta beraber kalma imkânı bulabilmiştik. Cezaevinde yaşadıklarım bütün tortusuyla hala içimdeydi. Her güne ve her geceye bir çentik atarak koyulttuğumuz yalnızlığımız ve izole edilmişliğimize biraz biraz alışsak da terör örgütüne üyelik yaftasının verdiği ıstırabı her an duyumsuyordum. Özgür olduğumuz günlerdeki hatıralardan aldığımız ışıkları, yaşadığımız günün üzerine serper bir nebze rahatlatmaya çalışırdık. Harun ile beraber kaldığınız bu mapus damında bazen çocukluk hatıralarımızı anlatır hayatımızın o tatlı dilimine giderdik.

Istırap denizinin çoktan boyu geçmiş sularında çırpınırken, otobüste yaşanan hareketlilikten geldiğimizi anladım. Ayaklarım dirense de gitmek zorundaydım.

Bizim kısaca Şakran dediğimiz heybetli kapısında koca harflerle Aliağa Ceza İnfaz Kurumları Kampüsü yazan cezaevinin önünde durup alttan yukarı tekrar baktım. Ne diyeceğimi, neye kızacağımı bilemedim. İri iri iddia ve ithamlarına, kendilerince getirdikleri cılız delillerle özgürlüğümü elimden aldıkları, 18 ay tutuklu kaldığım, kardeşimin ömrünün son günlerini geçirdiği kurumun önündeydim. Bu zindanda yaşadığım günleri, hüzünleri ve acıları eşelemek, tekrar ısıtıp canlandırmak niyetinde olmasam da gayr-ı ihtiyari bu duygular sarmalına kendimi kaptırıyor, dönüşümlü gelgitlerinde kıvranıyordum.

Derin bir nefes alıp, kendimi toparlayıp heybetli kapının nizamiyesine girdim. Kendimi tanıttım. Aşina geldiler oradakiler. Hemen telefon açtılar ilgili büroya. Bekle birazdan gelecekler dedi muhatabım. Memurlara en uzak duran sandalyeye ilişiverdim. On beş, yirmi dakika sonra iki infaz koruma memuru ellerinde mavi renk battal boy çöp torbaları ile geldiler. Musa Bey diye seslenip kendince teyit ettikten sonra yarım ağız ” tekrar başın sağ olsun” dedi yaşlı olanı. Kimliğimi istedi, nizamiye memurlarında olduğunu söyledim. Gitti, kimliğimi aldı, elindeki beyaz kâğıdı masanın üzerine koydu. ” Burayı imzala” dedi emreder bir havada. Teslim- Tesellüm Tutanağı başlıklı yazının altına ismimi yazıp, imzaladım. “İstersen, içerisindekilere bakıp kontrol edebilirsin” cümlesine “gerek yok” deyip kimliğimi ve battal boy mavi çöp poşetleri alıp uzaklaştım oradan.

Kardeşim Harun’dan geriye eski elbiseleri, temizlik malzemeleri, zeytin çekirdeklerini betonlara sürterek yaptığı birkaç tespih olduğunu tahmin edebiliyordum. Bakma gereği duymadım, ne tutanağa ne de poşetlere. Ben de tahliye olurken battal boy bir poşetle çıkmıştım oradan. Kalp ameliyatından iki ay sonra gözaltına alınıp dört gün nezarette kaldıktan sonra sağlık raporlarına rağmen tutuklanıp Șakran’a gönderilen karde
şimden, hafif iki poşet kalmıştı. Gözlerim nemlenmişti yeniden.

Harun tek esimlik bir yel gibi çekip gitmişti. Arkasında hoş bir esinti ve serinlik bırakmıştı. Fakülteden mezun olduktan sonra KPSS sınavlarına girmiş, PTT’ de memuriyete başlamış, posta işleme merkezinde şube müdürlüğüne kadar yükselmişti. Altın gibi bir kalbi vardı. Kimseyi incitmezdi. Duru, ari bir su gibiydi kardeşim Harun. Kitapların onun dünyasında ayrı bir yeri vardı. “Musa Abi, ne güzel meslek seçmişsin, edebiyat öğretmeni olmuşsun” derdi bana. “Bak biz de okuduk postacı olduk” der gülerdi. Benden iki yaş küçüktü belki ama biz sanki ikizmiş gibiydik onunla. Eylül ayında ben KHK ile ihraç olmuştum. Çok üzülmüştü. Benim gözaltına alınışım ve tutuklanmam ise epey sarsmıştı kardeşimi. Ne ki benim yaşadıklarım yaklaşık bir sene sonra onun başına da geldi. Önce ihraç edildi işinden sonra hasta hali ile tutuklandı. Ve tutukluluğunun sekizinci ayında henüz iddianamesi yazılmadan kalp krizi geçirmiş, hastaneye götürüldüğünde çoktan ruhunu Rahmana teslim etmişti.

Elimde iki poşetle eve geldiğimde sadece yengemin anne ve babası kalmıştı. Zaten bizimle beraber pek görünmek istemeyen akrabalarımız da görev savma hesabı taziye için uğrayıp yine sessizliklerine gömülmüşlerdi. İçeri geçip Harun’ un kayınpederi Muhsin amca ile oturdum. Biraz Șakran’a gidiş gelişimi anlattım. Sonra yengem, beti benzi atmış bir şekilde, elinde katlanmış bir kâğıtla odaya geldi. ” Abi poşetlerin birinin içinden bir defter çıktı. Defterin arasında yazılmış iki mektup vardı. Bu sana yazdığı mektup” dedi ve katlanmış bir defter yaprağını bana uzattı.

Elime alıp, açtığım kâğıda bakınca onun özenerek yazdığı el yazısını tanıdım hemen. Bir göz attıktan sonra okumadan iç cebime koydum ve müsaadelerini isteyip çıktım evden. Ruhumda birbiri ardına depremler oluyor gibiydi. Ayaklarım beni sanki ezberlediği bir yere sürüklüyordu. Sahile yaklaşınca her zaman gelip, kendimle baş başa, sessizliğin ve yalnızlığın nabzını dinlediğim banka oturdum. Elim ceketimin iç cebine gidiverdi. Sanki bir anda gelip yanıma oturacakmış gibi kendime yakın hissettim Harun’u. Kareli bir defterin orta formasından koparılmış kâğıda yazılan satırları okumaya başladım.

“Birader-i Canberaberim, Kıymetli Ağabeyim,

Mektubun artık bir haberleşme aracı olmaktan çıkıp sadece bir edebi tür olacağını düşünüp tartışırken, birden mektuba dönmek, kalem ve kâğıda sarılmak aslında güzel bile sayılabilir. Elektronik posta, mesaj ve aramaların, kolaylık ve süre yönüyle insanlara sunduğu imkânlar, mektubu müzelik bir duruma kaldırmış olsa da bunun da ayrı bir tadı var. Posta günü Șakran’da bir başka heyecanlı olur sen de iyi bilirsin.

İki hafta önceki açık görüşte bana bakışlarında öyle bir çaresizlik gördüm ki anlatamam. Beni bir an evvel buradan çıkarmak isteğinin ne denli güçlü olduğunu, ne ki elinin kolunun bağlı bulunduğunu anlatır gibiydi gözlerinden yansıyanlar. Hayatım boyunca senin destek ve himayeni hep gördüm. Sırtımı yasladığım koca bir dağ gibiydin her zaman. Varlığın bana bir çeşit güven hissi verdi her zaman. Hele hatırladığımda lezzetini damağımda hissettiğim çocukluk ve ilk gençlik günlerimizde seninle paylaştığım o zaman dilimi hayatıma mutluluğun uç verdiği dallar oldu.

Sonra sayende kapısını araladığım kitapların dünyası bana dünya içinde dünya sunarken sana duyduğum minnet ve gıpta bir kez daha arttı. Üniversitede okurken kendinden ziyade beni düşünmen, bana küçük kardeşin değil de en yakın dostun olarak davranman elbette sendeki ruh kumaşının kalitesi kaynaklıydı. Ve ben senin gibi bir ağabeyim ve dostum olduğum için kendimi hep bahtiyar hissettim.

Askerlik, yüksek lisans sonrası evlilik derken hep yanımda olman beni müşfik iki kol gibi her daim sarmaladı. Senin bir KHK ile ihraç edilmen, hele gözaltına alınıp tutuklanmanın bende yaşattığı sarsıntıyı eminim anlayabiliyorsundur zira bu hayatta beni en iyi tanıyan insan sensin. Seni Șakran’da ilk gördüğüm o açık görüşte hassas ve hasta kalbimin çırpıntıları dayanılacak gibi değildi ağabey.

Kalp ameliyatına girerken sen hep aklımdaydın. Hastaların duası kabul olur düşüncesi ile hep tahliyen için dua ettim. Annem vefat ettiğinde sana izin verilmemesi bir türlü dinmek bilmeyen artçı şoklar gibi sürekli sarstı durdu beni. Tutuklandığımı hâkim yüzüme okuduğunda inşallah seninle aynı koğuşa düşerim diye dua ediyordum ben. Șakran’a dair yaşadıklarımız zaten malumun…

Hayatımda en çok sevindiğim günlerden biri senin tahliye haberini aldığım gündü. Senin gibi bir vatansevere, kendini öğrencilerine vakfetmiş bir eğitimciye, terörist muamelesi yapılması kaldırılabilecek bir itham ve iftira değildi.

Musa Ağabey,

Bu mektubu yazıyorum zira yorgun kalbimin, daha fazla dayanabileceğini zannetmiyorum. Allah bilir ya sanki ömür defteri kapanacak gibi…

Senden helallik almak ve ailemi sana emanet etmek için yazıp defterimin arasına koydum bu mektubu.
Hakkını helal et ağabeyim. Çocuklar sana emanet.

Senin çok sevdiğin tabirle
Birader-i Canberaberin Harun.”