Yasin ASLIYANIK
Vefalı Dost
Hep ruhumu silkelemiştir Yusuf. Saf ve temiz bir arkadaşlığı vardı. Mahalleden tanışıp da ilkokuldan beri kopamadığım altın bir kişilik.
Duygusal yanlarıyla bir gönül adamıydı. İnsanlara yardımcı olmak onda ayrı bir tattı. Büyülü ayna gibi içine çekerdi arkadaşlığı.
Yalnızca ben değil herkes çok severdi Yusuf’u. Benim şansım onunla paylaşabileceğim ortak yönlerimizin olmasıydı. Mahallede herkes bunlar arkadaş değil, sanki abi kardeş derlerdi.
Ben liseyi bitirdikten sonra babamın giyim mağazasında çalışmayı yeğlemiştim. Yaşı ilerleyen babamın da isteği bu yöndeydi. İşlerin başına artık benim geçmemi diliyordu.
Orta gelirli bir aile çocuğu olan Yusuf ise üniversiteyi kazanıp, lisans eğitimini tamamlamak için farklı bir şehre gitti. Günlerce üzüntünün fırtınası esmişti içimde. İlk yollarımızın ayrıldığı zaman.
Hem korktum, hem kıskandım. Başka arkadaşlar bulup beni Kaf Dağ’ının arkasına atacağından. Vefası buna hiç bir zaman müsaade etmedi. Ne zaman tatil için gelse arardı hemence beni. Başka bir benliğe, farklı bir birikime sahipti.
Sanki üzerinde bilinmeyen bir kontrol vardı. İnandığı değerlere karşı gevşekliğe dü
şmeyen bir kontrol. Onun bu hali çok etkilerdi beni.
Okulunu bitirip öğretmen oldu Yusuf. Mahallemizin kızı Melike ile yeni bir hayata yelken açtılar. Melike de çiçeği burnunda bir öğretmendi. Çokta yakışmışlardı birbirlerine.
Özel bir dershanede öğretmen olarak çalışan Yusuf ve eşi ne zaman aile ziyareti için gelse, mahalleye bir sevinç çöker, kimisi kahvaltıya, kimisi yemeğe davet ederdi. İnce ruhlu Yusuf zahmet vermemek için bu teklifleri çay içmekle geçiştirirdi.
Zaman elindeki tığ ile her geçen gün Yusuf’ la olan dostluğuma yeni ilmekler atarak daha da pekiştirdi. Birbirimize olan sevgimiz, saygımız eşlerimize ve çocuklarımıza da yansımıştı.
Yusufun arslan parçası gibi 3 oğlu vardı. Dün Yusuf’la oynadığımız sokakları artık çocuklarımız paylaşıyordu. Ama onlar bizim gibi gazoz kapağı veya kayısı çekirdeği biriktirmiyordu. Onların minti sakızlarından çıkan sanatçı veya film yıldızlarının fotoğraflarının olduğu kaygansı kâğıtları yoktu.
Gelişen teknoloji her şeyi değişikliğin kucağına bırakıverdi. Geçmişte bize ait oyunlarımız okşanmayı bekleyen yetim gibi duruyordu köşelerde.
Nerede bir gazoz kapağı, misket veya kayısı çekirdeği görsem, hayallerim oy
naşır zihnimde, hiçte izin istemeden kapıyı açıp gidiverirlerdi eski günlere. Düşlerim zaman makinasını çoktan keşfetmişti.
Yine tez kucaklamıştı zaman ayrılığı. Çabucak çaldı zilini saat, tatil bitti dercesine. Zaten Yusuf’un dalgalar gibi gel gidi 10 günü geçmezdi. Kendi buralarda olsa da aklı hep öğrencilerde olurdu. Rüzgârların önündeki bulut gibi akar giderdi can arkadaşım.
Yusuf ne zaman memlekete gelecek olsa öncesinde mutlaka arardı beni. Çok ama çok şaşırmıştım. Yeni vedalaşmamızın hemen akabinde tekrar görünce kendisini, sokağımızın kaldırımında. Nasıl haberim olmazdı geleceğinden?
O kadar dalgındı ki ruhunun tüm durgunluğu yüzüne aksetmişti. Hayret beni bile göremedi.
Sesleniverdim “Yusuf” diye. İrkiliverdi birden bitkin haliyle. Ne kadar da güçsüz sarıldı kolları bedenime. Hâlbuki sarıldığı zaman sırtımdan gelen küt sesini duymadan bırakmazdı.
Aslında az çok tahmin ediyordum derdini; telefonla sorduğum zaman iyi olduğunu söylemişti bana. Bırakır mıyım arkadaşımı o çöküntünün çukuruna?
Davet etsem de eve gelmek istemedi. Sanki açık bir alanda, mavi göğün altında havayı soluyarak rahatlamak istiyordu. Öğretmen evine giderek, nasıl yudumladığımızın bile farkına varamadığım çayı içerken Yusuf’u da dinliyordum.
15 Temmuz darbesiyle eşinin ve kendisinin çalıştığı kurum kapatılmış ve çalışma izinleri iptal edilmişti. Bir öğretmenin darbeyle ne ilgisi olabilirdi. Fakat siyasi iradenin istemediği bir sivil örgütün kurumlarında çalıştığı için esen fırtınadan kurtulamamıştı.
Uyku ile uyuşukluk arasında bir hayat solumaya başlayan arkadaşımı koparmam lazımdı bu dağınıklıktan. Yaşanan bir felaket olsa da hayatta her şeyin gidebileceği bir sınır vardı. Ruhi ve fiziki varlığına bir zarar gelmeden bu sınırın sonuna kadar aktif bir sabırla beklemek lazımdı.
İki gecedir uykusuzdum düşünmekten. Yusuf’a yeni köprüler kurmak istiyordum. Dertlerini meçhule atacak bir teklif geldi aklıma. Yusuf’a küçük de olsa bir tuhafiye dükkânı açıp, evini de mahallemize taşımasını söyledim.
Bakışlarından anlamıştım ne demek istediğini. “Dert etme” dedim. Biraz sermayem var. İşlerin düzelince ödersin. “Türkiye’de yaşanmaz” dese de ikna ettim kendisini.
Böyle zamanlarda ucuz adam olmamak lazımdı. Hele hele sana iyiliği dokunmuş insanlara karşı. Küçük bir tuhafiye dükkânıyla Yusuf yeniden tutundu hayata. Çemberi parçalamış, işleri de yavaş yavaş bir yola giriyordu.
Melike ile beraber denizden kopan balık gibi kendilerince bir çırpıntının içinde uğraş veriyorlardı. Biraz olsun uzaklaşmışlardı kendi karanlıklarından; çokta sürmemişti bu uzaklık.
Güneşin ışıklarıyla yeryüzüne yavaş yavaş inmeye başladığı bir zamandı. Telefonumdaki melodi Melike’nin numarasıydı. Bu vakitte aramaları endişelendirdi beni.
Telefonu açtığım da Melike’nin ağlamaklı sesi ” İsmail Abi bize kadar gelebilir misin?” diye sordu. Anlamsızdı telefonda daha fazla soru sormam. Tez vakit ulaştım mahalledeki Zümrüt bakkaliyesinin sağ çaprazındaki apartmanın 2. katına.
Kendimi bir zavallı gibi hissettim polisleri görünce. Hiçbir şey yapamamanın çaresizliğiyle. Kederle boğaz boğaza geldim. Polisler ev aramasını yaptıktan sonra Yusuf’u emniyete götürdüler. Önceki adresinin kayıtlı olduğu İstanbul’dan gelen TEM polisleri arkadaşımın hürriyetine ve bileklerine kelepçe takıp götürmüşlerdi.
Yusuf’un olayının duyulmasıyla esnaf ve müşterilerin negatif tutumlarından dolayı Melike rantabl işletemediği tuhafiyeyi kapatmak zorunda kaldı. Elinde kalan malzemeleri de pazarda satmıştı.
Ekonomik olarak kendisine yardımcı olmak istesek de Melike ken
di rızkını kazanmak istiyordu. Anneanne çocuklara bakarken Melike de özel ders vererek, yazın köylere gidip tarlada imece usulü çalışarak geçimini sağlamaya çalışıyordu.
Kendince kutup soğuklarına karşı bir bahar iklimi oluşturmak için didiniyordu. Ben yine de elimden geldiği kadar rencide etmeyecek bir yol bulup yardımcı olmaya çalışıyordum.
Bütün buzları sevginin sıcaklığında eritmeye çalışan bu insanları dert etmemek imkânsızdı. Sanki boğazıma sarılıp sıkan eller vardı. Düşündükçe bunalıyordum.
Her şeye rağmen karanlıkta hüner göstermeye çalışan Melike ders verdiği öğrencilere hala insanlık adına, değerler adına bir şeyler anlatmaya çalışıyordu.
Aylarca mutluluktan kaçtım. Yusuf mapustayken ben gülemezdim. Bu kaçış yıllara ulaştı. Ama vicdansızlık kin kaynatan kalplerde devam ediyordu.
Açık görüşlere giden Melike Yusuf’un selamını eksik etmiyordu benden. Yusuf’un selamında gülün kokusu vardı. Karanlığın bağrına yanan ışık vardı. Asumanın yıldızları kadar parlaktı selamı.
Melike son geldiği açık görüşten pek de iyi haberlerle dönmedi. Zaten duruşunda bir gariplik olduğu hissediliyordu. Ölgün sesi bir mezar havasını andırıyordu.
Melike’nin içimi parçalayan ifadelerine göre:
Yusuf’un boynunda bir kitle oluşmuş. Kötü huylu bir tümör. Yüksek hayati risk taşıyan rahatsızlığına doktorlar “radyoterapi” uygulamasına başlamıştı.
Zindanımızın duvarları daha da kalınlaştı. Bir saydam camdan içeriye girecek ışığa hasret beklerken endişemiz tırmanmaya devam ediyordu.
Çünkü beslenme, hijyen ve moralin bozuk olmaması bu hastalıkta dikkat edilmesi gerekli olan durumlardı. Yusuf’un bulunduğu ortam Melike’nin anlattıklarıyla büyük bir çelişki içindeydi.
Yusuf 10 kişilik tasarlanmış 45 metrekarelik bir koğuşta 20 kişiyle kalıyordu. Yer olmadığı için 6 kişi de yerde yatıyordu. Hiç de hijyenik bir ortam yoktu.
Tedavi süresince her gün sabah 07.30’da koğuştan alınıp nezarethane kısmında yaklaşık 1 saat bekletilip, kelepçeli bir şekilde hastane nakil aracına alınıyordu.
Hastane nakil aracı mahkûmlar arasında “TABUT” olarak adlandırılan, minibüsten çevrilmiş, altı kişinin oturacağı şekilde duvarla bölmelere ayrılmış, en üst kısmında kitap büyüklüğünde kirli bir penceresi olan son derece pis, ilkel, onur kırıcı bir araçtı.
Bu araç ile hastaneye varış saat 10.00’u bulmaktaydı. Yani koğuştan alınıp hastaneye gitmesi yaklaşık 2,5 saat sürmekteydi.
Bunları duydukça korkunç bir şaşkınlık yaşıyordum.
Melike anlatmaya devam etti:
Hastaneye giderken Yusuf’un yanına herhangi bir yiyecek almasına izin verilmiyordu. Öğle yemeği olarak yarım ekmek, piknik reçel, peynir, krem çikolata, 200 ml meyve suyu ve küçük pet şişede su verilmekteydi. Bu, bir insanın normal öğününün yarısını karşılayacak kifayette bir kumanyaydı.
Tedavinin olacağı hastanenin mahkum koğuşları ne hijyen ne de sağlık şartlarıyla bağdaşıyordu.
Tüm çevre hapishanelerden getirilen hasta mahkûmlar, istif halinde buralara tıkılıyordu. Loş, pis, tuvalet ve lavabolarının son derece temizlikten ve hijyenden yoksun olduğu ve insanca yaşanamayacak bir ortam.
 Bir sürü hasta insanın aynı ortamı paylaşıp, aynı havayı soluduğu, adeta şifa değil dert kaynağı bir ortamdı.
Devlet sanki kötü bir üvey anaydı. Görünmez bir derdi çekiyorduk içimize. Bu şoklar ve travmalar belleğimizde ne büyüklükte bir acı bırakacaktı bilemiyorum? Zihnimde sürekli dert yüklü vapurlar hareket ediyordu. Rıhtımsız kalmış vapurlar. Dinledikçe Melike’yi.
Yusuf’un tutuksuz yargılanması için gerekli olan tüm yerlere hukuki açıdan başvuru yapıyorduk. Pozitif bir sonuç alamasak da.
Ne kadar dikkatli olursan ol toplumun bozuk yanları bir çamur gibi sıçrıyordu beyaz taraflarınıza.
Kalabalığı aydınlatmak isteyen insan sayısı hep azdır. Işık olup yanmak kolay değil. Hâlbuki kalabalıkta eriyip kendi halinde toprak olsak bir sorun yaşamıyor insan.
Aydınlatmak istersen ellerine kelepçe takacak bir karanlık buluyorsun. Bu kaderin kahramanlara acı hediyesi. Ama sonunda bir avuç insan biniyor Nuh’un gemisine.
Hayatla pençeleşen Melike sırtında dağdan bir yükle mücadeleye devam ediyordu. Bastığı yerlerin sıcaklığı ayağını yaksa da. Yananların yanmayacağı günün ümidiyle.
Yusuf’la Melike’nin yaralarına zaman zaman tuz gibi yeni acılar da eklenmiyor değildi. Tüm sıkıntılarını paylaşan Yusuf’un can arkadaşı İsmail Bey trafik kazası geçirdi.
Durumu ağır olan İsmail Bey hayata daha fazla tutunamadı.
Melike vefatından önce ziyaret ettiği İsmail Bey’in cebinde taşıdığı ve Yusuf’a verilmesini istediği emaneti açık görüşte eşine vermişti.
Bu emanet Yusuf’la İsmail Bey’in 15 yaşlarında çekindikleri bir fotoğraftı. Fotoğrafın arkasında ” Elveda dostum. Ötelerde buluşmak dileğiyle. Hakkını helal et.” yazıyordu.
Yusuf gözyaşları içinde cenazesine gidemediği
 arkadaşının fotoğrafına defalarca baktı. Sızlamalı bir sesle “Sende hakkını helal et” dedi.