Selanikli, Güneş’in Kızı

1040
Ferit CAN
Selanikli, Güneş’in Kızı
Herkesin gözü pencerelerden akıp giden manzaradaydı. Manzarayla birlikte anılar, izler, hisler, düşünceler de akıyordu sanki. Trenin, belli bir zaman sonra bir saat ritmine dönüşen, kendine özgü tıkırtısı, yolculuğun fon müziğine dönüşüyordu.
Muhacir kelimesini çocukluğumda çok duymuştum. 93 muhaciri dedikleri insanlar vardı, Balkan muhacirleri olanlar vardı. Çocuk aklımla muhaciri bir ırk veya milliyet gibi değerlendirir, onların yaşadıklarını, göç sancılarını ve hikâyelerini bilemezdim.
Göçmen deyip geçtiğimiz muhacirlerin, ocağından bucağından, yurdundan yuvasından, malından mülkünden koparılmış, kendine bir yurt edinmeye, bir yuvayı yeniden tüttürmekle hayatta ve ayakta kalmaya çalışan kişilere denildiğini çok daha sonra anladım.
Muhacirin, yeşerttiği topraklardan, yetiştiği yurdundan, teneffüs ettiği havadan, kökleri ve dalları ile sökülüp atılmanın acısını kendisiyle birlikte sürükleyen kişi olduğunu şimdilerde tüm yakıcılığıyla hissediyorum.
Muhacir, meğer artçıları devam eden toplumsal bir depremden, çok büyük hasar ve kayıplarla çıkmış kişinin diğer adıymış. Yerleşmesi kolay olmadığı için sürekli sürüklenen kişiymiş. Kendi toplumundan koparılmış, gittiği toplum yapısında da henüz yerini bulamamış, dünyasını bir sırt çantasına yükleyip yola çıkmış garip yolcularmış.
Tam böylesi düşüncelere dalmışken, trene ilk bindiğimizde karşılaştığımız ve karşılıklı hafif bir baş hareketi ile selamlaştığımız, dörtlü oturma grubunda eşimin yanında oturan, altmış yaşlarındaki hanımefendinin “merhaba, İngilizce biliyor musunuz?” sorusu ile kendime geldim.
Özenle seçilmiş, seyahatte olmasına rağmen kırışmamış kıyafeti içerisinde, yaşına göre hayli dinç ve dik duruyordu. İnce yüzünde biraz büyük duran gözlükleri arkasından ela gözleri yanında oturan eşime şefkatle bakıyordu. Eşim İngilizce bildiğini söyleyince, bir tebessüm yayıldı kadının yüzüne. Beni, 6 ve 9 yaşlarındaki çocuklarımızı işaret ederek “aileniz mi?” diye sordu. Eşim kısa ve ürkek bir “evet ” cevabı verdi. Kadın bu sefer, her birimizin kucaklarımıza alıp hayata tutunmaya çalışır gibi sıkıca sarıldığımız sırt çantalarımızı işaret edip ” yukarı koyalım mı çantalarınızı” diye teklifte bulununca, nasıl bir savrulma ve şaşkınlık yaşadığımızı düşünüp ayağı kalktım. Önce kendi sırt çantamı sonra eşimin ve çocuklarınkileri yerleştirdim üst taraftaki rafa.
Meriç nehrini geçip, polisteki işlemlerin ardından, üç gün kaldığımız mülteci kampından sonra özgür kaldığımız anlarda bile ne denli gergin olduğumuz çantalarımıza sarılışımızdan belli oluyordu demek ki.
Ben yerime oturunca, isminin Eleana ve Selanikli olduğunu söyledi. Eşim ” ben Meryem” dedi. Ben de Sinan dedim kısa bir cümle ile. Gözleri şefkatli bir büyükanne edasıyla çocuklarımıza baktı. Kızım, kendinden emin bir şekilde  ” my name is Hilal, I am 9 years old ” deyince Eleana Hanım’ın gözleri tebessümle kısıldı. Oğlum huysuzluk yapıp pencereden dışarı bakınca onun isminin Halil olduğunu biz söyledik.
Eleana Hanım, mühendis olan oğlunun ziyaretinden geldiğini, 30 yıl İngilizce öğretmenliği yaptıktan sonra emekliye ayrıldığını, eşinin 3 yıl önce vefat etmiş olduğunu anlattı. Eşim ve
benim de İngilizce öğretmeni olduğumuzu duyduğunda  “meslektaşlarım” derken duyduğu memnuniyet, gözlerindeki samimiyetten belli oluyordu. Ben “daha doğrusu İngilizce öğretmeniydik, çıkarılan bir KHK ile on binlerce meslektaşımız gibi görevimize son verildi” dedim. Eleana Hanım’ın yüzünde hafif bir garipseme ifadesi belirdi. Üzüldüğü hemen yansıdı yüz çizgilerine ve gözlerinin elası koyulaştı. Yeni bir hayat kurmak için buralara geldiğimizi belirtti eşim. Hilal ve Halil şaşkınlıkla konuşmalarımızı dinliyorlardı…
Yaklaşık iki saatlik yolculuğun ardından trenimiz güney batı istikametinden Selanik’e giriyordu. Eleana Hanım yorgun ayakları üzerine doğruldu. Bize bir rehber tavrıyla dışarıya bakmamızı işaret etti. “Görünen mavilik eski canlılığını kaybetse de Selanik Körfezi’dir” dedi. Körfezin kuzey doğu istikametini gösterip “burası da meşhur Vardar Ovası olmalı” diye sordum. “Evet” dedi. “Ovanın bittiği noktada Athos Dağı var. Ben orada oturuyorum. Sahile biraz uzak ama havası çok güzeldir”.
Kısa bir tanıtımdan sonra tekrar yerimize oturduk. “Nerede kalacağımızı, bir karşılayan olup olmadığını” sordu. “İki ay önce yalnız olarak gelen Harun isminde bir arkadaşımın bizi kar
şılayacağını ve bir ev kiralayana kadar otelde kalacağımızı” söyledim.
Eleana Hanım çantasını açtı, bir not defteri ve kalem çıkarttı. Güzel, işlek yazısı ile ismini, telefon numarasını yazdı, eşime uzattı. Benden de telefon numaramı not defterine yazmamı istedi. İsmimi ve numaramı yazdım ve geri verdim defterini. Aklıma cep telefonuna kayıt etmek geldi ama üstelemedim. Bu da onun tarzıydı nihayetinde.
Tren, istasyona vardığında arkadaşım Harun bizi bekliyordu. Eleana Hanım’a yardımcı olup beraber indik trenden. Eleana Hanım, ” trene bilet alırken tekli koltuk istediğini fakat bulamadığını, dörtlü koltuk grubu ile seyahat edeceği için oldukça huzursuzluk duyduğunu ama şimdi bizimle tanıştığı için bu duruma çok memnun olduğunu” belirtti. Harun’a nerede, hangi otelde kalacağımızı sordu. Egnatia Caddesinde bir otelin ismini söyledi Harun.
İki saatlik yolculuğumuz, Eleana Hanım sayesinde stres ve gerginliğimizi bir nebze almış, bizi biraz rahatlatmıştı. Huzur veren bir atmosferi vardı sanki. Çok teşekkür edip, vedalaştık kendisiyle. Sırt çantalarımızı tekrar yüklenip kalacağımız otele doğru yola koyulduk.
Dört katlı bir otelin küçük bir odasına yerleştiğimizde her birimiz yatağın bir köşesine ilişip oturduk. Perişan bir halimiz vardı. Perişaniyetimiz; içinde bulunduğumuz halden ziyade çaresizliğimizden kaynaklanıyordu. Ailemin bu durumuna bakınca sanki gizli bir el boğazımı sıkıyor gibi nefessiz kaldım bir an. Geleceğe dair öyle kaygılıydım ki sanki geçen her bir dakika, bir tabut çivisi gibi beynime saplanıyordu. Eşim ve çocuklara metin görünmek için doğruldum, onların bir soru sormasına fırsat vermeden ” haydi bir market bulup yiyecek bir şeyler alalım” dedim. Hepimizin üzerindeki o olumsuz havayı atmak için mekân değiştirmek ve hareket etmemiz gerektiğini düşündüm.
İlk iki gün Harun ile kiralık ev bakmak için biraz gezdiysek de olumlu bir sonuç alamadık. Yabancı oluşumuz, paramızın fazla olmadığının her halimizden belli oluşu, bir kefilimizin olmayışı işleri zorlaştırıyordu. Otelde daha fazla kalamazdık. Hem pahalı hem de hayat alanı oldukça dardı.
Selanik’e geldiğimiz üçüncü günü sabah telefonum çaldı. Rehberimde kayıtlı sadece bir kaç kişi vardı. Alo deyince, Eleana Hanım’ın ” günaydın Bay Sinan” diyen sesini hemen tanıdım. Hal ve hatır sorduktan sonra ev bulup bulamadığımızı merak ettiğini söyledi. “Maalesef bulamadık” dedim. Bir yandan konuşurken diğer yandan eşimle birlikte hayret ediyorduk zira ayrıldıktan sonra arayabileceğine pek ihtimal vermiyorduk.
Eşimi telefona rica etti. Eleana Hanım, bizleri öğle yemeğine davet ettiğini söylemiş eşime. Eşimle bir göz işareti ile tamam kararını verdikten sonra telefonda bana otobüs durağında bineceğim otobüsü ve ineceğim durağı tarif etti. Sözleştiğimiz saatte durakta bizleri bekliyordu. Evine girip oturunca bize içecek ikramında bulundu. Eğer kabul edersek, bize kiralık bir daire bulduğunu söyleyince, eşimle birbirimize baktık, sevincimizi ifade edebilecek bir kelime bulamıyorduk.
“Yemekten önce eve bir bakıp gelelim isterseniz” dedi. “Bizim için de çok iyi olur” dedik. Hemen aynı sokakta bir giriş kat dairesine gittik. 2 oda bir salonlu eski bir daire idi. Eşyaları da yeni görünmese de kullanışlıya benziyordu. Ev sahibi ile Eleana Hanım görüştü. 400 Avro aylık kira karşılığı evi tuttuk. 500 Avro depozitoyu da Eleana Hanım’ın verdiğini daha sonra öğrenecektim.
Anahtarları alıp çıkınca eşimin gözünden sessiz iki damla yaşın süzüldüğünü gördüm. O yaşlar sanki benim içime damlıyordu. Bu yaşlar sevinçten mi yoksa daralan ruhun bir rahatlama boşluğu yakalamasından mı kaynakla
nıyordu bilemeyeceğim ama bildiğim o ki ben de eşimle aynı durumda idim.
Eleana Hanım, yemekte bizler için balık yapmıştı. Bunu özellikle tercih ettiğini tabii ki tahmin edebiliyorduk. İnanca saygısının bir ifadesi olarak, bizim gönül rahatlığıyla yiyebileceğimiz yemekler hazırlamıştı. Eleana Hanım tüm bunları öyle samimi ve sıradan bir davranış şekliyle yapıyordu ki hayran olmamak elde değildi. Hani insanın kafasına vura vura, sevaptır diyerek yapılan yardım ve hayırların insanı ezen tavrı onun semtine hiç sokulamıyordu sanki. Kendi yaptığı bu kadar büyük iyilik ve yardımları çok sıradan görüyor olmasına rağmen başkalarının yaptığı iyilikleri anlata anlata bitiremiyordu.
Eleana Hanım, 2018 yılı Temmuz ayında 70 den fazla kişinin ölümüne yüzlerce insanın yaralanmasına sebep olan yangında, Yunanistan’a sığınan mülteci Türklerin nasıl canla başla çalıştıklarını haberlerde seyrettiğini ve çok duygulandığını anlatıyordu devamlı. Ülkemizde bizler gibi mesleklerinden ihraç edilmiş bir grup doktorun gönüllü olarak ilk yardım için yangın mahalline gittiklerini, belediye başkanına ellerinden gelen yardımı yapmaya hazır olduklarını ifade ederken duygulanıyordu.
O gün yemekten sonra çocuklar Eleana Hanım’ın yanında kaldı. Ben, eşimle birlikte otele gidip sırt çantalarımızı alıp çıkış işlemlerimizi yaptırdık. Artık yeni evimizde kalacaktık. Giriş kattaki dairemize çantalarımızı koyduktan sonra Eleana Hanım ile birlikte mahalledeki bir marketten temizlik malzemeleri ve yiyecek bir şeyler aldık.
Birkaç gün içinde evimize iyice yerleştik fakat bu şehirde mi kalacak yoksa başka bir ülkeye gitmek için yine yollara mı düşecektik henüz karar vermemiştik. Eleana Hanım, Hilal ve Halil’e öz torunları gibi ilgi gösteriyor, seviyor, hediyeler alıyordu. Bizi de sürekli teselli ediyordu. “Selanik çok kozmopolit bir yerdir. Burada her milletten hatırı sayılır sayıda insanlar vardır. Savaşlar öncesi ve sonrası göçlerde, nüfus mübadelelerinde, toplumsal sarsıntıların yaşandığı zamanlarda insanların geçiş noktalarından biri olmuş bu şehir rengini ve güzelliğini biraz da sizden almaktadır ” diyor bizim acımızı hafifletmeye çalışıyordu.
Yeni evimize taşınalı bir ay kadar olmuştu yine çocuklarımızla vakit geçiriyor hem de bana iş bulmaya çalışıyordu. Kızımın ismini merak etti. ” Ne anlama geliyor” dedi.” Yay biçiminde ay”  dedim. “Benimki de Eleana, Yunanca ‘da Güneş’in kızı demek” dedi yüzüne yayılan zarif tebessümü ile.
Eşim, ” ne kadar güzel bir isminiz var tam sizi anlatıyor”  dedi.
Eleana, Güneş’in kızı…