Ferit CAN
Komşular
Beş katlı bu binanın üçüncü katına taşınalı beş yıl oluyor neredeyse. Hayatımı, film şeridi gibi gözümün önünden geçirmeyi çok başaramasam da bazı anılar sürekli kendini hatırlatıyor bana. Mesela, evi satın almak için geldiğimiz gün. Ev sahibi ne kadar da coşku ve memnuniyetle anlatıyordu evi ve özellikle binada oturan komşuları.
Ailelerimizin yardımı, biraz birikmişimiz ve bankadan çektiğimiz bir miktar kredi ile bu daireyi almakla ne kadar isabetli bir karar verdiğimizi özellikle komşular ile tanışınca anladım. Binanın eski olması, fazladan masraf çıkarsa da yardıma ihtiyacımız olup olmadığını soran insanların bulunması, her şeyi tolore edilebilir bir noktaya taşıyordu bizim için. Taşındığımız gün daha eşyalar tam yerleşmeden karşı komşum Aydan Hanım ile üst komşum Zarife Teyze’nin ellerinde tabaklarla ziyaretimize gelip “hoş geldiniz” demesi, ne büyük bir incelikti. Ertesi gün de diğer komşular geldiler, maharetli ellerinden dökülen hamur işi ikramlarıyla. Hayriye Abla’nın yaptığı elmalı kurabiyelerin şekli ve lezzeti hâlâ hatırımdadır.
Bizim memnuniyetimiz yanında, apartman sakinleri de bir öğretmen çiftin taşınmasından oldukça mutlu görünüyorlardı. Yaşadığımız zamana göre komşuluk ilişkileri hala canlıydı bu binada. Altın günleri, çaylar düzenleniyor, ikindi oturmaları tam tekmil katılım olmasa da aksatılmadan devam ediyordu. Ben de okuldan gelince hemen komşulara katılıyordum. Çok çabuk adapte olmuştum.
Eşim Metin, Fizik öğretmeniydi. Ben ise İngilizce. Öğretmen olduğumuz için akşamları elinde bir tabak ikramla gelen komşu çocuklarına ders veriyorduk. İş o kadar ilerlemişti ki; Aydan Hanım hangi ders veya konu olursa olsun, anlamadığı veya eksiğini gördüğü anda kızının kolundan tuttuğu gibi kapımızı çalıyordu. Ben İngilizce yanında tarih, coğrafya anlatıyor eşim ise matematik, kimya dersleri de veriyordu.
Çocuğumuzun olmamasını ” bunlar da sizin çocuklarınız” deyip çocuklarına yardımcı olmamızı, vazifemiz şeklinde ima etseler de iyi niyetli oldukları aşikârdı. Aydan Hanım’ın kızı Buse 8. Sınıf öğrencisiydi. Lise sınavına hazırlanıyor olmasını çok önemsiyor, elimden geldiğince yardımcı olmaya gayret ediyordum. Eşim ise Zarife Teyze’nin küçük oğlu Hakan’ı üniversiteye hazırlık için çalıştırıyordu. Hakan’ın eksik olduğu konuları tekrar anlatıyor, yaprak testler getiriyor, deneme sınavları yapıyordu. Hafta sonu tatilinin bir kısmını bile ona ayırıyordu.
Biz, bu okul ve akşam ders programının yanı sıra diğer aktiviteleri de kaçırmıyorduk. Erkeklerin askerlik ve iş hatıralarını yılmadan anlattıkları kamelya sohbetleri, ellerinden her iş geldiğini gösterircesine, bir usta edasıyla yoğunlaştıkları bahçe işleri, bazı zamanlar müezzinin sedası ile birlikte camiye gitmeler… Kadınların, çay oturmaları ismi altında yaptıkları sohbetlerin yanı sıra, birlikte pazara gitmeler, kavanozlar almalar, kışlık salça, konserveler vurmalar, patlıcan kurutmalar, özel günler için börekler, baklavalar açmalar gibi faaliyetleri vardı ki daha önce bu işlerden bu kadar zevk alacağım aklıma bile gelmezdi. Bir de Ramazan ayında insanın içini huzur rüzgârıyla serinlettiği günler vardı ki anlatsam tam iftariyelik bir yazı olur neredeyse. Mukabeleler, teravihler…
Kısa süre içerisinde aralarında tek çalışan kadın olsam da epey alıştım böylesi bir hayata. Komşularım, memleketlerine gidecek oldukları zaman evlerinin anahtarlarını bana bırakıyorlar, çiçeklerin sulanması ve evin havalandırılması görevini bana veriyorlardı ki; bu güven skalasında en üst noktalarda olduğumu işaret ediyordu. Komşularımdan bazıları çocuklarını bize emanet ediyor, zaten çocuklar da başka yerde kalmak istemiyorlardı. Ta ki her şeyi altüst eden o lanetli güne kadar.
Melun darbe girişimi sonrası, ne olduğunu anlayamadan eşim ve benim açığa alındığımızı bildirdi okul idaresi. Ne itiraz edecek bir makam, ne de derdimizi dinleyecek bir insan vardı. Eşimle öğretmenler odasındaki eşyalarımızı toparlayıp çıktığımızda herkes ve her şey etrafımızdan el etek çekmiş gibiydi. Suyu çekilmiş bir akvaryum balığı gibi çaresiz çırpınıyor, kimseye sesimizi duyuramıyorduk.
Her olup biteni ince tül perdelerinin ardında gözetleyen ve yakın çevresinden ince detay haberler alan apartman sakinlerimizin, bizim durumumuza ilişkin bilgileri olmuş olacak ki; bir anda bırakın görüşmeyi, karşılaşamaz olduk. Buse ile kapıda karşılaştığım gün Aydan Hanım’ın kızının kolundan tuttuğu gibi evin içine çekmesi ve kapıyı yüzüme çarpar gibi kapatması  unutulmayacak günlerimden biriydi. Buse’nin bal rengi güzel gözleriyle arkasına dönüp masumca bana bakması içimde hatırladıkça batan bir kıymık gibidir hâlâ.
Alt komşum Ayşe Hanım’ın kardeşi, süt sattığı için biz apartman sakinleri olarak siparişlerimizi verir ve geldiğinde Ayşe Hanım’dan alırdık. Ayşe Hanım’ a sipariş vermek için telefon açtığımda, sesindeki soğukluktan ve ”Kardeşim artık sipariş almıyor” yanıtından durumu daha net anladım. Adı konulmamış bir boykot uygulanıyor ve kimse tek kelime bile etmiyordu. Ben de kendi sessizliğime gömüldüm. Karanlığın içinde kalmış, zor nefes alan biri gibi sessiz ve çaresizdim.
Gün günden beterdi. Açığa alındıktan bir hafta sonra bir sabah erkenden, evimizi polisler bastı. Eşimi, kapı önünde yere yıktıkları gibi arkadan kelepçe takmaları bir oldu. Daha bir şey söylemeden polislerin amiri hemen kimin hangi odayı arayacağını dair görevlendirme yapıyordu. Akıl alacak iş değildi. Rüyada görsem, acaba bunun tevili nedir? diye düşünürdüm. Ne ki yaşananların hepsi gerçekti ve dur demek mümkün olmadığı gibi kendimizi dahi ifadeye fırsat verilmiyordu. Metin’ i polis arabasına bindirdiklerinde apartman önüne çıktım. Benden başka bir Allah’ın kulu yoktu. Herkes ince tül perdelerinin arkasında film izler gibi seyrediyordu olup biteni. Bir anda karşı binanın altındaki Bakkal Hasan Amca’nın bana baktığını gördüm. Keşke görmez olaydım çünkü bakışlarından adeta nefret akıyordu. Anlamıyordum ve anlamam mümkün değildi galiba.
Hadiseler dalga dalga çoğalarak akan, geçtiği yerlerde önüne çıkan her şeyi sularına katan, toprak kaymalarını tetikleyen azgın bir sel gibiydi. Durdurmak bir yana izlemek bile dehşet vericiydi. Metin 18 gün gözaltında kaldıktan sonra terör örgütüne üye olmak iddiasıyla tutuklandı. Mahkeme sonrası, kelepçeli ve bitkin bir halde sürükleyerek götürülürken onu görmek beni yıkmıştı. Bir darbe almış gibi başım zonkluyor, kulaklarım çınlıyor, çevremde olup bitenleri algılayamıyordum. Şairin ifadesi ile ” kuru, çürük bir dal gibi çatırdıyordu hayat.”  Metin giderken ben, suları çekilmiş bir ırmağın, arkada bıraktığı sararmaya yüz tutmuş bir ova gibi hüzünlü ve kimsesizdim.
Eve geldiğimde, apartman yine sakindi. Bir yaz ikindisinin serinliğiyle rahatlatmaya çalışan komşularımın, benim geldiğimi görünce alelacele dağıldıklarını görmek sinirlerimi iyice bozmuştu. Ülkemde, çevremde, ailemde yaşananların içimdeki yansımasını daha doğrusu depremini ve çöken karanlığını anlatabilmem mümkün değildi. Altında kaldığım fakat sadece seyircisi olduğum bir yıkımı yaşıyordum.
O kadar güzel günleri paylaştığımız komşularımdan ne bir selam veren vardı, ne de kapımı bir çalan. Bir buçuk ay geçmişti Metin’in tutuklanmasının ardından ki; üç arkadaşım beni ziyarete gelmişlerdi. Meslektaşlarımdı. Birisi aynı fakülteyi okuduğum sınıf arkadaşımdı. Onları görünce ne kadar memnun oldum. Sanki dünyalar benim olmuş, uzun süre suyun altında nefessiz kalmış bir insanın tekrar teneffüs imkânı bulması gibi rahatlamış hissetmiştim kendimi. Ne var ki bu sevincim de kursağında kaldı hatta “keşke arkadaşlarım hiç gelmeselerdi” dedim kendi kendime. İnce tül perdelerinin ardından her şeyi takip eden komşularımdan biri, arkadaşlarımın geldiğini görünce ” bunlar toplantı yapıyor olabilir” diye ihbarda bulununca, polisler ikinci kez evimizi bastılar. Zavallı arkadaşlarım, ne olduğunu anlayamadan kimlikleri alındı, GBT’lerine bakıldı ve bir sürü soruya muhatap kaldılar. Polisler gidince yüzleri kireç gibi olmuş misafirlerimin, su içerken ellerinin titrediğini  çok net şekilde görebiliyordum.
Eşim, cezaevinde tutuklu iken ben de altına sürekli odun atılan, harlanan bir kazanın içinde gibi hissediyordum bu binada kendimi. Bir fırına atılmış gibi yanıyordum. Herkes elbirliği ile bir ateş yakmış içine de beni ve ailemi koymuştu. Artık burada daha fazla durmak istemiyordum. Komşularım bir an evvel apartmanı terk etmem için tazyik yapıyorlardı. Nereye gideceğimi, nasıl geçineceğimi bilemiyordum. Eşyalarımı memleketime göndersem, ben de anne babamın yanına yerleşsem diye düşünüyordum. Ama “Metin suçsuz, bir iki aya kadar mahkemesi olur, zaten tahliye ederler” ihtimal ve ümidi de bu planımı gerçekleştirmeme engel oluyordu. Sonunda “Metin’e danışayım, birlikte karar verelim daha iyi olur” diye düşündüm. Memleketim Aydın, Ankara’ya epey uzaktı. Görüş günleri gelip girmek de zor olacaktı.
Bütün iyi niyetimizi korumamıza rağmen Metin tahliye edilmedi maalesef. Bir açık görüşte, evi taşımaya karar verdik. Evi kiraya verip geliriyle de geçinmeye çalışırız diye düşündük. Ne var ki ben eşimin bulunduğu ilden ayrılmak istemiyordum.
Ne zaman apartmana dönecek olsam uyandıktan sonra gözlerini yuman insanın tekrar kâbuslarıyla baş başa kalması durumunu yaşıyordum sürekli. Asık suratların, imalı bakışların, gözleyen ve ihbar eden anlayışın sarsıcı iklimi, bu apartmanı bana yaşanmaz bir coğrafya kılıyordu.
Eşyaları kamyona yükledikten sonra alttan yukarı apartmana şöyle bir baktım. Komşuların tül perdeler arkasından seyirci tribüninde yerlerini aldıkları muhakkaktı. Bir ara Aydan Hanım’ın perdesi aralandı. Buse minik elleriyle bana el sallıyordu. Çok geçmeden, annesi çekip aldı Buse’yi görüş menzilimden. Bu bende bir öfke patlamasına sebep olacak ki hemen hızlı adımlarla apartmanın merdivenlerini çıkmaya başladım. Dairenin kapısını açıp penceredeki “Kiralık” yazısının arkasına ” Satılık” yazıp tekrar yapıştırdım. Artık ne olursa olsun dönemezdim bu eve, satılsa daha iyi diye düşündüm.
Apartmandan hızla uzaklaşırken, her an yaklaşan bir çift koşan adımın sesini duyuyordum. “Hocam” sesini duyunca durup arkama döndüm. Gelen Zarife Teyze’nin küçük oğlu Hakan’dı. “Hocam, üniversite sınavında istediğim Yıldız Teknik Üniversitesi Elektrik Mühendisliği’ni kazandım Metin hocamın sayesinde. Bu haberi duyunca eminim o da sevinecektir” dedi. Sonradan bir tespih olduğunu gördüğüm, cebinden bir küçük hediye paketi çıkardı, “görüştüğünüzde bunu ona verip onu çok sevdiğimi ve özlediğimi söyler misiniz” dedi.
İkimizin de gözlerinden yaşlar sessizce akıyordu. Ben pek bir şey söyleyemedim. Sadece ” inşallah iletirim” diyebildim. Hakan, “Hocam bizimkilere bir veda etseydiniz keşke” dedi. Yüzüme acı bir tebessüm çöktü. Hakan dedim ” vefanın olmadığı yerde, vedanın bir anlamı yoktur”…