Ferit CAN
Meletos
Güneş, mesaisini tamamlayıp artık çekileceğini ilk hissettirdiği, ikindi akşam arası saatlerde, hapishanenin insanı ürküten ayrı bir rengi vardır. Şairin “akşam erken iner mahpushaneye” demesi boşa değildir. Havalandırma avlusunun kapısı kapanmaya yakın, gri duvarların koyulaşan rengi, insanı içine çekip yutacakmış gibi olur. Koğuştaki herkes bu saatlerde derin bir sessizliğe gömülür. Sanki mahpus damına atıldığı ilk gün gibi kendini çıplak bir sahipsizlik ve koyu bir yalnızlığın ortasında hisseder.
Avlu kapısı kapanıp, akşam karanlığını artırınca, hüzün de gece gibi çöker bu cinnet dörtgenine. Herkesin gözü artık ufak pencerede olur, günün ilk ışıklarını sızdırmaya başladı mı ince bir ferahlık, sezdirmeden herkesin gönlünü dolaşır, okşar, ışığın yanında hava ve ses verir tutuklu ve hükümlülere.
Yine böyle bir akşam saatleriydi. Uzun ve dar bir koridora sıralanmış koğuş ve müşahede hücrelerinin kapıları açılıyor sayım alınıyor, tekrar kapanıyordu. Gıcırtılı ve ağır bir tonda açılan koğuş kapımızdan giren gardiyanlar, ezberlenmiş hareket ve sözleri eşliğinde bizden de sayım aldılar. Yarım ağız “Allah kurtarsın” ezberi ile dokunaklı ve tok bir ses çıkartan gri boyaları yer yer dökülmüş demir kapıyı üstümüze kapattılar. Kapının kapanma sesi, yüksek bir kubbede yankılanıyor gibi içeride çınladıktan sonra bazı arkadaşlar televizyon karşısında yerlerini tekrar aldılar. Yalnızlığını paylaşamayanlar ise teker teker ranzalarına doğru ilerlediler.
Devamlı oturmadan yer etmiş, çökmüş ranza kenarlarına ilişenlere bakıyordum ki; başını ağır bir gam yükü ile öne eğmiş oturan Semih Bey’e gözüm takıldı. İri ve kalın yapılı bir çınar gövdesi gibi heybetli bir adamdı. Gövdesinin üzerinde bir heykel gibi ölçülü ve dik duran başı, insanda bir saygı hissi uyandırırdı. Uzamış ve kırlaşmış saçları dağınıktı. Ellerini çaresizliğinin bir ifadesi olarak başına götürüyor, saçlarına sertçe dokunuyordu. Semih Bey, bir yıldan fazla burada, Kepsut Cezaevi’nde bulunmasına rağmen iddianamesi yeni yazılmış, eline geçeli bir gün olmuştu. Belli ki canı sıkkındı.
Oturduğum yerden gözlerim Alper Hoca’yı aradı. Benim sözlerim çok teselli verici olmasa da Alper Hoca’ nın sözlerinin etkili olacağını, Semih Bey’ i rahatlatacağını düşündüm. Alper Hoca, ranzasının kaşına yaslanmış, ayaklarını uzatmış kitap okuyordu. Kendisi Uludağ Üniversitesi’nde doçentti. Felsefe alanında dersler vermiş, kitaplar yazmış birisi olduğunu öğrenmiştik. Kendisinden bahsetmekten pek hazzetmezdi. Entelektüel bir birikimin verdiği derinlik ve ağırlık, konuşmaya başladığı an hissettirirdi kendisini.
Kalkıp yanına gittim. ‘Aforizmalar” isimli bir kitap okuyordu. Selam verince kitabı indirdi, ayaklarını topladı. “Aleyküm selam Taner kardeşim” dedi. Bazen bana Kâtip kardeşim de derdi. Ben adliyede 5 yıl zabıt kâtipliği yapmış, bir KHK ile ihraç olmuş ve sonrasında tutuklanmış bir kâtiptim. Sadece Alper Hoca değil burada çoğu tutuklu bana Kâtip kardeşim derlerdi. 28 yaşında olduğum için, 32 kişilik koğuşumuzda birkaç kişi hariç herkes benden yaşça büyüktü.
Alper Hoca, bakışlarıyla “buyur” der gibi bakınca, ” Hocam, Semih Bey’in morali bozuk gibi, biraz yanına gitsek konuşsak diye size geldim” dedim. Alper Hoca başını biraz aşağıya eğerek Semih Bey’in ranzasına doğru baktı. Kitabını kapattı, yastığının altına koydu, hızlı ve çevik bir hareketle ranzasından indi, terliklerini giydi. Elini, omzuma şefkatli bir abi edasıyla koydu. Tebessümle “haydi gidelim” dedi.
Yanına vardığımızda Semih Bey başını hafifçe kaldırdı. Başı yüce dağlar gibi bulutluydu. Selam verdik, selamımızı aldı. Alper Hoca, ” “Semih Bey bir çay içelim mi ?” deyip, başıyla plastik masa ve sandalyenin bulunduğu yeri işaret etti. Ben,  Semih Bey’in yanına oturur konuşuruz diye hesap etmiştim. Alper Hoca akıllı adamdı. Semih Bey’in bulunduğu yeri değiştirmesi bile ferahlatıcı bir hamleydi. Masaya oturduk. “Kâtip kardeş, çay var mıdır acaba ” diye sorunca “hemen bakayım hocam” dedim. Çayları alıp geldiğimde konuşmaya başlamışlardı.
Alper Hoca’nın elleri masanın üzerindeydi. Mavi çizgili gömleğinin kollarını iki posta geriye kıvırmıştı. Göz kenarındaki kırışıklıklar daha bir belirginleşmişti. Dikkatle Semih Bey’i dinliyordu. Semih Bey ” bir yılı aşkın bir süredir Kepsut ‘ta tutuklu olduğunu, iddianamesinin henüz yazıldığını, okuduğunda üzüldüğünü, zira iddiaların kendisini terörist ilan ettiğini, burs verdiği ve bir eğitim derneğinin konferansına katıldığı bilgisinin de delil olarak sunulduğunu, daha da acısı, burs verdiği fakat sadece ismini bildiği bir öğrenci tarafından verilen itirafçı ifadesinin de dosyasında olduğunu ” anlattı. Semih Bey Balıkesir’in bir ilçesinin Mal Müdürlüğü’nde memur olarak görev yapan biriydi nihayetinde. Kendince iktisat yaparak bir öğrenciye burs vererek okutmayı istemiş, kendisi lise mezunu olduğu için bir üniversite öğrencisine destek olmak istemişti.
Acı acı tebessümlerle anlatıyordu.” Nereden, nereye bağlamışlar” dedi. O iri yapılı adamın göğsünde, bir çocuğun ki gibi temiz bir kalp vardı. Alper Hoca sessizce,  dikkatle dinliyordu Semih Bey’i. Semih Bey anlayamıyordu yapılan haksızlığı. Kendisi bu vatanın evlatları, iyi yetişsin diye fedakârlık yapan biri olmasına rağmen, teröre destek vermekle, terör örgütü üyesi olmakla suçlanıyordu. İtirafçı adı altında insanlar suçluyor, ifadelerde dost dediği bazı kişiler itham ediyor, iddianame adı altında savcı 15 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılmasını talep ediyordu.
Alper Hoca, mayaladığı hamurun yeteri kadar beklemesinden sonra kulak memesi kıvamına geldiğini gören bir ev hanımının “ şimdi başlayabilirim” demesi gibi söze başladı.
“Semih Bey! Bu tip suçlamalar bizler için de var maalesef. Şöyle koğuşumuza baktığımızda değil terörist, sabıkalı birisini bile bulmak mümkün değildir. Ne ki tarih hep tekerrürden ibarettir derler ya galiba doğru. Tarih boyunca hep böyle olmuş
. Siz şimdi böyle söyleyince ben de bir felsefe hocası olarak aklıma Sokrates geldi. İsmini duymuşsunuzdur” dedi. Semih Bey ” evet hocam, bir Yunan düşünürü galiba, duymuştum ismini” diye cevap verdi. Ben de başımla sadece tasdik ettim. İçimden ” Gençler! Evlenin! Evlenmek iyidir. Hanımınız iyi çıkarsa mesut olursunuz; kötü çıkarsa filozof olursunuz.” diyen filozof diyecektim ki ortama gitmez diye sustum. Hoca ilginç adamdı. Kepsut ‘ta oturmuş Sokrates konuşuyoruz diye geçirdim içimden.
“Sokrates, düşünen ve sorgulayan bir insandır” diye söze başladı Alper Hoca. Erdemli ve dürüst olmanın nasıl başarılabileceğini düşünür, bu konuyu insanlarla etraflıca tartışırdı. Öyle ustaca kelimeler seçerek düşüncelerini ifade ederdi ki; hayran olmamak mümkün değildi. Eflatun (Platon) gibi birçok düşünür yetiştirmişti. Sokrates’in felsefe yapma tarzı, Atina’nın gençlerini öylesine etkilemişti ki o nereye giderse hemen etrafında haleleniyorlardı.  “Politeizm”  denilen çok tanrıcılık inancına karşı “monoteizm” denilen tek tanrı inancını savunuyordu. Milat’tan önce 400 lü yıllardı.
Sokrates, nevi şahsına münhasır bir kişilikti. Kıyafetleri eski, saçları uzundu. Sokratik yöntem denen tartışma ve acımasız sorular sorma üzerine dayalı bir eğitim stili vardı. Sokrates konuşan adamdı; gördüğü, ayırımına vardığı, fark ettiği gerçekleri ve çelişkileri Atina’da çevresindeki insanlara söylüyor, kendince daha doğru olanları anlatıyor, açıklıyordu. İlk önce karşısındaki fikri çürütüyor sonra kendi fikrini ispatlıyordu. Zamanla Sokrates’in fikirleri statükocuların düşüncelerine ve gücü elinde bulunduranların menfaatine dokunmaya başlayınca, 70 yaşında iken tutuklandı.
Meletos, Sokrates’i gençlerin ahlakını bozarak yoldan çıkarmakla, onları ifsat etmekle, devletin ve şehrin tanrılarına inanmamakla suçluyordu. Meletos ‘un birçok destekçisi vardı. Şehrin önde gelen tüccarlarından ozanlarına, din adamlarından eğitimcilere kadar hatırı sayılır bir kitle onu destekliyordu. Sokrates’i suçlayan Meletos ve yandaşları mevcut durumun devam etmesi halinde var olabileceklerini bildiklerinden, bu yapıya soru geliştirenleri görmezden gelemezlerdi. Sokrates cezalandırılmalıydı.
Meletos ve arkadaşları algı oluşturmak için Sokrates’in sohbetlerine katılan öğrencilerinden bazılarını, meşhur oyun yazarlarından tutun eğitimcilere kadar insanları kullandılar. Karar verecek 500 kişilik bir grubu etkilemek için her türlü yönteme başvurdular. Bu arada Sokrates tarihe geçecek olan ve halen derslerde okutulan meşhur savunmasını yaptı. Ne ki % 52 lik bir oranla suçlu bulundu. Mahkeme de onun baldıran zehri içirilmek suretiyle idamına karar verdi.
Sokrates, Eflatun gibi öğrenciler yetiştirmiş, Yunan felsefesini kurmuş bir düşünürdü. Öğrencisi Eflatun da Aristo gibi bir düşünürün hocasıydı. Meletos Sokrates’i suçlamak sayesinde saman alevi gibi parlayan bir ün kazanmış, popüler olmuştu. İdam gerçekleştikten sonra Atinalılar yanlış yaptıklarını fark ettiklerinde hatanın çok da telafisi mümkün görünmüyordu. Sokrates’i kaybetmişlerdi.
Aradan yaklaşık olarak 2500 yıl geçmesine rağmen hala konuşulur Sokrates’in savunması. Hâlâ daha tarihin bağrında Meletosların açtığı yara kapanmamıştır. Hâlâ daha herkes bu acı hadiseyi örnek vererek hukuk konularını anlatır. Ne ki hiç bir zaman da Meletos ruhu kaybolmaz. Meletoslar her zaman görev için hazırdır ve alkışçı ve destekçileri de çoktur.”
Alper Hoca, elini Semih Bey’in elinin üzerine koydu. Semih Bey, tebessümle kafasını sallıyordu. İlginç bir sohbet olmuştu gerçekten. Alper Hoca sanki bir canlı müzede bize rehberlik yapıyor gibi güzel güzel, tane tane anlatıyordu. Felsefe çekirdeğinin kabuğunu kırıp, içindeki bademi bize veriyor gibi sunuyordu.
Alper Hoca’ya hayranlıkla bakarken bana döndü “bir çay daha içer miyiz Kâtip kardeşim” diye sordu. Ben “tabi hocam hemen getiriyorum” dedim. Mutfak dediğimiz yarım tezgâha doğru giderken “vay hain Meletos vay” diyordum kendi kendime.