Ferit CAN
Bileklik
Dalgınlık, şimdilerde tabiatımın bir parçası oldu sanki. Bakışlarımın sabitlendiği, dakikalarca aynı noktaya bakarak, düşüncelere dalıp gitme neredeyse bir alışkanlığa dönüştü. Hâlbuki çevremde, bakışları bir noktada sabit fakat nerelerde seyahat ettiği pek kestirilemeyen insanları görünce, nasıl da hayret ederdim. Hele cezaevinin insanın gölgesi ile beraber düşüncelerini de emen, sağır ve kalın gri duvarlarına bakışlarını çivilemiş, düşüncelerini ayrı düştüğü anne babasının, eşinin dostunun, kızının oğlunun hasretine sabitlemiş, ruhunu her şeyden haberi olan Rabbi Rahiminden gelecek teselli esintilerine bağlamış insanların, başka bir boyuta geçiyormuş gibi dalıp gitmelerini nasılda dikkat ve şaşkınlıkla izler ve incelerdim.
Şimdilerde, bazen otururken, bazen dua etmek için ellerimi açtığımda, kolumdaki zeytin ve hurma çekirdeklerinden yapılmış bilekliğe bakışlarım değdiğinde, düşüncelerimin yoğunlaştığını, dalıp giderken yakalıyorum kendimi. Dikkatimi dağıtacak farklı bir ses duyup irkilene kadar bir seyahate çıkmış gibi hissediyorum. Ufukta bakışları kaybolmuş denizcileri andıran dalgın bakışlı insanları şimdilerde daha iyi anlıyorum. Onları her hatırladığımda paylaştığımız zaman dilimleri geçiyor hafızamın penceresinden.
Zamanı ve insanın geçmişini bir nehire benzetenler galiba haklılar. Ne zaman ayağım bu akarsuya değse, kuvvetli bir girdap yahut ters bir akıntı, beni hemen çekip alıveriyor içerisine. Bazen yüzleri geliyor gözümün önüne tanıdıkların. Hatice Abla’nın o temiz siması sanki yanındaymışım gibi bir saygı hissi uyandırıyor bende. Melike Hanım’ın engelli oğlunu kayınpederine teslim edip, kollarını kelepçe için uzattığını anlatırken yaşadığım ürpertiyi hala hissediyorum. Gelinlik hayali kurarken, kendilerini bu zindan damında bulan, henüz yüzlerindeki çocukluk saflığı dahi silinmemiş, yirmili yaşlarda Filiz, Nurten, Derya ve Esma’nın ” Abla, biz de buradan çıkar ve bir yuva kurabilir miyiz?” sorusunda, ümitlerini taze ve diri tutma arayışlarını hatırlıyor, o anları tekrar yaşıyorum. Koğuşun neşesi Nilüfer’i ve insanların yüzlerindeki keder örtüsünü kaldıran espri ve şakaları hatırlayınca bir tebessüm yayılıyor çehreme.
Ne zaman bir bebek ağlaması duysam, Arzu Hanım’ın, bir yaşını dahi doldurmamış oğlu Harun’u ranzasının kenarında emzirmesini, sallamasını ve sessiz sessiz ağlamasını yudumluyor gibi oluyorum. Şeker hastalığı ile sanki vücudundaki su çekilmiş de kuru bir dal gibi titreyen, altmış iki yaşındaki Hayriye Teyze’yi ve “beni, burs verdiğim için terörist diye, bu yaşımda kara zindanlara tıkanlara, hakkımı helal etmiyorum. Ne terörü, ne örgüt üyeliğini bilirim ben. Gençler okusun diye rahmetliden kalma emekli maaşından verdiğim bursu terörü desteklemek olarak anlayıp, beni bu zor durumda bırakanlarla yarın mahşer günü hesaplaşacağım” sözleri hala kulağımda perde perde yankılanıyor. Üç ay yattıktan sonra tahliye olurken hiç sevinmeden, bizlere sarılıp, gözlerimizden öperken, ellerinin sıcaklığını hâlâ yüzümde hissettiğim oluyor Hayriye Teyze’nin.
Günün son aydınlığının, kendini karanlığın içerisine bıraktığı, gündüzün geceyle buluştuğu akşamüzerleri, sayım sonrası koğuşu kaplayan koyu ve derin hüznü, televizyondan yayılan bir türkünün herkesi keder zincirlerine vurup, alıp götürmesini duyumsuyorum ta içimde. Rüzgârın sert, akıntıların ters aktığı bir zaman diliminde, insanların insafsız, hüküm sahiplerinin vicdansız, çevrenin duyarsız olduğu gerçeğini içerideyken hissettiğim gibi hissediyorum.
Bir sabah namazı vakti, evimizin biri kadın yedi polisle basılışını, yüzüstü yatırılan eşim Ersin’in  ellerine arkadan kelepçe vurulmasını, evimizin aranmasını, çocukların korkudan kuruyan dillerine ve damaklarına bir bardak suyu çok görüşlerini unutmam ne mümkün. Emniyet nezarethanesinde geçirdiğim, hapisten daha beter gözaltındaki  dört günü. İsim vermem için ısrar edilen sorgu seanslarını. Özel bir üniversiteye hazırlık kursunda çalıştığımız için terör örgütüne üyelik ithamı ve iddiasıyla savcı sorgusundan sonra mahkemeye sevk edilişimizi. Daha kendimizi ifade edemeden tutuklanmamızı. Hemen hemen her tutuklunun yaşadığı şeyler. Ve bunlar, hapisten çıkacak da olsak, müebbet ıstıraplar olarak kalacak her birimizde.
Eşimle aynı gün tutuklanıp, tam vedalaşamadan sürgülü demir kapıların ardında dört duvar arasına koyulmamızı, sonra iç görüş denilen akraba mahpuslara birbiriyle görüşme imkânı veren görüş günlerinde birbirimize bakışımızı, gözyaşlarımızı, sabahın erken sessizliği gibi ürpertici bir endişeye kapılışımızı ve sonra tekrar ümitle kendimize gelişimizi anımsıyorum.
İç posta gününü sabırsızlıkla bekleyişim, Ersin’in hiç aksatmadan yazdığı haftalık mektu
bu bir yaz susuzluğu içerisinde içer gibi okuyuşum, onun yağmurun şarkılı sesine benzer şiirsel ifadeleri, kalbinden taşan ve beni yüreklendiren duruşu ve sözleri, belleğimde renkleri hiç solmayacak görüntüler olarak hep saklı kalacak.
Hele evlilik yıldönümümüzün olduğu hafta düzenli gelen mektubun gelmemesinden dolayı Ersin’e ettiğim sitemleri, iç ezikliklerimi, gönül kırıklıklarımı, unutmuş olmasını affedebilir bulmayışımı, saati ağır çalışan ve geçmek bilmez zamanların mekânı hapishaneyi kendime nasıl dar ettiğimi düşünüyorum.
Koğuşun üst katında oturuyorum. Arzu Hanım bebeği Harun ile ilgileniyor. Ninniler söylüyor, yine gözleri yaşlı. Alt kattan sesler geliyor. Bir koşuşturma var belli ama umursamıyorum. Bütün kapılarını kapatmış durumdayım. On üç senelik evliliğimizde, badireleri atlatmış, yokluklara katlanmış, bir dönem işsiz kalmış, zor şartlarla mücadele etmiş ama her zaman bir aile olmanın bilincini, birbirimize dayanmanın, varlığının her daim farkında olmanın gereğine inanmış ve böyle hareket etmiştik. Cezaevinde olsak da burada da böyleydi bu haftaya kadar. Eşim Ersin’in renkli kişiliği, coşkusu, ailesine olan tutkusu ve kendine olan özgüveni ben de hep
 hayranlık hissi yaratır, elini bana uzattığı an, onunla sorgusuz sualsiz her yere gidebilirdim. Oysaki artık o da coşkusunu kaybediyor olmalıydı. Her zaman tuttuğum el, bu hafta uzatılmamıştı. Belki yersizdi ama nedense üzüntü çapraz kementler atmış beni bir de kendisi tutsak etmişti bu mahpus damında.
Kollarım, kendime doğru çektiğim dizlerimi kavramış şekilde ranzamda otururken, bizim kızlardan Filiz geldi. “Abla aşağıya gelsene” dedi. “Ben biraz burada kalacağım” dedim. Israr etti kolumdan tutup biraz çekiştirdi. “Hadi abla” deyip indirdi ranzamdan. Aşağı katta bir sessizlik vardı. Normalde bu saatler hareketli olurdu. Çokta tadım tuzum yoktu. Aşağı indiğimde önce bir alkış tufanı koptu, ‘’evlilik yıldönümün kutlu olsun’’ dediler. Eşimin kantinden ısmarladığı pastayı kesmem için ucu küt meyve bıçağını elime verdiler. Tarifsiz duygular içindeydim. Eşime ettiğim sitemlerin yersizliğine mi yansaydım yoksa burada bile hatırlanıyor olmama mı sevinseydim tam bilemiyordum. Pastayı kestikten sonra Melike Hanım bir de zarf uzattı bana. Onun da eşi tutuklu idi. Eşim, onun eşi aracılığı ile bu şekilde organize etmişler. İç postadan mektup gelince Melike Hanım alıp bu gün için saklamış. Zarfı açınca içinden önce zeytin ve hurma çekirdeklerinden yapılmış bir bileklik çıktı. Gözlerim yaşla doldu, mektubu açamadım bile.
Aradan iki ay geçtikten sonra bu kez tahliye haberim geldi. Eşim hala içeride. Arkadaşlarımdan az da olsa tahliye olanlar var. Şüphesiz hepsi çıkacaklar. Duvardaki taşlar dışında hapiste daimi kalan olmazmış. Ne ki acı ve hüzünlerimiz hep bizde baki kalacaklar.
Şimdilerde, bazen otururken, bazen dua etmek için ellerimi açtığımda, kolumdaki zeytin ve hurma çekirdeklerinden yapılmış bilekliğe bakışlarım değdiğinde, düşüncelerimin yoğunlaştığını, dalıp giderken yakalıyorum kendimi. Büyük kayıplarımın ve müebbet Istıraplarımın zeytin ve hurma çekirdeklerinden yapılma bir bileklikte simgelenmiş olması olsa gerek, beni böyle alıp götüren…