Rana GÜL

Bildiğim Tüm Masalları Anlatmadan

Bir kaderin kurbanıyız hepimiz.
O toprakta, can mezarda, ben sürgün..!
Nasıl mıyım..?
Bir garibem şu sıralar; bir yanımda sonsuz uçurumlar, diğer yanımda sarp yamaçlar sıra dağlar var. Pimi çekilmiş bir bomba da kınalı ellerim, kapı zilinde kan çanağına dönmüş nöbet tutan gözlerim.
Yüzümde şarapnel parçalarından kalma bir hüzün, içim dışım darmadağın, aklım firarda fikrim sürgün… Hani diyorum ki toplamak için hiç uğraşmayın elinizde kalırım.
Babamın yokluğuna alışamamış iken ablamın vefat haberi ile sarsıldık. Cenazeye gelemeyeceğini bildiren iki abimin de bu vesile ile yurt dışında olduğunu öğrenmiş olduk.
Hayatımda toprağı, zindanı, gurbeti hiç bu kadar özlemedim. Üçünü bir cümlede hiç kullanmadım. Burnumda tütmedi hiç zindandakilerin hasreti.. Ne yalan söyleyeyim kanım hiç bu kadar kaynamadı, yüreğim hiç bu kadar yanmadı toprağa. Müebbetlik olmadı hiç gözyaşlarım. Şeytana bile pabucunu ters giydiren; yalanları doğru diye yutturan dindaşlara şahit olmadı gözlerim. Bunca yıllık hayatımda bu kadar hakareti hiç bir arada duymadım. Yerin altı yerin üstüne nazaran hiç bu kadar güvende olmadı. Hiç bu
kadar “zalimler için yaşasın cehennem,” demedim.
Gurbet mi..?
Gurbet, bilmediğim bir diyarda açan bir gül olsa da kokusu bana mezardaki ve zindandakilerini hatırlattı hep.
“İmtihan yollarından yürürken, Rahmetinden ümit kesmekten sana sığınırım Rabbim, takdir senindir, sabır benim.”
Babamdan sonra 80 yaşına merdiven dayamış, ömrünün son demlerinde evlatlarından başka bir sermayesi olmayan gözü yaşlı anamı da yanımıza aldık. Annem de abimi ziyaret etmek için bizimle kalmayı kabul etti. Eşim her hafta annemi, yengemi ve bizi açık görüşe götürüyordu.
Babam, ablam, abimler yoktu açık görüşlerde ama mezar kokusu, sürgün hikâyeleri ve bizler vardık. Acı dolu yüreklerde çocuksu gülücükler vardı. Çocukların duruşunda ise sessizlik..
İlerleyen günlerde eşim de yurt dışına çıkmak zorunda kaldı. Onun çıkması ile benim yüreğim de ikiye bölündü. Bir yanım vatan, bir yanım gurbet oldu. Bir yanım uçurum, bir yanım sıradağlar oldu.
Bu arada benimle ilgili de tahkikat başlatılmıştır düşüncesi ile polislerin kapımıza gelmesini beklemeden yurt dışını düşünmeye başladım.
Normalde yurt dışı denilince ben mi, derdim.
Yurt dışı mı..?
Hep mesafeliydim.
Bir anda karar vermi
ştim. Vermiştim vermesine de; evlatlarının en küçüğü, annemin dert ortağı, biriciği olan ben bunu ona nasıl söyleyecektim. “Artık ayrılık vakti anam” nasıl diyecektim.
Ayrılıklar hiç bitmiyordu ki.. Hiç soluklanma fırsatı vermiyordu ki bana.. Babamın vefatı, abimin tutuklanması, ablamın vefatına paralel iki abimin hicreti ve eşimin gidişi ve şimdi ben..
Eşimden sonra imkânlar el vermediği için sadece bir kere ziyaret edebildiğimiz abimi son kez görme imkânım olmuştu.
Zindandaki birine ben gidiyorum demek nasıl bir duygu bilir misiniz?
Her gün bir “umut” diye bekleyen birine artık beni “unut” demek ne demek?
“Nereye” sorusuna yine kendisinin ağlayarak “anladım” diye cevap vermesi ne demek.?
Mümkün değil bu düzenle yaşamak ne demek.?
Ahirete mi kaldı bacım artık görüşmek ne demek.?
Ayrılık ne demek bilir misiniz?
Boğulmak ne demek bir damla suda, yanmak ne demek havayı esir alan bir gazda.. O demek işte… O… Teselli adındaki her şey anlamını yitiriyor burada..
Yurt dışı meselesini önce abime söyledim; … Sonra anneme ve sonra babama söyledim. Hatırı kalmasın diye ablama söyledim bir demet menekşe ile mezarının başında. Vatan toprağını geçerken beri tarafta kalmış yıldı
zlara söyledim. Ay ışığının esamesinin bile okunmadığı kara geceye söyledim ayrılığımı. Ayağıma yapışmış vatan toprağının çamurunu saklayıp en sevdiğim bir çiçekte ona “vatanım” dedim. Sen neden kaçtın “toprağım,” sen neden ayrıldın diye suladım yeşile durmuş sokaklarını.. Her doğan güneşle birlikte ona söyledim.
“Gitme” diye bir cevap bekledim hepsinden belki de… Hepsinin cevabı nasipten öte köy yok olunca “yine yol gözüktü gurbete..!”

Yolculuk
Hazırlıkların akabinde 5 yaşındaki Burcu ve 10 yaşındaki Burçin’i alıp ülkeden ayrıldım. Nede kolay anlatılıyor, yazılıyor değil mi?
Hiçte kolay değil..! Her ortamda elim kolum çözülüyor, vatan sözü gelip gelip boğazıma diziliyor.
Hiçte kolay değil..!
Ben Meriç’ten ya da Ege’den çıkmadım.
Meriç’e yaklaşmanın ne olduğunu, kıyıya çıkmanın zorluğunu, botun su alması esnasında Kelime-i Şehadeti getirip akl-ı selim davranmanın ne olduğunu bilmem.
Yunan polisine yakalanmayı, nezareti, kirli battaniyelerde ki deliksiz uykuyu… Çocukların gözlerindeki korkuya engel olmayı.. Omonya alışverişlerini..
Ama hava alanını ve Gate kapılarını bilirim. Saatlerce beklemeyi ve bekletilmeyi.. Pasaportları görevlilere uzattığında ölüp ölüp dirilmenin ne olduğunu bilirim. Sorulan sorulara verilen çaresiz cevapları; bir dakika derken araya giren mesafeleri bilirim. Bir canı toprağa vermenin ne demek olduğunu bilirim kadın başıma..
Yine de Meriç’i ve Ege’yi bilmem.
Bizden sonra anacığımda memlekete dönmek zorunda kaldı.
Babacığımın vefatından sonra yaşadığım bütün sıkıntıları farkına varmadan hep içime atmışım. Ağlama nöbetlerim hayata karşı direncimin kendini ifadesi şeklinde tezahür etmiş. Duygusal ve ruhsal tahribatlar, ilaç kullanmalar işin ayrı bir yönü..
Bazı arkadaşlarımız kaybettiklerimize fazla üzülmeyelim diye fazla ciddiye almayın bu hayatı diyor;
Neden diyorum..?
Nede olsa içinden canlı çıkamayacağız.
Gülüyorum, haklısın diyorum.
Aslında keşkelerim yok, ‘iyi ki’lerim var benim diyorum.
Şuan nasıl mıyım..?
Hiç öyle bildiğiniz gibiyim işte..!
Yaralı ve yorgunum.
Duygusal manada yalnızım, psikolojik olarak da ürkek bir yüreğim var.
Nefes almaktan ibaretse “yaşamak,” evet yaşıyorum. Tecrit ve tenkil edilmiş duygularıma sarılıp yaşıyorum. İyi ki üzmüşler beni, iyi ki acıtmışlar canımı ve bugün iyi ki olmam gereken kişi olmuşum diyorum. Kimseye belli etmeden, kimsed
en bir şey beklemeden de hayata tutunmaya çalışıyorum işte. Bazen ölüm çizgisine kadar ilerleyip; “Ey milleti merhume” diye haykırasım geliyor; kaldırın yüzünüzdeki masumiyeti, yapmacık olmayın lütfen.
Acımadan bakın yüzüme, gördüğünüz gibiyim işte.
Şimdi neye üzülüp neye üzülmeyeceğimi, kime değer verip kime vermeyeceğimi; kiminle yakın olup, kiminle uzak olacağımı gayet iyi biliyorum.
Öyle işte..!

Almanya
Bulunduğumuz ülkede mülteci statüsünde yaklaşık bir yılı doldurduk. Eşimden bir ay sonra iki kızımla birlikte geldiğimiz bu yerde halen daha mültecilerin tutulduğu Heim’larda (mültecilerin her şeyi ortak kullandıkları huzur evleri, okuldan bozma yerlerde) bin bir zorluklar içinde hayatımızı idame ettirmeye çalışıyoruz.
Dilini, kültürünü bilmediğiniz, yaşam tarzı, tutum ve davranışları farklı olan bu insanlarla ortak alanları paylaşmak zorundayız. Çünkü an itibarı ile mülteciyiz ve umduğumuzla değil de bulduğumuzla yetinmek zorundayız.
En çokta sağlık yönüyle endişeleniyorsunuz. Gözünüzden dahi sakındığınız evlatlarınızın bu ortamlarda barındırmak zorunda kalmanız size çok ağır geliyor. Bulaşıcı hastalıklardan çocuklarınızı korumak için çok
çaba vermeniz gerekiyor.
Burada maalesef oturum izni almadan müstakil bir eve çıkmanıza müsaade edilmiyor. Bu süreç kimisi için çok kısa sürerken kimisi için de bizim gibi uzun sürebiliyor. Bu da bizim adımıza imtihanımızın bir parçası olmuş durumda.
Kamp ortamından sonra kampa göre biraz daha yaşanılabilir bir ortama geçtik. Fakat burada da yatmak için kullandığımız odamızın dışındaki tüm alanlar ortak maalesef. Örneğin odamızın olduğu katta tuvalet ve banyo yok.. Çoğu zaman 5 yaşındaki kızımı kucaklayarak diğer katlarda boş tuvalet aramak zorunda kaldığım aynı ile vakidir.
Mutfakta yemek yapmadan önce yarım saat temizlik yapmanız icap ediyor. Diğer insanlarda temizlik hassasiyeti yok. Fırındaki ızgaranın üstünde tavuk kızartıyor, elektrikli ocağın üstünde omlet yapıyorlar. Göstersen anlamıyorlar, uyarsan umursamıyorlar.
Dokuz ay boyunca mülteci olmanın tüm zorluklarına katlanıp, entegre olmaya çalışırken ve hayatımızın geri kalanını burada geçirmeye odaklanırken imtihanımıza yenileri ekleniyor.
Deport edilecekmişiz. (Sınır dışı)
Sebep..?
Başka bir ülke üzerinden buraya gelmişiz.
Yasalara dayanarak bize uygulamaya çalıştıkları bu süreç (deport süreci) en çokta b
üyük kızıma zor gelmişti. Kızım 3. Sınıfı bitirmek üzereyken yurt dışına çıktık. Buraya geldiğimizde 4.sınıftan devam etmesi gerekiyordu. Fakat dil yetersizliği sebebiyle bir yıl kayıpla başladı. Bu yüzden uyum konusunda büyük problemler yaşıyordu. Özlem duyduğu arkadaşları için ağlıyordu, mezardaki dedesine ağıt yakıyordu. Zindandaki dayısına yalnız kalan anneannesine sızlanıyordu.
Tam bunları unutup yeni okuluna, yeni arkadaşlarına alışmaya çalışırken ve eğitimden geri kalmamak için yeni bir dil öğrenmeye gayret ederken başka bir ülkeye gitmemiz gerektiği haberini alınca her şey tekrar başa sarmıştı. Tabirle dünyası başına yıkılmıştı.
Gitmemiz gereken ülkenin ismini her duyduğunda agresifleşiyor ve “Anne, baba biz oraya gitmeyeceğiz, oranın ismini ağzınıza almayın, duymak istemiyorum” deyip hıçkırıklara boğuluyordu. Fakat her şeye rağmen gitmemiz gerektiği kararı verilmişti ve dokuzuncu ayın sonunda da gönderileceğimiz tarih, şehir ve saat belli olmuş uçak biletlerimiz hazırlanmıştı.
Hani derler ya; La tahzen (Üzülme!)
Derdin ne olursa olsun bir abdest al, nefes gibi.!..
Ve bir seccade ser minnnacık odanın bir köşesine, otur ve ağla.
Dilersen hiç konuşma..!
O sen
i ve dertlerini senden daha iyi biliyor unutma.
Dua ederken ona kırık bir gönülle el kaldır. Çünkü Allah’ın merhamet ve ihsanı, gönlü kırık kişiye doğru uçar.
“Sopayla kilime vuranın gayesi kilimi dövmek değildir, tozu kovmaktır. Allah tozunuzu alıyor,” diye niye kederleniyorsunuz ki.
Dublin dedikleri kararın bize bildirilmesinden itibaren, altı(6) ayımız çaresizlikle(!) mücadele ile ve sessiz gözyaşı ile geçti.
Evet, gönderileceğimiz kararı verilmişti sadece ne zaman gönderileceğimiz henüz netleşmemişti.
Almanya’da verilen bir kararı iptal ettirmek ise mümkün değildi. İşe başlayan mühendis bir arkadaşı bile deport eden bizi haydi haydi ederdi.
Bu durum karşısında nasıl bir ruh haletine büründüğümüzü ifade etmekte yetersiz kalıyorum. Bir gece yarısı gelip götürmesinler diye defalarca polise gittik. Biz kaçmıyoruz, evdeyiz. Sadece çocuklarımızın o baskın anını yaşamalarını ve karga tulumba sınır dışı edilmelerini istemiyoruz dedik.
Cevap: sessizlik.
Hayatımız belirsizlikler yumağına dönmüş durumdaydı.
Bavullar hazırlanmış, dostlarla vedalaşılmıştı.
Çocuklar hüzünlüydü.
Tam bir yıl sonra her şey yeniden başlayacaktı. Yeniden iltica başvurusu yeni bir ülke,
yeni bir dil, yeni bir düzen arayışı. Bunların hepsini düşünmek bile zihnini ve bedenimi yormaya yetiyordu. Ama herşey rağmen özgür olduğunuzu ve arkadaşlarımızın maruz kaldığı daha büyük zulümleri düşünerek kendimizi rehabilite etmeye çalışıyorduk.
Bulunduğumuz şehir 260.000 nüfusa sahip güzel bir Stadt’tı. Burayı çok sevmiştik. Das ist gefällt mir. (Tam bizlikti.) 10’a yakın muhacir arkadaşımız, üç yerli ailemizden başka kimsemiz yoktu. Aslında yerli diyebileceğimiz kimseler varmış. Biz görmedik, tanımadık.
Bir ablamız doğum yaptı. Meriç diye bir bebek dünyaya getirdi. Ortada yoktular. Bir abimiz üzüntü ve stresten dolayı bıçak altına yattı. Kötü hastalıktan dolayı sağ göğsünü aldılar. Ortada yoktular. Birçok ihtiyacımızda da hiç olmadılar. Rabbim istikamet, akıl ve izan versin. Yerelleşmeyi, yerleşme diye anlama hatasına düşmekten bir an önce dönmeyi nasip etsin.
Bu arada bizde boş durmadık kendimize yeni dostluklar kurmaya çalıştık.
Eşimin Türkiye’de çalıştığı kuruma haramiler tarafından el konulunca öğrencilik yıllarında uğraştığı el sanatlarıyla geçimimizi sağlamaya çalışıyordu. Buraya geldikten sonra da bu sanatla ilgilenmeye devam etti ve bu sanat vesilesiyle buranın yerlileriyle tanışıklıklar edindi.
Henüz geleli aylar olmuştu fakat onlarla çok hızlı münasebet kurmuş ve bir aile oluvermiştik. Mağduriyetimize dert ortağı olmuş ve  buradaki yalnızlığımızı bir nebze de olsa unutturmuşlardı bize.
Gönderilmek istendiğimizi duyduklarında her biri bunun önüne geçmek için adeta etten bir duvar oluvermişti. Hele içlerinde 70 yaşına varmak üzere olan Alman hanımefendinin yaptıklarını ömrümüz boyunca unutamayız.
Her gün ellerimizi Rabbimize açtığımızda onları da dualarımıza ortak ediyoruz.
Eşimin el sanatları dersleri için her hafta evinde toplandıkları bu hanımefendi aynı zamanda profesyonel bir Masal anlatıcısı olduğundan her ders sonrası onlara ezberinden masallar anlatarak dil öğrenme sürecine katkıda bulunuyordu.
Ders zamanları dışında da bizi ailecek evinde ağırlıyor ve burada da çocuklara masallar anlatarak onları mutlu ediyordu.
Birbirimize karşı tarif edilmez bir güven duygusuyla bağlanmıştık. O, ilerlemiş yaşına rağmen davetlerimize katılıyor, resmi işlerimize koşturuyor, randevularımıza dakik bir şekilde buram buram terleyerek eşlik ediyordu. Burada kalabilmemiz ve yeni baştan bir mağduriyet yaşamamamız için elinden geleni yapıyordu. Yaşlı olduğu için asansörsüz evlere gidemiyor. Buna rağmen Heim’daki üç(3) katlı evimize iki defa teşrif etti.
Kendisi bir eğitimci olması münasebetiyle çocukların ruh halini iyi tahlil edebiliyor ve böyle bir süreçte çocukların yaşayacağı travmayı öngörebiliyordu. Özellikle bu konuyla ilgili bizim adımıza resmi makamlarla yazışmalar gerçekleştiriyor, gerekli bilgi, belge ve dökümanları bizzat kendi elleriyle resmi makamlara iletiyordu.
Ve nihayet tüm bu çabaları sonuç vermişti. Tarihi, günü ve saati belli olan ve sadece iki gün kala gerçekleşecek olan transferimizi Allah’ın izni ve inayetiyle durdurmaya vesile olmuştu. Bize tercümanlık yapan ablamıza bu haberi ağlayarak vermişti.
Bu hayırlı haberi aldığımızda eşim bir çiçek yaptırıp çocuklarla birlikte kendisine teşekküre gitti. Çocuklar kapı açılır açılmaz hanımefendinin boynuna sarılıp ağladılar, duygusal anlar yaşandı.
Dedim ya altı(6) ayımız belirsizliklerle geçti. Bundan da en çok çocuklarımız etkilendi. Buna vesile olan insana teşekkürleri ise sıcacık sarılmak ve ağlamak olmuştu.
Eşim gayretlerinden ve çabasından dolayı kendisine teşekkür etmek istediğinde kendisi tevazuyla; “henüz size bildiğim tüm masalları anlatmadan bir yere gidemezsiniz” diye espri yapmıştı.
Eşim ve çocuklar kendisini ziyaret edip döndükten sonra o hanımefendi, tercümanımızı bir kere daha arayarak içine doğan bir endişesini paylaşmış.
Yetkililerin kendisine o ailenin transfer kararının durdurulduğunu sadece sözlü olarak ifade ettiklerini;
bu yüzden de daha önce belirtilen transfer günü ve saati ile ilgili ki gece 3.30 da kaldıkları yere, birkaç arkadaşını da alarak gidip nöbet tutmayı düşündüğünü böylece yapılacak olası bir yanlışın önüne geçmek istediğini ifade etmiş.
Ablamız bize bunu ilettiğinde bunu kabul etmeyeceğimizi, kendisinin elinden geleni yaptığını ileterek kendisini o gün gelmemeye ikna ettik.
Şükürler olsun ki yakın bir zaman sonra da iltica sürecimizin burada devam edeceğine dair resmi bir bildirim aldık. Temmuz ayında da küçük kızımı götürüp 1.sınıfa kaydettik. Okul müdürü çocuğun okulun ilk günü bir külaha şekerdir, çikolatadır doldurup en yakınları ile birlikte gelmesini istedi.
Bu rutin ve genel bir uygulama imiş. Bize destek olan o hanımefendi külah işi benimdir, kızımla ben gideceğim, ben artık onun Oma’sıyım dedi. (Büyükannesi)
Nasıl mıyım..?
Silik bir ülkenin yetim çocuğuyum ben.
Var mıyım yok muyum hoş onu da bilmiyorum ya.
İnan ki şu hayal ülkesinde farkım yok bir hayaletten.
Bir kaderin kurbanıyız bilirim ki hepimiz
O toprakta, can mezarda, ben sürgün..!
Tüm sıkıntılara rağmen Allah’ın inayetini ve yardımını iliklerimize kadar hissettiğimiz bu süreci Allah hepimiz için tamamlamayı nasip etsin.