Yanıma kitap almamıştım. Oysaki çantamda muhakkak bulundururdum. Biraz hayıflandım kendi kendime. Elim cep telefonuma gitti.
Hemen gıpta ile takip ettiğim, kelimeleri şiirlerinde tada, renge, görüntüye dönüştüren şairin, sosyal medya hesabına bakmaya başladım. İçimde en azından fark eden insanlarınkine benzer bir mutluluk hissettim.
Hani rivayet olunur ki; Yusuf Aleyhisselam’ın pazarda mezata çıkarıldığı gün, talipleri arasında yaşlı ve yoksul bir kadın da varmış. Küfesinde çul ve çaputtan başka bir şeyi olmayan yaşlı kadına “Sen bu halinle mi, Yusuf’a talipsin” diye sorulunca, o da “bu halimle Yusuf’u alamayacağımı biliyorum ama bilinmesini isterim ki; ben de Yusuf’un güzelliğini fark etmiş insanlardan biriyim” cevabını verir. İşte ben de şiirlerini okumakla ve kendisiyle tanışmış olmakla bir güzelliği fark etmiştim.
Doğuştan gelen bir iç rezerve sahip birisiydi. Yetenek dedikleri işte tam da buydu. İrfan coğrafyasını oldukça geniş ve verimli kılan da bilgi ve birikimiydi. İç ve dış bünyenin uyumudur ki böylesine bir ifade gücünü meydana çıkarıyordu.
İstediğini ifade etmek, kelimelerden manaya uyumlu ve şık elbiseler dikmek için bir terzi gibi teyel çeken, prova yapan, bazen tela takan, gerektiğinde ütü basan, ince kenarlı sabun parçasıyla kumaşları çizerek, masasında kesim yapan biriydi.
Şiirlerinde “yalnızlığın fırınlanmış kokusu” duyulmasının sebebi “Ben yalnızlığı seçmedim, yalnızlık beni seçti”  ifadesinde saklı olsa gerekti. Yalnız bir günde işinden ihraç edildiğini öğrenmişti, yalnız bir günde kapısı çalınmış, bileklerine kelepçeler takılmıştı. Terör örgütü üyesi olmak suçlamasıyla zindanlarda yatmıştı. Yalnız bir günde, yetmiş küsur yaşındaki babasının tutuklandığı haberini almıştı.
Onun içindeki şiir ağacı, köklerini iman ve inancın zengin ve verimli toprağına salıp, o toprağın öz sularını damarlarına çektiği için böylesine güzel meyveler veriyordu diye düşünüyordum. Bu kadar hüznü ancak inancı içine sindirmiş yüce bir gönül kaldırabilirdi.
Görüşmelerimizden birinde, vatana millete hayırlı insanlar yetiştirmek için öğrencilere burs veren babasına 7 yıl hüküm verildiğini söyledi bana. O zaman anladım şiirlerindeki kelimelerin alev topuna nasıl çevrilip yakıcı bir hal aldığını. Gamlı yüreğinin, nemli gözleri ile düet yapar gibi hüzzam makamında dolaştıklarını…
Kelimelerini kalbinin, kafasının ve ruhunun sırlarına ortak etmiş gibi bir hali vardı. Kelimeler gönül teknesinde yoğrula yoğrula kıvamını bulduktan sonra bir söz kuyumcusunun kaleminden dökülüveriyordu. Onda, ham meyveyi bir an evvel pazara veya tezgâha sürmek isteyen üreticinin haline rastlamak mümkün değildi. Taze ve olgundu tüm meyveleri.
Hapishanede yazdığı Naat ve şiirleri okurken, gönlüne akan ilham damlalarını coşkun bir pınara, gürül gürül bir şelaleye dönüştüğünü duyumsardım. Allah ve Resulüne olan sevgisi ve bunu ifade tarzı ayrı bir hayranlık hissi uyandırırdı bende.
Gurbet ve yalnızlık, onunla aynı yerde bulunmasak da paylaştığımız bir atmosfer… Bunun için aynı iç frekansını paylaştığımız düşüncesi, şiirlerinden etkilenmemi daha da artırıyor olsa gerekti.
O, bir iki atıştırmalıktan ziyade önümüze sözden, kelimeden, manadan leziz sofralar açıyordu âdeta. Aperatifle beslenenlerin hazzetmemeleri normaldi bu yönüyle.
Gurbette hicret, hicrette gurbetteyiz demişti hal ve hatır sorduğumda. Sesinin buğusunda tüm dertlilerin hüznünü taşıyordu. Her cümlesi bir dua ile bitiyordu neredeyse. Benden yaşça da büyüktü. Ama her muhatabına gösterdiği nezaket ve saygıyı bana da gösterir, beni ayrıca mahcup ederdi.
Elimde cep telefonum, @muhelhil Twitter hesabından mahzun Şair Taha Yasin Yıldız’ın şiirlerini okuyorum. Şiirlerini okurken, ”keşke sesinin yankısı dar bir alanda hapsolmasa” diye geçiriyorum içimden. Zaten kendisi yeterince hapsoldu.
Ve ruhumda bir memnuniyet hissi duyumsuyorum.  “Ben de en azından, bu güzelliği fark etmiş insanlardan biriyim.”