Kaderimizi Yaşıyoruz

Hatice Teyze ruhu hep ufuklarda dolaşan nur yüzlü bir hanımefendidir. Tebessümlerinde sanki bir beste kanatlanır da mest eder sizi. Derdiniz varsa bu tebessüm karşısında tükeniverir. Ama son günlerde tebessümünü hüzne sarmıştı. Eşinin yokluğunu da hissetmeye başlamıştı.

Hatice Teyze hayat arkadaşı Ali Amca’yı 15 Temmuz darbe tiyatrosundan 6 ay sonra kaybetti. Önceleri sözü dinlenen Ali Amca’ya darbe tiyatrosu sonrası köy halkı sırtını döndü. Ansızın bir uykunun geceyi çaldığı gibi bu meş’um olay da Ali Amca’nın itibarını alıp gitmişti.

Sadece Ali Amca’nın değil, 5 kızının uzak beldelerde ikamet etmelerinden dolayı yalnız yaşamak zorunda kalan Hatice Teyze’nin de itibarını çalmıştı bu sahte darbe.

Köy halkının azap veren tecriti Ali Amca’nın uykusuz gecelerini içten kemiren bir kedere döndü. Bu kederin açtığı yaralardan kansere yakalanan Ali Amca hayat arkadaşını yalnız bırakıp ayrıldı can çekişen dünyadan.

Tarlalarını satıp okul yaptıran Ali Amca Allah’ın Rahmetine kavuşmadan önce mazisinin gülü eşine sıkı sıkı tembih etti. “Köyün hoyratlığına aldırma. Eline ne geçerse bir miktarını Allah için vermeye ben yokken de devam et” diye. Öyle yaptı Hatice Teyze de.

Ali Amca’nın ölümünden sonra da imtihanı bitmedi. 5 vakit namazını camide kılan Ali Amca’nın cenaze namazını kıldırmayı köyün imamı reddetti. Sebep darbe tiyatrosuna karışmakla suçlanan vakıf adına okul yaptırdığı için vatan haini olmuştu. Hâlbuki Ali Amca’nın yardımda bulunduğu vakıf devletin izniyle faaliyetlerini yürüten resmi bir kurumdu. Malını mülkünü hayattayken bakileştirmeye çalışan, kalbi zamanın öte yanına akan Ali Amca hayır işlerinde öncülük yaptığı için terörist olarak damga yemişti. İstek tapınaklarından bir türlü çıkamayan menfaatperestler tarafından.

İhraç olan imam damadı Ali Amca’nın cenaze namazını kıldırdı. Köyün insaflı üç beş insanı da cenaze namazına iştirak etti. Yine de Hatice Teyze kimseye sitem etmedi.

Hatice Teyze kim ne söylerse kalbi mutmain bir şekilde “kaderimizi yaşıyoruz” derdi. Hiçbir zaman dedikodu yapmayı yeğlemezdi. Her şeyi gerçek sahibine verir, olayların hikmetine ve sır perdesinin zamanla aralanacağına inanır, yalnızlığına adeta sabrı yudumlatırdı.

Hatice Teyze’yi yalnız bırakan sadece Ali Amca değildi. Üç beş kişinin dışında köy halkının iğreti yan yan bakışları, selamsız sabahsız görmemezlikten gelişleri de bu yalnızlığı büyütüyordu. Etrafı sessizleşen Hatice Teyze bazen asmalı balkonundaki tahta sedirden göğün iri boşluğuna gözlerini dayar ve dalar giderdi.

Yine bir gün şehir dışındaki kızlarından birinin ziyaretinden sonra evine dönen, balkonunda otururken hafif bir rüzgârın avuçlarıyla Hatice Teyze’nin yüzünü okşadığı bir anda gözleri bir hareketliliğe takılıp kaldı. Uzun zamandır kullanılmayan Hatice Teyze’nin yalnızlığını andıran, önündeki ağaçların dallarının pencerelerine sarktığı evin bahçesinde oynayan iki küçük çocuk vardı.

“Bu çocuklar kimin ola ki acaba” diyerek bakışlarını kirpiklerinin altından daha dikkatlice yüklü karabulut gibi duran evin bahçesine doğru saçtı. Çocukların yanına gelen 35 yaşlarında bir kadının denizin dalgın avare dalgaları gibi küçük şirinlerle oynamaya başladığını gördü. Seslerin uzun zamandır öldüğü bu evin sakinlerini merak eden Hatice Teyze içinden gelen istek sesine daha fazla engel olamayıp bir şeyler öğrenmek için yanlarına gitmeye karar verdi.

Yavaşça doğrulduğu sedirden ayağa kalksa da sağ ayağının vücut ağırlığını taşıyamadığını ve ayağının altına binlerce iğne battığını hisseder etmez usulca tekrar oturuverdi. Sağ ayağını biraz salladıktan sonra kısa bir müddet geçince ayağa kalkmak için tekrar yeltendi. Bu kez uyuşukluk geçmiş, kendini daha iyi hissediyordu.

Balkonun odaya açılan kapısından geçerek odanın sağ çaprazda duran diğer tahta kapısını açarak sofaya ulaştı. Bu sofa geçmişten geleceğe uzanan zaman koridoru gibiydi. Tüm odaların ve birimlerin kapılarının açıldığı bu sofadan evin çıkışına yönelen Hatice Teyze yıllardır of demeden kendisini taşıyan merdivenlerden aşağı inerek evin avlusuna ulaştı.

Eli boş gitmek istemeyen Hatice Teyze avludaki ağaçlardan topladığı meyveleri bir poşete koydu. Böylece eli boş gitme utangaçlığını üzerinden atan Hatice Teyze komşu evin bahçesine vararak gördüğü sakinlere selam verip hoş geldiniz dedi.

Hatice Teyze’yi gören ıssız evin yeni sakinlerinin yüzünde soluk bir çiçeğin rengi vardı. “Hoşbulduk! Siz de hoşgeldiniz!” diye cevap verdikten sonra ne diyeceklerini bilememenin şaşkınlığı ile Hatice Teyze’yi süzüyorlardı. Gözlerinde bir yıkım korkusu olan bu ailenin bir derdi olduğunu çoktan hissetti Hatice Teyze’nin merhametli kalbi.

Hatice Teyze “ben sizin sevecen umudunuzum’ diyerek ortama biraz daha bahar neşesi verdi. Genç kadın sonunda biraz kendine gelip Hatice Teyze’yi içeri buyur edebildi. Getirdiği meyvelere çocuklar o kadar mutlu oldular ki sanki o meyveleri uzun zamandır tatmamışlar gibiydi.

Hatice Teyze endişeli bir buyurla içeriye girip açık kahve renkli kanepeye oturduktan sonra yıllarca sessizliğe bürünen evin çehresinde gözlerini biraz gezdirip “Bu evin tekrar hayata dönüp soluk alıp vereceği hiç aklımdan geçmezdi” dedi.

“Sahipleri bu evi terk edeli uzun zaman oldu.” diyerek bir iç çekti. Ağlayış titreyen gözleri hafiften çiselemeye başladı. Hatice Teyze sakinleşip kendini tanıttıktan sonra genç kadına  “Eee söyle bakalım kızım, sen kimsin, hangi rüzgâr attı sizi buraya? ” diye sordu.

Genç kadın isminin Mehtap olduğunu söyledikten sonra kısık bir sesle “Artık burada yaşayacağız” dedi.

Demesine dedi ama bir anda içine dökülen hüznün damlaları vurmaya başladı gözlerine. Mehtap’ın bakışları başıboş güvercinler gibi uçuyordu. Kendini bir türlü derdin renklerinden arındıramamıştı. Hatice Teyze “Ağlama kızım bak sağlığınız yerinde şükür, gerisi gelir geçer, üzülme bakalım” dedi.

Dedi ama örselenen yüreğinde yıldız çoktan çatırdadı. “Mehtap’ım hele konuş bakalım seni bir dinleyelim. Ben de senin annen sayılırım kızım çekinme” dedi. Hatice Teyze tekrarlayarak ” Sahipleri bu evi terk edeli uzun zaman oldu. Süllünün Mehmet’ in evi diye bilinirdi burası. 9 yaşlarında Hasan diye bir çocukları vardı. Sonra İstanbul’a yerleştiler. O gün bugündür de köye bir daha uğramadılar. Sen bu ailenin nesi olursun?” diye sordu.

Mehtap çekingenliğini bir kenara bırakıp Hatice Teyze’nin duruşundan topladığı cesaretle yabancılıkta yanmaktan kurtulmaya karar verdi.

“Hatice Teyze ben 9 yaşına kadar tanıdığınız Hasan’ın eşiyim. Hasan bu köyden ayrıldıktan sonra okuyup Kuleli Askeri Lisesi’ni ve Kara Harp Okulu’nu bitirip asker oldu. Ama eşimi darbe tiyatrosundan sonra KHK ile görevinden uzaklaştırdılar. Hâlbuki darbe tiyatrosu günü raporluydu. İşe bile gidemedi. 2 yıl hapis yattıktan sonra suçsuz olduğu anlaşılınca serbest bıraktılar. Ama mesleğine geri dönmesine izin vermediler.

Ben çocuklarla beraber gönlümde yanan alevlerle bu iki yılı annemlerin yanında geçirdim. Babam işçi emeklisi. 2 aileye birden bakmakta çok zorlandı. Eşim hapisten çıkıp o da yanımıza gelince babam kızgın olduğu bir gün ‘yeter artık kendinize kalacak başka bir yer bulun’ dedi.

Eşim bu lafa çok alındı. Sonra tüm eşyalarımızı toplayıp eşimin ailesinin yanına gittik. Gitmesine gittik ama belirli bir zaman sonra eşimin ailesi de yavaş yavaş aramıza hayali engeller koymaya başladı.

Hasan o kadar çaresizdi ki bana boşanma teklifinde bulundu. ‘Sen kendi ailenle ben de kendi ailemle kalayım’ dedi. O an bedenimi karanlık bir caddenin korkusu sardı. Ayın beyaz bakışı bir anda yok oldu, hayallerimin gökyüzünden. Ansızın boş seslerin yığıntısı döküldü içime.

Ben ağladıkça Hasan da ağlamaya başladı. Hıçkırıklarımın arasında tekrarlayabildiğim tek kelime “Olmaz” kelimesiydi. Bir an tüm yaşamımı dinledim. Kendi kendime “Bu yakıcı anılar çocuklarımızı annesiz babasız bırakmamalı” dedim.

Gözlerimde çakan şimşeklerle derin derin Hasan’ın gözlerine baktım. Bir şeyler söyleyeceğimi anlayarak kulağını bana verdi. Hasan beni dinle! Üzerimizdeki dedikoduları, arkamızdan gelen fısıltıları unut. Babanın köyünde senin ara sıra bahsettiğin bir ev vardı ya. Gidelim o eve yerleşelim. Köy yerinde geçinmek kolay olur. Sen asker adamsın. Dağlardan ot bile toplasan pişirir yeriz.

Bu fikir Hasan’ın yüzüne can verdi. Kalbinde açan umut  filizlerini o an gözlerinde gördüm. Bir sarmaşık gibi sarıldı bana. Zamanı bir kere daha ümide bağladık. Ve kalktık buraya geldik.”

Hatice Teyze bir taraftan dinliyor, bir taraftan içinin çığlıklarını yutuyor, ıslanan gözlerini avucunun şişkin yanlarıyla siliyordu.”İyi ki geldiniz kızım dediği zaman köyün insanlarının tüm soğukluğunu üzerine toplayan Hasan içeri giriverdi. Sonunda köyde kendisinden bir tebessümü gizlemeyen birisini gördü. Ruh dünyasının çöken tavanı için bir yenilenmeydi bu tebessüm.

Hemen hoşgeldiniz diyerek Hatice Teyze’nin elini öptü. Hatice Teyze hoş beşten sonra geçmişin güzel kokularını bir çiçekte sunar gibi anlatıverdi Hasan’a. Çocukluk hayalleri depreşti Hasan’ın içinde. Hasan Hatice Teyze’yi hatırladı. Hemen Ali Amca’yı sordu. Hatice Teyze dışarıdaki dünyadan daha anlamlı bulduğu kendi dünyasından bahsetti. Ali Amca’ya üzülseler de ortak bir derdi paylaşmanın hazzı yaşandı adeta.

Hatice Teyze evi gezmek bahanesine sığınarak boş mutfağa baktığında neye benzediğini bilmediği bir acı hissetti içinde. Artık yakın olmanın verdiği cesaretle hadi bakalım bize gidiyoruz, siz de benim mekânı görün diyerek köyün yeni ailesini evine götürdü. Güzel bir akşam yemeğinin ardından Hatice Teyze aylardır yalnız oturduğu balkonda Mehtap’ın da yardımıyla, içe huzur veren çıtırtısıyla semaveri tüttürmeye başladı. Bu musluklu kaptan çay içmenin tadı bir başka olurdu. Bakır semaverin dış yüzeyindeki işlemeler de otantik yapısıyla ruha ayrı bir haz veriyordu.

Su hazinesinden gelen fokurdama sesiyle demlenen çayın tadı da görüntüsü kadar güzeldi. Ama daha güzel olan, çay esnasında konuşulan Hatice Teyze’nin Hasan’lar için düşündüğü fikirleriydi. Hasan o kadar rahatlamıştı ki sanki içindeki ayazın soğuğunu güneşin ilk ışıkları sıyırıp atmıştı.

Hatice Teyze ahırdaki ineklerden birini, aynı zaman da bir horozla 3 tavuğunu Hasanlara hediye etti. Ekip dikmesi içinde Ali Amca’dan kalan 40 dönümlük araziyi emaneten Hasan’a verdi. Emekli parasından artırarak biriktirdiği bir kaç kuruşu da Mehtap’ın eline sıkıştırdı.

Mehtap da Hatice Teyze’nin önerisiyle avludaki ağaçların meyvelerinden reçel yapıp pazarda satmaya başlamıştı bile. Zaman ilerledikçe tavuk ve inek sayısının artmasıyla Mehtap pazarda süt ve yumurta da satmaya başladı. Hasan da Hatice Teyze’nin yardımıyla ekmeyi dikmeyi öğrendi.

Ekonomik durumları her geçen gün iyiye giden Mehtapların aile hayatı Hatice Teyze’nin de yardımlarıyla normale döndü. Artık minikler de daha mutluydu. Güneşin hayaliyle yanıp tutuşan karanlık günleri sonunda ışığa kavuştu.

Hasan ve Mehtap’ın aileleri de zaman zaman köye uğrayıp, mahcup bir sevinçle çocuklarını ziyaret edip, takdir etmekten geri durmuyorlardı. Hasan’ın ailesi her gelişinde Hatice Teyze’yle mutlaka eski günlerin özlemini yâd ediyordu. Uzun zannettiğimiz hayat çizgisinin bir yerinde beliren ölüm de tanıdık dostları azaltmıştı.

Böylece kaderin sırlı eli Hatice Teyze’ye ve kahra göçen ıssız eve dostlarını geri getirmişti.