Ne de zor geçti öğrencilik yılları Veli’nin. İşçi babasının alın teriyle kazandığı maaş bir türlü ayın sonunu getiremezdi. İyi ki avans verirdi de fabrika yönetimi, hayata yeniden dönen hasta gibi derin bir nefes alırlardı.
Veli hiç istemezdi yaz mevsiminin sonbahar ayı Eylül’e uzanmasını. Ağır yaz sıcağını sakinleştiren bu ay Veli için okul masraflarının başladığı sıkıntılı bir zamandı. Yine bir yay gibi gerilecekti evin havası. Çaresiz her yıl yaşardı bu korkulu kâbusu.
Öğretmenlerin kitap ve defter isteği aklına geldikçe gün boyu oyun neşesi kırılır dururdu. İri siyah gözlerinin dibinde üzüntü tortu gibi birikirdi. Neyse ki ana cadde üzerinde orta yaşlarda, kısa boylu ama güleç yüzlü kırtasiyeci Ferit Bey, Veli’nin babası Kemal Bey’in taksitle ödemesini kabul ederdi.
Kemal Bey sert bir yüze sahip olsa da onu yakından tanıyanlar merhametli olduğunu bilirdi. Kızsa da bağırsa da aradan bir kaç saat geçince akl-ı selim hareket ederdi. Borç yapmaya karşı bir güvercin kadar ürkek dururdu. Mecbur kalmadıkça böyle bir yüke sırt vermekten uzak durmayı yeğlerdi.
Yokluğun rüzgârında yıkanıp duran gariban annesi Zehra Hanım tek evladı Veli’nin okuması için çok çabalardı. Veli’nin kırtasiye ihtiyaçları tamama erdiği gün Zehra Hanım’ın yüzüne mutluluğun hoş bakışları düşerdi. Keyiflenir ve görünmeyen bir eğlentide yüreği oynar dururdu.
Zehra Hanım oğlunun memlekete ciddi hizmetler edeceğine inanır, Veli için başının içinde ağır hayaller kurardı. Durmadan, yılmadan vatan için çalışacaktı yavrusu. Çünkü ne zaman bir kamusal alana gitse memleketi kaplayan tembelliği, durgunluğu ve kayıtsızlığı görür üzülürdü.
Her şeye rağmen Kemal Bey de, Zehra Hanım da Veli’nin okuyup iyi bir kalem efendisi olmasını istiyordu. Veli ailesinin beklentisinin, boşlukta avare kalmaması için kendine özgü disiplinli bir gayreti süvari kılıcı gibi kuşandı. Efendiliği ve çalışkanlığı ile sınıfta buyruğu yürüyen, sözü geçen bir öğrenciydi. Esmer tenindeki iri gözlerinde sanki güneş oynaşırdı. Sıcakkanlı kişiliği sert ve gururlu kayaları çatlatırdı.
Yazlar kışa, kışlar yaza art arda uzanıp durdu. Veli artık 17 yaşında, vücudu masum bir şaşkınlığı atlatmış, genç bir lise son sınıf öğrencisi olmuştu. İri gözlerini yine bir hüzün kapladı. Gökte gezinen karabulut gibi. Hayalini süsleyen üniversiteyi kazanabilmesi için dershaneye gitmesi elzemdi.
Konuyu açmak bile istemedi ailesine. Ailesinin ekonomik durumu gün gibi aşikardı. Biricik annesinin duygularının örselenmesinden korktu. Fakat bir zaman aralığında Kemal Bey yoklayıverdi oğlunu. Veli bir an olsun umutlandı.
-Kaç paraymış bu dershane?
Cevap, Kemal Bey’in yüz şeklini tavanda asılı suyu çekmiş kış armudunun kabuğu gibi gerdi. Bu gerginlik Veli’nin bakışlarını atlatamadı. Kıskıvrak yakalandı.
Veli babasının gururunun rencide olmasından endişelendi. Babasının pencere camı gibi kırılan neşesini toplamaya çalıştı. “Baba dershaneye gerek yok. Ben evde iyi bir çalışmayla kazanırım üniversiteyi” dedi. Ama babasının gözleri her şeyi ele veriyordu. Hala kırılıp dağılan neşesi kendini toparlayamadı.
Konuşmaları dinleyen annesi sessizce demir somyadan ayağa kalktı. Çiseleyen gözlerini saklar gibi nereye gideceği belirsiz adımlarla odadan ayrıldı. Kemal Bey gittiği yeri sormaya cesaret edemedi. Yufka yüreğinin ağlama sesine dayanamayacağını biliyordu. Evi bir anda karanlık esinti sarmıştı. Sanki esinti kapı aralıklarından tüm odalara doluyordu.
Veli içten içe kendiyle konuşup durdu. “Sormasan olmaz mıydı baba” diyerek. Annesinin yanına uğrayıp ses vermekten kaçındı. Bu duygu yoğunluğunu kaldıramayacağının farkındaydı. Zamanın ilerlemesini bekledi. Kemal Bey hava alma bahanesine sığınıp çoktan kendini evin dışına bırakmıştı.
Yelkovanın 40 dakikalık gezintisinin ardından mutfağa gider gibi yaptı Veli. Koridoru adımlarken çaktırmadan yan odadaki annesine gözlerini kaydırdı. Seccadenin kucağına dökülen gözyaşlarını gördü. Bir de duaya durmuş iki el. Veli bozmak istemedi bu trans hali. Çaresizlik anlarında böylesine derin bir yalnızlığı tercih ederdi Zehra Hanım. Biraz sonra annesi ağır ve huzurlu adımlarla oğlunun yanına geldi. Velinin yanağına koydu elini. Yavaşça çekerken sanki vakfettiği sevgisini sürdü yüzüne.
O an çalan kapı ziliydi. Zihnine mıhlanmış babasının gergin yüzünü geçirerek kapıyı açtı. Karşılaştığı çehre aklından geçenden farklıydı. Gücü cüssesinde saklı en sevdiği okuldan arkadaşı Serkan’dı.
Serkan’ın hâlet-i ruhiyesi sevecen bir umutla kaplıydı. Gözlerinde acele bir şeyler vardı. Veli’nin şaşkın bakışlarına aldırmadı. Sadece kıpır bir sesle “gidiyoruz” dedi. Veli sormadı nereye diye. Annesinden kopardığı izinle sanki bir şeyin zevkine erişecek gibi evden dışarı çıktı.
Daha fazla dayanamadı Serkan. “Sormayacak mısın nereye gittiğimizi?” Veli içindeki başkaldıran kara gölgeden kaçıyordu. Bu kaçışta gittiği yeri çok da önemsemedi. Hem Serkan’la bilindik dışı hangi mekana gidebilirdi ki? “Sormayacağım” dedi. Ama yol bilinenin dışına çıkıp biraz uzayınca Veli “Sahi nereye gidiyoruz?” dedi. Bu kez de Serkan diline susku bağladı. Kafasının içinde çevirdiği filmin sürpriz olmasını istedi. Biraz sonra kendini göğe doğru salmış uzunca bir binanın önünde durdular.
Binadan içeri girip asansör önünde bekleyen insanlara karıştılar. Herkes birbirine dargın gibi duruyor, sisli bir havada bir şey görmeye çalışırcasına asansör kapısının sağ tarafında yanıp sönen kat numaralarına bakıyordu. Kırmızı ışık aşağı yukarı git-geller sonunda “Z” harfine dokundu. Bu dokunuşla çelik halatların çektiği kutunun içine giren iki samimi arkadaş 11. Kata yükseldiler. Göğe çekilmek böyle bir şey olsa gerek.
Kat duvarlarının panolarından ve beyaz önlüklü; doktor olmayan insan varlığından Veli dershaneye geldiğini anladı. Fakat bu gelişin ötesini hala çözemedi. Serkan’da dilindeki büyülü suskuyu bozmadı ki bir şeyler sorsa. Serkan’ın gözlerindeki acelecilik durgunlaştı. Yerini saf bir sevince bıraktı. Az sonra isim ve müdür yazılı bir kapıyı tıklatarak içeri girdiler. Veli’nin bakışlarında iyice büyüdü şaşkınlık. Bu tuhaflık Serkan’ın dershaneye kendi kaydını yaptırırken Veli hakkında Müdür Bey’e malumu ilan etmesiyle başladı.
Müdür Bey çalışkan, buyruğu dinlenir bir öğrencinin yoksulluğun koynunda, toplumdan geri kalmasına mani olmak istedi. Veli’yi ücretsiz kontenjandan dershaneye kayıt etti. Veli bu kabulün, annesinin duaya kalkan, iki elin arasından damlayan gözyaşları olduğunu hissetti.
Veli’nin yanakları sevincinden renk renk oldu. Biteviye bir tebessüm içine girdi. Serkan ise tarifsiz bir hazzı yaşıyordu.
Müdür Bey gölde boğulan bir canın son anda kurtarmanın zevkini duyuyordu kalbinde. Billur bir sesle tekrar tekrar teşekkür etti Veli. Erişemeyeceği hayalin rüzgârında yükselen uçurtma gibi hissetti kendini. Zaman kaybetmeden eve gitmek istedi. Babasının sarsılan benliğini ve kırılan neşesini toplamak için. Nihayet alevli bir dalgayı daha aştı. Veli olduğundan daha çabuk vardı eve. Kemal Bey Veli’nin dudaklarındaki tebessümü merak etmedi değil. Bu kez sadece sormaya korktu. Veli bir çırpıda günü özetledi. Gülen gereksinimle evin içinde sevinç alazlandı. Ayın mavi bakışı kırılan neşenin parçalarında parlamaya başladı.
Hâsılı Veli o yıl dört duvar ve bir pencereden ibaret olan odasını kendine mukaddes bir hapishane yaparak ders çalıştı. Nihayet istediği Eğitim Fakültesinin öğretmenlik bölümünü sınırının çok üstünde bir puanla kazandı. Zehra Hanım’ın kalbindeki sevinç ansızın gözlerine doldu. Sevecen bir umudun sırtında neşeler ülkesinde geziniyordu. Kemal Bey ise belli belirsiz bir gurur içindeydi. Kısa zaman sonra oğullarını başka bir şehrin kollarına uğurladılar. Bu ara Kemal Bey de emekli olup kendine yeni bir iş buldu. Böylelikle Veli’yi okutmak için ekonomik olarak rahatlamıştı.
Veli kazandığı üniversiteyi okumak için şehzadeler şehri Amasya’ya geldi. Tanımadık bu şehir çanak gibi bir şehirdi. Dağların arasında kalan şehir dertlerine Yeşilırmak’la ağlıyordu. Şehrin gözyaşlarını bekleyen kale, ırmaktan 300 m yükseklikten bakıyordu aşağıya. Dağların oyuk bağırlarında Pontus Krallarına ait Kral Kaya mezarlarında sanatın ruhu geziniyordu. Irmak kenarında suyun çehresinde kendini izleyen kırma kiremit çatılı Osmanlı evleri şehrin keyifli zenginleri gibiydi. Osmanlı dâhil 13 ayrı medeniyetin eserleri görünen şehir tam anlamıyla tarihi müzeydi. II. Bayezid Camii ihtişamıyla ve çevresindeki külliyesiyle şehre maneviyat üflüyordu. Irmağın karşı kıyısına geçiş sağlayan Romalılardan kalma, Osmanlı onarımlarıyla günümüze kadar gelen Alçak Köprü anne kucağının sevgiyle sarılan kolları gibi duruyordu.
Veli, acısıyla, tatlısıyla bu şehrin bir kenarında 4 yıllık hatıra bıraktı. Sonra diplomasını alıp son kez Yeşilırmak kenarına sokuldu. Başını kaldırıp bir kere daha dağlara ve kaleye baktı. Kalbine yakan bir acı aktı. Bayezid Camii’nde son cuma namazını kılıp, içindeki dirence karşı yürüyerek şehrin otogarına gitti. Bindiği otobüs hareket edince gözlerini kapattı. Bakışlarının şehre dokunmasını engelledi. Sandığı gibi olmadı. Yine de ayrılık acısı dinmedi. Biraz sonra gözlerini açtı. Tam da Ferhat’ın Şirin için kazdığı olukların önünden geçiyordu.
Bu kalp çöküntüsü zamanla bir yara gibi iyileşti. Hem yeni tayin yeri de bu acıya derman oldu. Çok sevdiği mesleğiyle pratikte ilk defa buluştu. Sanki yıllardır beklediği sevgilinin elinden  tuttu. Kanında hoş bir sıcaklık hissetti.
Veli bu meslekle beraber farklı şehirleri gezdi. Evlendi ve 3 çocuk sahibi oldu. Artık meslekte 20 yılı aşındırmasına rağmen kanındaki sıcaklık hiç soğumadı. Öğretmek içinin en derin yerlerindeki kıvılcımları alevleştiren bir rüzgârdı. Ne zaman sınıf ortamına girse bedenini saran zincirler kırılır, dans edercesine anlatırdı dersleri. Bütün duyuları can bulur coşardı âdeta.
Yıllar onun heyecanını çalamadı. Ama 15 Temmuz, darbe tiyatrosuyla coşkusuna engel oldu. Darbe tiyatrosundan 3 gün sonra hükümetin kendine muhalif gördüğü sendikaya kayıtlı olduğu için çalışma izni elinden alındı ve meslekten men edildi. 15 Temmuz’dan sonra hayatı değişen sayısız ailelerden ve insanlardan biri oldu. Veli geçmişte yaşadığı ekonomik sıkıntıları rüzgârların önüne katıp unutmadı. Kendinden bildiği maddi durumu iyi olmayan çocukların ihtiyacını karşılayan bir derneğe gönüllü olarak yardımcı oluyordu.
Ramazan ayının 2.günü sahur vakti kapı çalındı ve polisler Veli’yi mağdur mazlum insanlara yardım ettiği gerekçesi ile gözaltına aldı. Kalbine hançer gibi saplanmıştı bu suçlama.
Polis memurunun acımasızca Veli’ye terörist demesi karşısında kendini çaresiz hissetti.
Küstahça ellerine takılan kelepçeye baktı. Çocuklarının ve eşinin bakışları içine yangın olup düştü. Taşlaşmamış bir kalpten merhamet bekledi ama bulamadı. Kolluk kuvvetleri hırçınlıkta yarışıyorlardı. Gülümsemelerinde bile öfke görünüyordu. Evdeki dehşet arama emriyle tek tek odaları dolaşıyordu. Veli 17 gün nezarette gözaltında kaldı. Yarı aç yarı tok ramazanın yarısından fazlasını oruç tutarak. 18. günün sabahı adliyede bekletilerek gece saat 00:03 te kurulan düzmece mahkemeyle tutuklandı. Artık ızdırap Veli’nin yanında duruyor o nereye giderse peşinden geliyordu. Zalimler mutluluğunun çatısı çöksün diye elinden geleni yaptı.
Alaz düşmüş gönle titrer gözlerde
Yangı ayrılık var üşür her yerde
Çarparken ışığı baygın sabahın
Gazabı unutan gelmiş Allah’ ın
Umutlar çalınmış masmavi gökten
Habersiz bebekler bu kanlı cenkten
Veli’nin umutları çalınmış mahpusa götürülürken hayatının bir kere daha mukayesesini yaptı. Hiç bir kısmını kendisinin şekillendirmediği kaderinin bir ihsanı olsa gerek diye düşündü. Kaçınılmaz bu girdabı iyiye yormaya çalıştı.  Fakat bu gerçek dışılık kendisine rüya gibi geldi. Annesi ve babası geldi aklına bir anda.
Kemal bey yaşlı haliyle karışık ve acımasız bir korkunun karanlığını soluyordu. Bir Meryem ve Zekeriya suskunluğu içinde. Boğucu duygulara kalbi daha fazla dayanamadı. Hayattayken kaybettiği yaşam zevkini dönmemek üzere terk etti.
Babasının Cenazesine yanında duran askerlerle teşrik eden Veli ellerindeki kelepçeden dolayı tabuta bile sarılamadı. Kabarmış toprağın bağrına teslim ettiği babasına sessizce bir kaç damla gözyaşı bıraktı. Daha fazlası içine akmıştı. Yanıp tutuşan yüreği sönmedi. Fırtınalı tavırlarla tekrar cezaevi arabasına bindi. Hayat defterindeki bu garip yeni çizgiler sarsmıştı Veli’yi. Çizgiler erkekçe ve güçlüydü.
Annesi Zehra Hanım gelinine destek olmak için yanında kaldı. Kemal Bey’den kalan emekli parasıyla geçinmeye çalıştılar. Bu değişimin acısını en derin yanlarıyla çocuklar hissetti. Zehra Hanım çocukların hayatlarını yılgınlığın kuşatmasını istemedi. Olaylar yaşamlarına zindan duvarları gibi örülmemeliydi. Güneşe yükselmek varken.
Hatta bu fırtınalar ağaçlara direnç kazandırmalıydı. Sürekli billur ifadeleriyle umut olmaya çalıştı, bir babaanne olarak. Yine de Veli’nin yokluğunu hissetmiyor değildi.
Veli mapusta yeni arkadaşlar edindi. Kalbindeki boğan ağırlık etrafındaki temiz bakışlarla sis dumanı gibi dağıldı. Tüm mapusların gözlerinde hasret dolaşıyordu. Görüş günlerinde bayram havası eserdi. En güzel elbiseler giyilir, güzel kokular cilde sürülür, sanki renkler hareketlere karışırdı.
Çay saatleri, temizlik nöbetleri, derin sohbetler derken günler sanki rüzgârın  önünde zincirleri kırık bir halde sürüklenip geçti. 2 yıl sonra denetimli serbest kalan Veli evine gökteki yıldızların altın mutluluğunu getirdi. Sıkıcı bir rüyadan uyanıp kurtulmanın şükrü yayıldı eve. Herkesin gözlerinde yakıcı hasret yavaş yavaş söndü, mutluluğa doğru eğrildi.
Nihayet evde bir sevinç belirdi. Ne zamana kadar? Bir sabah kapı zilinin çalmasına kadar. TEM polisleri bu kez üniversite 3.sınıf öğrencisi Veli Bey’in oğlu Hasan’ı iletişim programı Bylock indirmekten almaya geldi. Gözlere yürek yakan bakışlar tekrar uğrak verdi.
Bastılar sabahın beşinde evi
Yaktılar yeniden keder alevi
Taşkın korku akar yüzlerden sessiz
Canlara yorgunluk siner kefensiz
Pusuya yatmış kurt gibi devlet ana bireylerine saldırıyor ve canlara yorgunluk veriyordu. Bankaya para yatırmak, iletişim programı kullanmak, gazete okumak, dergi okumak, özel okula kayıt yaptırmak, derneklere üye olmak, yardım etmek, sendika kanalıyla hak aramak, öğrenciye burs vermek daha akla sığmayan ne acayip hadiseler hepsi yasaktı. Bağırarak sırıtma hali yaşanıyordu ülkede. Karanlıkta mum yakan suçluydu. Hasan bedenini saran bir ürperti ile kelepçeli ellerine baktı. Elleri kendine çok yabancı geldi. Koridor aynasında yüzü lambanın soluk ışığı kadar cansızdı. İçindeki bırakmama isteği neye karşılıktı anlayamadı. Annesinin mahzun bakışlarına mı? Kardeşlerinin gözyaşlarına mı? Babasının yüzünü saran ellerine mi?
Polisler Hasan’ı götürürken her şey hızla üzerinden çekildi. Bakışlar, dokunuşlar, ağlayışlar geride kaldı. Hukuki talepler tam bir komediydi.
Veli Bey’in aklı karıştı. Toplumdaki bu suskunluk iyiye işaret değildi. Olayların satırlarını bir kere daha gözden geçirdi. Ve kararını verdi. Hasan’ı bekleyecekti. Sonra yapacağını yapacaktı. Hasan 4 ay sonra denetimli serbestlikten yararlanarak serbest kaldı.
Veli bey göğsünü dolduran bir nefes çektikten sonra bariz kaçma fikirlerini aile bireyleriyle paylaştı. Bir anda gözlere şaşkınlık düştü. Zihinler engel atlıyor gibi oldu. Ama özgürlüklerini satın alacaklardı. Karmaşık duyguların örselemesinden kaçacaklardı. Biraz bocalasalar da sonunda hürriyeti yeğlediler. Zehra Hanım kendi yalnızlığını sorun etmedi, Anadolu’ da kalmayı isteyerek.
Korkuyla geçen bugünlere hüngür hüngür ağlayan Meriç üzerinden eşi ve çocuklarıyla ülkeye veda eden Veli, ellerini doya doya öptüğü annesinin son halini bakışlarında donuklaştırdı. Bu donukluk içini kezzap gibi yakıyordu. Izdırabın ateşi dilinde tutuştu.
Elimde çantamla koyuldum yola
Sevdiklerim kaldı, sevdiğim yerde
Bilmediğim insanlarla kol kola
Meriç’ten geçtik, yeniden bir derde
Beklersin küçük küçük odalarda
Özgürlük deyip, kucaklaşmak için
Farklı kaçış var, diğer adalarda
Korkusuz bir nefes solumak için
Zehra Hanım iki ay sonra kalbine yenik düşüp, Kemal Bey’in yanında boş duran mezara kondu. Veli bey haberi alınca birden irkilse de Meriç’ in öte yakasına tekrar dönemedi. Bakışlarında donuklaşan annesinin hayaline sarıldı ve ağladı.
Acının bulutları arasında şefkatli güneşi kayboldu.